Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Aba’nın Hikayesi

Aba’nın Hikayesi

featured

Bu hikâye, Aba lakabıyla tanınan baskıcı bir kadının bir mahalle ve şehir üzerindeki zorba hakimiyetini konu almaktadır. Aba, insanları korku ve manipülasyonla yönetirken, şehrin Beyi ile kurduğu çıkar ilişkisi sayesinde gücünü ve servetini her geçen gün artırır. Ancak olaylar, kendi damadı olan bir muhafızın Sultan’ın desteğiyle bu düzene karşı çıkmasıyla farklı bir boyuta taşınır. Geçmişin karanlık sırlarının ve ailevi ihanetlerin gün yüzüne çıkmasıyla hem Aba hem de zalim Bey adaletle yüzleşmek zorunda kalır. Sonuçta kötülük üzerine kurulan bu düzen yıkılırken, şehir halkı için yeni ve huzurlu bir dönem başlar. Metin, iktidar hırsının ve toplumsal yozlaşmanın doğurduğu sonuçları ibretlik bir dille özetler.

 

Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde, oturduğu mahalleye hükmeden bir kadın yaşarmış. Yaşça birçoğundan büyük olduğu için ona aba derlermiş. Ondan yaşça büyük olanlar dahi bir süre sonra aba derlermiş. Lakin aba demek, korku demekmiş. Kim bilir ne kulp takacak ne diyecek ne yanlışımızı söyleyecek demekmiş. Kadın kime iyilik yapsa, yaptığı iyiliğin karşılığını görmese kıyametleri koparırmış. “Hanemde ekmek yedi, su içti. Anasına babasına yardım ettim. Kocasına iş buldum nankörün!” diye bir açarmış ağzını; ona karşı kim saygıda kusur ettiyse her birini sayar dökermiş. Kadının kız kardeşleri de bu söylenenlerden nasibini alır, karşısında konuşamazlarmış. Kadın, “Dünyada her şey bulunur, kardeş gibisi bulunmaz.” diye söze başlar, kardeşlerini de hemen her gün haşlarmış; kız kardeşlerinin kocaları, erkek kardeşlerinin karıları yani gelinler de bu hoş olmayan söylemleri işitirler, karşı çıkan, karşı koyan olmazmış. Kadının komşuları her gün bir araba dolusu laf ve hakaret işitseler de kadının etrafında pervane olurlarmış. Kadın kendi çocuklarına da acımazmış. Onları da güzel bir haşlar; bu olmadı, şu olmadı, neden geç kaldın, niye gelmedin diye sayarmış da sayarmış. Damatlar el pençe divan dururlar, bir dediğini iki etmezlermiş. Oldukça sert ve asabi biri olan kocası ölüp giderken, “Elini bu kadına verdi.” dermiş ahali. Onun bu tavırları hadsafhaya ulaşıp mahalleli kadına güç yetiremeyince, mahalle kadınlarından bazıları bir araya gelmişler, çıkmışlar şehrin Beyine. Bey, “Hayırdır hatunlar,” demiş, “deyin bakalım nedir derdiniz?” Kadınlardan biri, “Beyim,” demiş, “mahallede Aba dediğimiz bir hatun var. Alikıran başkesen bir şey. Elinde kılıç falan olsa kim bilir kaçımızı keserdi. Bu lafla kesip doğruyor. Demediğini koymuyor. Huzurumuz yok. Kapılarımıza kadar gelip demediğini bırakmıyor. ‘Ben size şunu yaptım, bunu yaptım nankör mahalle!’ deyip hepimizi tehdit ve baskı altında tutuyor. İstiyor ki herkes onun kanatları altına girsin. Onun kanadının altına giren iflah olmaz, onun kulu kölesi olur. Herkes ondan şikâyetçi; yüzüne karşı ‘dur artık, ileri gitme’ diyebilen yok.”

