Feridun Yıldız
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. NATO Ankara Zirvesi’nin Cilalı Masaları, Trump’ın “Vaatleri” ve Gerçekler

NATO Ankara Zirvesi’nin Cilalı Masaları, Trump’ın “Vaatleri” ve Gerçekler

featured

Feridun Yıldız tarafından kaleme alınan bu metin, 2026 NATO Ankara Zirvesi sonrasında yayımlanan kararları ve özellikle Donald Trump tarafından verilen savunma vaatlerini eleştirel bir perspektifle değerlendirmektedir. Yazar, müttefiklerin 5. Madde bağlılığına dair söylemlerini samimiyetsiz bulmakta ve Batı’nın Türkiye’yi yalnızca stratejik bir tampon bölge olarak gördüğünü savunmaktadır. Metinde, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 programına dönüş gibi vaatlerin Amerikan çıkarlarına endeksli olduğu ve güvenilirlik taşımadığı vurgulanmaktadır. Ayrıca, küresel silahlanma yarışının ve sığınmacı sorununun Türkiye’nin ulusal egemenliği ile demografik yapısı üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekilmektedir. Sonuç olarak kaynak, Türkiye’nin güvenliğinin yabancı ittifakların insafına değil, tamamen milli savunma doktrinine ve kendi askeri gücüne dayanması gerektiğini ileri sürmektedir.

 

Uluslararası diplomasi koridorlarında bir süredir esen o cafcaflı rüzgâr, geçtiğimiz günlerde tam da göbeğimizde, başkentimizde esti: 2026 NATO Ankara Zirvesi. 32 ülkenin devlet ve hükûmet başkanları Ankara’da toplandı, “aile fotoğrafları” çekildi, sarsılmaz bağlılık nutukları atıldı ve nihayetinde altı paragraflık, her cümlesi küresel elitlerin çıkarlarına göre tasarlanmış o meşhur sonuç bildirisi önümüze kondu.

Küreselci korolar ve onların içerideki fonlanmış yankı odaları, bu zirveyi Türkiye’nin jeopolitik bir zaferi, Batı ittifakının kopmaz bir halkası olarak pazarlamak için adeta yarışa girdiler. Ancak biz, cilalı Brüksel ve Washington mahfillerinin retoriklerini bir kenara bırakıp, meselenin tam da can alıcı noktasına, yani bu kararların Türkiye’nin ve Türk milletinin egemenliğini doğrudan ilgilendiren gerçek faturasına bir bakalım.

Bildirinin ilk satırlarında yine o ezberlenmiş, her zirvede ısıtılıp önümüze konan “5. Maddeye sarsılmaz bağlılık” nakaratı yer alıyor. Sormak lâzım bu küresel akıllara: Müttefikimiz dediğimiz ABD, güney sınırlarımızda bir terör koridoru inşa edip o yapılara binlerce tır silah gönderirken, Türkiye’nin güvenliği tehlikedeyken bu “demir gibi” sarsılmaz bağlılık neredeydi? Şimdi Ankara’da atılan o imzalar, bizim ulusal egemenliğimizi mi koruyor, yoksa bizi Batı ekseninin ileri karakolu olarak tutma stratejisini mi tahkim ediyor?

Zirvenin en çok parlatılan kararlarından biri, müttefiklerin 50 milyar doları aşan yeni savunma tedarik anlaşmaları ve kolektif üretim kapasitesini artırma taahhüdü oldu. Evet, müttefikler arasındaki savunma kısıtlamalarının kaldırılması, Türk savunma sanayiinin kapasitesinin ve dijital altyapısının bu pazarın merkezine yerleştirilmesi konuşuldu. Ancak bu madalyonun bir de diğer yüzü var. Avrupalı ortakların savunma harcamalarını çılgınca artırma yarışına girmesi, aslında dünyayı yeni bir topyekûn silahlanma girdabına sürüklüyor. Türkiye, kendi yerli ve millî projeleriyle bu pazarda bir aktör olmaya çalışırken, küresel güçlerin Asya-Pasifik’teki ya da Doğu Avrupa’daki hegemonya savaşlarına ekonomik ve askerî olarak ne kadar ortak edilmek isteniyor, asıl endişelenmemiz gereken yer burasıdır.

