Türk milliyetçiliği kavramı, siyasi partilerin dar çıkarlarına veya günlük çekişmelerine hapsedilemeyecek kadar kapsamlı ve ulvi bir değerdir. Tarihsel süreçte kötü niyetli odakların ırkçılıkla özdeşleştirmeye çalıştığı bu kavram, özünde tüm insanlığı, vatanı, kültürü ve dili karşılıksız bir şekilde sevmeyi ve kucaklamayı barındırır. Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülük ettiği milletleşme projesinin temel taşlarından biri olan bu anlayış, devlet odaklı değil millet odaklı bir yaklaşımı esas alır. Toplumdaki kavram kargaşasını gidermek ve art niyetli tuzakları boşa çıkarmak adına, bu kutsal değerin milliyetseverlik tanımıyla yeniden ve doğru bir şekilde ele alınması şarttır. Sonuç olarak, milletlerin ve devletlerin gerçek anlamda ilerlemesi siyasi sloganlarla değil, bilim ışığında, adaletten şaşmadan ve tüm milleti birleştiren bu güçlü aidiyet duygusuyla mümkündür.
Siz Türk milliyetçiliğini siyasi partilerin içine hapsetmeyiniz. Siyasi parti genel başkanları üzerinden kim daha çok milliyetçi tartışmasına girmeyiniz. Kimin kimin elini öptüğü veya koluna girdiği bizi ilgilendirmesin. Biz Türk milletinin bütün mensuplarının içinde Türk milliyetçiliği nasıl yükseliyor ona bakalım. Milliyetçileri ayağa kalkan bir toplum mutlaka siyaseten de doğru yolu bulacaktır.
Bu nedenle günümüzde milliyetçilikten ne anlamamız gerektiği konusu biz Türkler tarafından çok doğru bir şekilde ortaya konulmalıdır.
Milliyetçilik bana göre; içinde yaşadığımız toplumu, üzerinde yaşadığımız vatanı, kullandığımız dili, sahip olduğumuz kültürü ve birlikte oluşturduğumuz tarihi sevmek ve bu değerlere gönülden bağlı olmak demektir.
Ne yazık ki, böyle olması ve anlaşılması gereken “milliyetçilik” kavramı, ülkemizde bilerek ve kasten yapılanlar nedeni ile olumsuz yerlere çekilmeye çalışılmıştır ve hâlen de çekilmeye çalışılmaktadır.
Hele kendisine milliyetçilik atfedilenlerin omurgasızlığı, Türk milliyetçiliğine ve dolayısıyla Türk milletine büyük zararlar vermiştir.
Bu durum, uzun uzadıya anlatılması gereken nedenler ile hâlen devam etmektedir. Örneğin faşizm bile milliyetçilik ile yan yana getirilmeye çalışılmıştır. İstanbul Barosu başta olmak üzere yapılan baro seçimlerinde vatansever insanların seçimleri kazanmalarının ardından aynı yakıştırmalar yapılmıştır.
Bir kelimeye doğru anlamlar yükleyebilmek için o kelimenin tarihsel süreçlerde neyi ifade ettiğini bilmek gerekir. Örneğin Mehmet Akif Ersoy’un İstiklâl Marşı’mızda ifade ettiği “ırk” sözcüğü aslında Türk milletini anlatmaktadır. Günümüzde ise ırk başka bir anlam taşımaktadır.
Bizim kastettiğimiz şey, yani milliyetçilik, ırkçılık anlamına gelen bir kavram değildir. Ancak Türk ve Türkiye düşmanları milliyetçiliğimizi kötülemek için uzun yıllardır onu ırkçılık ile özdeşleştirmeye çalışmışlardır. Bugün de bu konuda olumsuz gayretler sürmektedir.
Bu yüzden Türk milliyetçiliği, günümüzde olduğu gibi son yüzyılda karanlık mihraklar tarafından ırkçılıkla suçlanmış ve bu yolla “milliyetçilik” kavramı sulandırılmaya ve mecrasından uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.
Hâlbuki Türk milliyetçiliği anlayışımız insanı ve tüm canlıları sevmeye dayanır. Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş-ı Veli ve diğerleri bu sevgi yolunun ışığı olan sönmez aydınlatıcılarıdır… Bunun yanına yurt sevgisi, yani toprak sevgisi de eklenmelidir.
Milliyetçilik adına yaptırılan(!) en büyük yanlışlardan biri de bu kavramın siyaseten kullanılmış olmasıdır. Hâlbuki Türk milliyetçiliği sadece bir siyasi kurumun değil, milleti bir bütün olarak çevreleyen ve kucaklayan bir anlayıştır.
Osmanlı-Türk İmparatorluğu her ne kadar bir Türk devleti de olsa; çok dilli, çok kültürlü, birçok etnik kimlikten oluşuyordu. Osmanlı-Türk devletinin doğal mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu topraklar üzerinde de bu durum benzerlikler gösteriyor. Bu nedenle Cumhuriyet’i kuran irade çok doğru bir şekilde “milletleşme projesi” başlattı. Bu proje; “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışına dayanan milleti, ülkeyi sevmek ve yeni kurulan devlete bağlılığı öne çıkarıyordu. Bu sebeple Mustafa Kemal Atatürk, kendisinin en önemli vasfının bir “Türk milliyetçisi” olmak olduğunu defaatle vurguladı.