Bey, ertesi gün abayı çağırmış konağına. Aba, “Bey dediğin ayağına çağırtmaz, ayağımıza gelir.” demiş. “De bakalım, ne dedi o hatunlar? Onların isimlerini ver de sokağa çıkamaz hâle getireyim.” Bey, “Dur be kadın!” demiş. “Bey huzurundasın. Hiç mi korkmazsın?” Kadın, “Sen benden kork,” demiş. “Sana öyle bir kulp takarım, Beyliği terk edersin.” Bey, “Atın şu münasebetsizi zindana!” demiş. Kadını atmışlar zindana. Mahalle o gece kavgasız nizasız, rahat ve huzur içinde bir gece geçirmiş. Üç gün, beş gün, bir ay olmuş. Kadının onca lafını sineye çeken komşuları, “Keşke olsaydı da bize bir bağırsaydı, ortalığı bir karıştırsaydı. Arkasından ‘oh’ diyenlerin saçını başını yolsaydı.” demeye başlamışlar. Hatta onunla da yetinmemişler, varmışlar Beyin huzuruna; “Beyim,” demişler, “aba neredeyse iki aydır zindanda, akıllanıp uslanmıştır.” Bey, “Hatunlar,” demiş, “aklınız başınızda mı, başınıza bela mı istersiniz?” Kadınlardan bazıları, “Abamızı çıkar zindandan Beyim!” diye ağlamışlar. Bey, o ağlayan kadınların isimlerini bir yere kaydetmiş. Ertesi gün gece yarısı aba zindandan çıkmış dışarı. Sessizce evine gelmiş, vurmuş kafayı yatmış. Sabah kızlarından biri eve gelmiş, bir çığlık atmış; “Anam geldi!” diye. Aba, “Anlat,” demiş, “ben yokken neler oldu mahallede?” Kız can havliyle atmış kendini dışarı. Varmış Beye ricacı olan komşu kadınlara. O kadınlar, “Aba hoş geldin!” diye doluşmuşlar eve. Akşama kadar kim ne dedi, kim ne yaptı, ne söyledi tek tek anlatmışlar abaya. Aba, “Siz ne yaptınız?” diye önce ona olan biteni anlatanların saçlarından kavrayıp çarpmış duvarlara. “Bana az çarptı, bana sadece söylendi, bana ‘bir daha gözüme gözükme’ dedi, ‘yerime seni bıraktım’ dediği komşusunu da yerden yere çarptı, o da hak etti.” demişler. Mahalleli, “En yakınlarına bunu yapan bize ne yapmaz?” diye hemen koşmuşlar Beye. Bey, “Ben,” demiş, “o kadınlara da dedim; ‘bırak abamızı’ diye her biri ağladı.” demiş. Bey on gün kadar mahalleye dokunmamış. Aba kendi aleyhinde olanları süründürmüş. Kocaları, “Kim bilir bize ne yapar?” diye kimselere varamamışlar. Aba şehirde herkesin az çok yanlışını, sakladığı sırları bildiği için onun karşısında duramıyorlarmış. Kadın ise her geçen gün güç ve kudret kazanıyormuş. Bu avantajlarını kazanca döndürmekte gecikmemiş. Han sahibi, konak sahibi, kervan sahibi olmuş. Kendine yakın kadınları bu işlerin başına veriyormuş. Onların oğulları, kocaları, kızları, gelinleri de abanın bir dediğini iki etmiyorlarmış. Aba yeni konağında kendi hükmünü icra etmeye başlamış. Bey ise bir türlü onunla baş edemiyormuş. Zindanda kaldığı sürede zindancıları da kendine bağlayan aba, şehrin Beyden çok daha fazla söz geçireni ve dinleneni olmuş. Ahali onun karşısında haklıyken haksız duruma düşmüş. Aba her türlü fitneyi çıkarıyor, sonra da masum ve mağdur havalarına bürünüyor, insanları can evinden vuruyormuş. Abanın en küçük kızı, Beyin emrinde olan bir muhafıza sevdalanmış. Aba, “Muhafız,” demiş, “senin anan asi ruhlu bir kadındı. Baban da öyle. Gerçi her ikisi de hayatta değiller amma sen uyumlu birisin. Beyin anlattığına göre kılıç kullanmada şehirde senden daha iyisi yokmuş. Kızımı bir şartla sana veririm. Benim bu şehirde düşmanlarım pek çok. Beni o düşmanlara karşı koruyacaksın. Yanımda duracaksın. Bana uzanan elleri kıracaksın. Beni yok etmeye kalkanı yok edeceksiniz.” Muhafız abanın güzel kızını çok seviyormuş. Hiç düşünmeden aba ne dediyse kabul etmiş. Abanın kızıyla evlenmiş. Beyin yanından ayrılıp abanın sağ kolu gibi yanında durmaya başlamış. Pazar yerinde, “Pazaryeri benim!” diyen abaya karşı çıkan pazarcıyı bir yumrukta yere sermiş. Şehir meydanında, “Yetti senin yaptıkların!” diye kılıçla üzerine saldıran birini, kılıç kullanmadan kolunu bükmüş, abadan özür diletmiş. Aba, “İşte,” diyormuş, “muhafız böyle olacak. Leb demeden leblebiyi anlayacak; olacak biteceği görecek, hissedecek, müdahale edecek. Damadım diye demiyorum, oğlum olsa ancak bu kadar severdim.” Abanın damadı diye adı sanı, vasfı unutularak anlatılan damat, çok geçmeden şehrin Beyiyle karşı karşıya gelmiş. Bey, “Abanın damadı,” demiş, “bu kendini bilmez kadına uyup öyle ileri gittin ki, seni zindana atmamam için bana bir sebep göster. Şehir sizden yıldı. Sevgi yerini korkuya bıraktı, aba şehrin en varlıklısı oldu. Ona çatan, onun haksızlığını ileri sürenin karşısına sen çıkıyorsun. Kırıyorsun kolunu kanadını, abaya sürekli yol açıyorsun. Bu yol doğru düzgün insanların yürüdüğü yol değil. Şehrin ahalisi edepsizleri, hak yiyenleri, haksız yere insanlara zulmedenleri seviyor. ‘Dur’ diyecek olanlarının karşısına da sen çıkıyorsun. Abanın gayesi ne? Şehre hâkim olmak mı? Zaten şehrin hâkimi o. ‘Ben varken Beyin esamisi okunmaz. Bey konağında otursun, benim işlerime burnunu sokmasın.’ diye de haber gönderiyor. Senin anan baban zalimlere, zulümlere karşı durdukları için şehir onları asi ilan etti. Pusuya düşürüp ikisini de öldürdüler. Gördüğüm en doğru düzgün insanlardı. Baban ağabeyim olarak saydığım, sevdiğim biriydi. Onların evladı olan sen, ne yapıyorsun? Bu kadının ailesi senin ananın babanın gerçek katilleri. Kadere bak ki gittin bu kadının kızına vuruldun.” Abanın damadı hiçbir şey söylemeden Beyin yanından ayrılmış. Abanın damadı Bedesten içinden geçerken, dükkânlardan birinden biri çıkmış; “Abanın damadı,” demiş, “gel hele.” demiş, girmiş koluna, dükkâna girmişler. Dükkânın arka tarafındaki gizli bir bölmeye girmişler. Abanın damadı susmuş, onu oraya götüren adam başlamış bir şeyler anlatmaya. Anlattıklarını bitirmek üzereyken o bölmenin kapısı açılmış, aba hışımla girmiş içeri. Adamın yakasına yapışmış. “Sen,” demiş, “benim damadımın aklını çelemezsin. Kimin adamı olursan ol. İstersen Sultanın adamı ol. Bu şehre Sultan karışamaz, şehri karıştıramaz. Damadıma da karışmayın.” Aba ve damadı çıkmışlar dışarı. Bölmede kalan adam, tehlikenin boyutlarını görmüş, ölümün soğuk nefesini hissetmiş. Abanın damadı akşam karısına, “Acaba,” demiş, “ben yanlış mı yapıyorum? Bana anlatılanlar ne kadar doğru?” Damat uyuduğunda karısı kalkmış, hemen anasının yanına varmış. “Anam,” demiş, “damadının aklını fena karışık, sorgulamalar başladı. Haberin olsun.” Aba, “Farkındayım,” demiş. “Dün Sultanın adamı geldi. Adamı öldürmedik amma öldürmekten beter ettik. Aklını aldık. Kocana ne dediyse hepsini söyledi. Ardından da Bey konağının önüne attık.” Kızı, “Ortadan kaldırsaydın ya anam!” deyince aba, “Sultanın adamını öldürürsen bela üzerimize katmerli tarafından gelebilirdi,” demiş. “Ancak kocan bize lazım.”