Gelelim Ankara semalarında yankılanan asıl gürültüye: Donald Trump’ın “büyük jestleri” ve vaatleri… Zirvenin açılış gününden itibaren Trump’ın Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımlarının kaldırılması taahhüdü ve F-35 programına geri dönüş sinyalleri manşetleri süsledi. İçerideki “Amerikan muhipleri” bu vaatleri hemen bir zafer gibi kutlamaya, şampanya patlatmasalar da viskilerini yudumlayarak alkışlamaya başladılar.

Peki, bu vaatlerin gerçekleşme ihtimali ne? Açık konuşalım: Trump, iş dünyasından gelen pragmatizmiyle NATO müttefiklerine silah satmayı, Amerikan savunma sanayiini fonlatmayı “Önce Amerika” (America First) politikasının merkezine koymuş durumda. Avrupalıların milyarlarca dolarlık harcamalarıyla Amerikan fabrikalarını beslemesini gururla anlatırken, Türkiye’ye da bu devasa savunma pazarının hatırına mavi boncuk dağıtıyor.

Ancak dün Pentagon koridorlarında F-35’lerimizi gasp eden o Amerikan müesses nizamının, yarın Trump’ın tek bir tweetiyle veya Kongre’nin bir kararıyla bu “vaatleri” askıya almayacağının hiçbir garantisi yoktur. Trump’ın bir gün Türkiye’yi göklere çıkarıp ertesi gün ekonomik tehditler savuran o öngörülemez ve dalgalı üslubunu geçmişte çok iyi tecrübe ettik. Dolayısıyla, Ankara Zirvesi’nde verilen CAATSA ve F-35 sözlerinin hayata geçme ihtimali, Türkiye’nin Batı’nın küresel projelerine ne kadar boyun eğeceği ve müttefiklerin “mülteci hendeği” olmayı ne kadar sürdüreceğiyle doğrudan orantılıdır. Amerikan çıkarlarına tam biat etmediğiniz anda, o cilalı F-35 vaatlerinin anında rafa kalkacağını görmek için dâhi olmaya gerek yok.

Daha da önemlisi, bildiride yine terörizmle mücadeleden bahis var; ancak bu kavramın ucu, müttefiklerin işine geldiği gibi eğilip bükülüyor. Bizim demografik yapımızı açıkça bir hibrit tehdit altında değiştirmeye çalışan milyonlarca sığınmacının yarattığı güvenlik riskleri küresel elitlerin umurunda bile değil. Onlar için önemli olan, Türkiye’nin müttefiklerin mülteci hendeği olarak kalması ve Orta Doğu’dan gelebilecek tehditlere karşı Batı’nın çıkarlarını korumasıdır.

Açık ve net konuşalım: Türkiye Cumhuriyeti bir “Ulus Devlet”tir. Bizim güvenliğimizin temeli, Ankara’da ağırlanan yabancı liderlerin attığı imzalarda, Trump’ın havada uçuşan vaatlerinde ya da transatlantik bağların o dayatmacı doktrinlerinde değil, Türk devletinin kendi sınırlarını koruma iradesinde ve Türk ordusunun caydırıcılığında yatar. Küresel güç odaklarının kuyruğuna takılarak, onların küresel hesaplaşmalarına kendi ulusal çıkarlarımızı kurban ederek “modern” ittifakçılık oynayamayız.

Sayın NATO savunucuları, hangi entelektüel limana yanaşırsanız yanaşın, Ankara Zirvesi’nin o cafcaflı paketlerinin, F-35 sinyallerinin ve dijital savunma terimlerinin arkasına ne kadar saklanırsanız saklanın; Türk milletinin egemenliğini, sınır güvenliğini ve demografik geleceğini riske atan, bizi Batı’nın tampon bölgesi yapan hiçbir küresel projeyi bu ülkenin vatansever insanlarına bir başarı hikâyesi olarak kabul ettiremezsiniz. Kendi millî çıkarlarımızı ve millî savunma doktrinimizi merkeze almayan hiçbir “yeni sürüm” ittifak kararı, Türkiye’nin önceliği olamaz, olmayacaktır.

Son bir soru: Bir zamanlar ABD ve İsrail’i “Büyük Şeytan”, “küçük şeytan” sıfatları ile tanımlayan, 6. Filoya karşı seccade serip namaz kılan Siyasal İslamcılar bugün neler değişti de bu ülkeler en büyük dostlarınız oldu?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!