Erol Sunat

Destancı

featured

Yazar Erol Sunat, geçmişin kültürel bir öğesi olan destancıları günümüzün sosyo-ekonomik sorunlarıyla harmanlayarak edebi bir dille ele almaktadır. Metin, 1960’lı yılların toplumsal acılarını ve haberlerini sokak sokak duyuran geleneksel destancılık figürünü, bugünün hak arayan mağdur kesimleriyle özdeşleştirir. Eskiden verem ve doğal afetler gibi trajediler destanlara konu olurken, günümüzde emekliler, işçiler ve atanamayanlar kendi çaresizliklerinin modern anlatıcıları olarak betimlenir. Yazar, ekonomik sıkıntıların ve duyulmayan feryatların halkı adeta birer “yeni nesil destancıya” dönüştürdüğünü vurgular. Kaynak, toplumsal hafızadaki hüzünlü anıları canlandırarak, çözümsüz kalan dertlerin nasıl zamansız birer destana dönüştüğünü etkileyici bir üslupla gözler önüne serer. Sonuç olarak anlatı, geçmişin yankılı sesleriyle günümüzün geçim sıkıntısı ve adalet arayışı arasında hüzünlü bir köprü kurar.

 

Derdimizi destan eyledik. Gören olmadı, duyan olmadı, derdin mi var diye soran olmadı.

Attık kendimizi sokaklara.

Altıncı ayda bitti…

Neticede çözümsüz kaldı ne varsa

Biz de karıştık insanların arasına…

Döndük çocukluğumuza, 60-65 yıl öncesine… Destan anlatan, “Destancı” olduk…

Hadi canım dediler…

O da ne?

Derdine çare bulamayan ne yapar?

Hafakanlar basmadan, her yanını efkâr sarmadan atar kendini dışarı…

Derdini anlatır köşe bucak…

Duvarlara…

Sokaklara…

Caddelere…

Meydanlara…

Yollara, bellere, dağlara, taşlara, uçan kuşlara…

Birinden biri duysun diye…

Görsün diye…

Varıp iletilmesi gereken yerlere iletsin diye…

***

Bunun adı…

Adı konamayan…

Tarif edilemeyen…

Açıklanamayan…

Masum bir sunum

Sunana “haksızsın” diyen yok…

Lakin hakkını teslim eden yok

Bu sunum, Destancı sunumunun yeni versiyonu belki…

Belki de güncellenmiş son hali…

Nedir belki?

Hal tespiti, durum tespiti, ahval tespiti

Belki…

Mağdur olunan hususları…

Mağdur olanları…

Mağdur edilenleri…

Görülmeyenleri…

Duyulmayanları…

Ortaya koymanın destansı bir şekli

Destancıları anlamak istemeyenler…

“Deli” diyor…

“Divane” diyor…

Herkes kendince bir şeyler söylüyor.…

Destancı ise kendi derdini…

***

Sene 60’lı yılların başıydı.

Bizim neslin çocukluğunda destancılar vardı. Memleketi onların gözünden ve anlatımlarından dinlerdiniz. Dertleri, sıkıntıları, kavuşamayanları, hastalıklardan ölüp gidenleri, garipleri, öksüzleri, yetimleri, fakirleri, yoksulları anlatan destanları anlatırlardı sokaklarda.

Bir destan bir sarı yirmi beş kuruştu

O yıllarda rahmetli babamın görevi gereği Kayseri’deydik.

Memlekette acılı, acıklı ne varsa vardı o destanlarda.

Destancıların pek bir yanık sesi vardı. O yazılan dörtlükleri kendilerine göre öyle hoş makamlarda okurlardı ki mahallemizde okuma yazması olmayan teyzeler bize birer destan aldırır, o destanları okutur, içlerini çeke çeke ağlarlardı.

Hele bir veremli kız destanı vardı ki…

Ağıttan farksızdı. Belki de ağıt destana dönüşmüştü de çocuk halimizle anlayamamıştık…

Keşke o destandan birkaç satır hatırlayabilseydim.

Bendeniz o destanları, o teyzelere okuyan ve onların hayır duasını alan çocuklardan biriyim.