Abanın damadı, güneş doğarken kalkmış, binmiş atına, çıkmış şehirden. Aba peşine iki adam takmış. Damat öyle bir yere gelmiş ki onu takip edenler, “Herhalde atını uçurumdan aşağıya sürecek.” demişler. Uçurumdan aşağıya inen tehlikelerle dolu, oldukça dar, kolay kolay kimsenin cesaret edemeyeceği bir yol varmış. Damat, başlamış o yoldan aşağıya inmeye. Peşindekiler de atlarını o uçurumdan aşağıya giden yola sürmüşler. Her ikisi de uçurumdan aşağıya uçmuş. Abanın damadı birkaç saat sonra aşağıya indiğinde onu orada bir birlik bekliyormuş. Başlarında da Sultanın adamı. “Damat,” demiş, “karın dâhil, hatta Bey dâhil o şehirde sana destek olabilecek bir Allah’ın kulu yok. Varsa da biz bulamadık. Bey ve aba şehri aralarında pay etmişler. Herkes altın akçe derdinde. Abaya karşı gelenler Beyin adamlarıydı. Mağdur olan insanlar yok değil. O kadar çok sindirilmişler ve korkutulmuşlar ki onların yanında gözükerek en azından hayatlarından olmuyorlar. Anan ve baban bu nankör ve taraf değiştirmekte üstüne olmayan insanlara güvendiler. Yanlarına verdiğimiz muhafızlarla birlikte hepsi hayatını kaybetti. Mezarlarının nerede olduğunu bilen yok. Bu düğümü sen çözeceksin. Aba denen bu zalim kadınla, zalimliğini saklayan ondan beter Bey yok olacak. Karına da dikkat. Boş bulunduğun ilk fırsatta hançerlenebilirsin.”

Abanın damadı muhafız birliğinin başında birkaç gün sonra şehre girmiş. Şehirde kendilerine kim karşı çıktıysa saf dışı bırakmışlar. Oldukça zor sokak savaşları yaptıktan sonra aba ve Bey yakalanmış. Aba, “Nankör!” demiş, “Sana kızımı verdim. Bey sana iş verdi. Sana damat dedik. Şu yaptığın işe bak. Ne yapacaksın bizi. Zindana mı atacaksın, sürgüne mi yollayacaksın. Senin bu işlere aklın da ermez, gücün de yetmez. Bize kimse bir şey yapamaz.”

Anlatırlar ki; Abaya ve Beye destek olan Veziri, Sultan ortadan kaldırmış. Aba ve zalim Bey, Payitahta giderken yolda bir baskında öldürülmüşler. Abanın damadı, kargaşada öldüğü söylenen karısından geriye kalan oğlunu yanına almış. Aylar sonra, Sultanın gönderdiği Beyin kızıyla evlenmiş. “Abamızı ve Beyimizi öldürdüler.” diye birkaç kez isyana kalkan şehrin ahalisinin büyük bir çoğunluğunun şehirle bağları koparılmış. Memleketin en ücra yerlerine bir daha geri dönmemek üzere gönderilmişler. Şehirde abanın adı, zalim beyin adı silinene kadar üç koca sene geçmiş. Abanın damadı olarak bilinen Muhafızı, Sultan şehre Bey yapmış. Muhafız için, “Ha…” diyorlarmış, “şehrin Beyi mi, abanın damadı derlerdi değil mi?” diyorlarmış. Abanın hikâyesi ise onca kötülüklerine ve zalimliğine rağmen, “İbret olsun diye anlatıyoruz.” diyenlerce anlatılmış durmuş.

Şehir şehre, Aba Abaya, Abanın damadı Abanın damadına, Zalim Bey zalim Beye, Abanın kızı Abanın kızına, kardeş kardeşe, Pazaryeri pazar yerine, kadınlar kadınlara, Muhafız Muhafıza, zindan zindana, hatunlar hatunlara, hancı hancıya, han hana, konak konağa, meydan meydana, kervan kervana, baskın baskına, ahali ahaliye benzer.

Bir kıssadır anlatılan; “her kıssadan bir hisse alına” denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…

Sürçü lisan eylediysek affola…

Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!