***

O yıllarda baş belası Verem vardı. Gözden eden Trahom vardı. Sıtma ile savaş devam ediyordu. Depremler, seller, yangınlar o zamanların da en büyük felaketleriydi. Erzincan Depremi çok yerde anılır ve anlatılırdı.

O yılların o sıkıntılı olaylarını herkesin anlayacağı bir şekilde anlatırdı destanlar.

Televizyon yoktu. Günlük gazete bulunduğunuz yere birkaç gün sonra gelirdi.

Bir mektubun bir yerden bir başka yere ulaşması, hele bir de mesafe uzaksa bir aya yaklaşırdı.

Ölümler telgraflarla ulaşırdı ulaşması gereken hanelere…

Günlük havadis almak ancak radyolarla mümkündü.

Mümkündü amma herkesin evinde radyo yoktu.

İnsanlar toplanırdı kahvelere, haber dinlerdi can kulağıyla.

Öğretmenlerimiz “Kimin evinde radyo var?” dediklerinde elini kaldıranların sayısı beşi geçmezdi bir sınıfta.

Destancılar toplumun kanayan yaralarını, acılarını sokaklara kadar anlatmaya gelirlerdi. Mahallenin bütün çocukları da peşlerinde…

***

Şimdi destancıların görevini, destancıların anlatımlarıyla büyüyen yetmişini aşmış emekliler yüklendi adeta.

Derdi derde ekleyen, umutsuzca bekleyen emekliler…

Çözülemeyen dertleri emekliler gibi…

Asgari ücretliler yüklendi…

Atanamayanlar yüklendi…

Hak mağduriyetine uğrayanlar yüklendi.

İşçiler yüklendi.

Madenciler yüklendi.

Sonunda mağduriyet yaşayanların her biri destancı oldular.

Bugünün destanları açılan pankartlar

Yapılan açıklamalar.

Yaşanan olaylar…

Haziran’ın sonu, beklentiler umut verici değil. “Gönlümüzden geçen bu değildi” benzeri cümleler eşliğinde son veriyle tanışacağız bu hafta sonu

Destan anlatan destancılar, hak aradıkları kapılarda destana dönen hak arayışlarını savunmaya devam edecekler.

Çünkü, “bizim her derdimiz ayrı bir destan” diyerekten…

Çaresiz dertlere düşmekten, bir başımıza yapayalnız kalmaktan, destancılık üzerimize yapıştı kaldı da haberimiz mi yok?

***

Söz bırakılır Aşığa; Aşık alır sazı eline, vurur dertli dertli sazın teline, sonra söyler ne geldiyse diline…

“Aşırı gitti” derler…

“Haddini aştı” derler…

“Kendini ne sanıyor” derler…

Kimi güzel kelam eder, lisanı münasiple anlatır insanların halini ahvalini

Varacağı yere varmaz, varsa kimse duymaz, duysa işine gelmez.

Ne mi diyelim…

Ah destan ah mı?

Vah destan vah mı?

Şimdi “ver bir destan” demiyorlar elbet…

Dertler destan olmuş

Çözüm, öteleme konusunda neredeyse Guinness rekoru kırdı kıracak.

İnsanlar ara zam dedikçe, refah payı dedikçe, seyyanen dedikçe, “Enflasyon farkı var ya” diyenler var…

Enflasyon farkı, keşke döndürse çarkı…

İçimiz yanıyor, can evinden vurulmuşlara dönmüşüz.

Bizi çok sevdiğini söyleyenler köşe bucak bizden kaçmaya başlamış…

Destancıların destan sattığı, destan anlattığı sokaklarda büyüdük biz.

O sokaklarda dilimizde destana dönen dertlerimiz, şekerimiz, tansiyonumuz, tekleyen kalbimiz…

***

2026’yı yarıladık

Altı koca ayı uğurladık…

“Dert bir değil elvan elvan” dedik, kimse bizi duymadı…

Ne türküler ne şarkılar ne saz ne söz çare olmadı…

Bizden gayrı destancı da kalmadı…

Pazar destanı fiyatlarla kavgalı…

Sokak destanı biraz buruk, biraz sancılı…

Kira destanı hepsinden derin, hepsinden acı…

Mutfak destanı derman bulunamayanı…

Mevsimlerin destanı hayatla yüzleşeni…

Daha görmedik, şöyle bir yüzü güleni…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!