Cumhuriyet’in milliyetçiliği de içeren —ki Cumhuriyet’i kuran Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Ok’undan biri de milliyetçiliktir— “milletleşme projesi”, iç ve dış düşmanları bugün olduğu gibi geçen tüm süreçte çok rahatsız etti. İç ve dış düşmanlar bu konuda ittifak ederek belli projeler ile “milliyetçilik” ve “milliyetçiler”i ötekileştirmeye çalıştı. Bunda da nispeten başarılı oldular.
Ancak burada şu örneği vermek istiyorum ki, her ne kadar “milliyetçilik” bir partinin ya da partilerin içine hapsedilmek istense de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 103. yılı vesilesiyle tüm yurt sathında Türk bayrakları ile sokaklara dökülen vatandaşlarımızın her biri, aslında birer “milliyetçi” olduklarını herkese göstermişlerdir. Onlar kimseyi ayırt etmeden “İnsanları seviyorum, ülkeme ve devletime bağlıyım” diye duygu ve düşüncelerini hâlleriyle ifade ettiler. Bundan daha iyi bir “milliyetçilik” anlayışının dışavurumu olabilir mi?
Ziya Gökalp, milleti tarif ederken: “Millet; ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümre değildir. Millet; lisanı, dince, ahlakça ve güzel sanatlarca müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir.” diyor. İşte biz burada tarif edilen milleti seven ve ona her yönüyle bağlı olan “milliyetçilik” kavramını yüceltmek ve bu kavramı toplumun tamamına mal etmek zorundayız…
Hasan Âli Yücel; “… Bir topluluğun ‘millet’ olabilmesi için sanıldığının aksine çok güçlü bir süreç gerekir. Topluluklar için ‘milliyet’ önemli bir tekamül basamağıdır. Fertte şahsiyet ne ise toplumlarda da milliyet odur… Bir toplumun milli bir varlık haline yükselebilmesi için ‘tarih boyunca derin bir cehit (evrim)’ geçirmesi gerekir.” demektedir.
İşte bizler bu evreleri geçirerek millet hâline gelmiş olan topluluğu seven, sayan ve ona yürekten bağlı olan bir milliyetçilik anlayışı içindeyiz. Adına Türk milleti dediğimiz insan topluluğunun da kahır ekseriyetinin benzer düşünceler içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kimse çıkıp demiyor ki; Atatürk bizzat kendisi Türk milliyetçisi olduğunu defaatle söylemiştir diye! Bununla kalmamış, Türk milletinden neyin anlaşılması gerektiğini birçok kez izah etmiştir. Ancak günümüzde Atatürk’ün partisi ve onun devamı olduğunu söyleyenler, bırakın milliyetçiliği, Türk sözünü bile anmaz olmuşlardır. Bu sadece Atatürk’e değil, düpedüz Türk milletine ihanettir.
Her ne kadar “milliyetçilik” kavramından çok hoşnut olsam da toplumun kafasındaki karışıklıkları gidermek için günümüzde “milliyetseverlik” tanımının kullanılmasının daha doğru olduğunu düşünüyorum. Bana göre bu, Cumhuriyet’in *“milletleşme projesi”*ne daha uygun geliyor. Belki böyle yaparak Türk milletine karşı milliyetçilik kavramı üzerinden yürütülen tuzakları da boşa çıkartabiliriz…
Siyaseten “milliyetçilik” kavramının belli siyasi kuruluşlar ve siyasetçiler tarafından kullanılmış olması bu ulvi kavramın istismarına yol açmıştır. Çünkü milliyetçilik topyekûn Türk milletine ait bir özellik olması gerekir! Yani hepimiz milliyetçi olmalıyız… Anayasal olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı olan herkes Türktür… Bu nedenle anayasal olan bu tarifle milliyetçiliğe de ulaşmak çok zor olmayacaktır. Kimsenin vatan ve millet sevgisi siyasi bir saikle sınırlanamaz. Bu nedenle milliyetçilik kavramı ayrıştırıcı değil, birleştirici anlamda kullanılmalıdır.
Milliyetçilik dar bir çerçeveye hapsedilmemelidir. Ne yazık ki bugüne kadar bunun tam tersinin olduğunu izliyoruz.
Milliyetçiliğin daha iyi anlaşılabilmesi için bir hususun yerine oturtulması gerekir. O da “devlet milliyetçiliği”nin değil, “millet milliyetçiliği”nin esas alınmasıdır. Bu sebeple milliyetçilik öncelikle devlet için değil, millet için var olmalıdır. Zaten devlet, milletin teşkilatlanmış hâlidir. Onun için “milliyetçi” demek; kendisi ile aynı potada erimiş insanlara dil, din, mezhep, meşrep farkı gözetmeksizin karşılıksız hizmet etmek demektir. Yani Gagavuz, Çuvaş, Tuva, Uygur, Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen demeden herkesi sevmek zorundayız. Keza ülkemizde kendini farklı etnik yapılara ait gören insanlarımızı da…
Milliyetçilik, benim kullanmayı teklif ettiğim ve sevdiğim tabir ile “milliyetseverlik”; olaylar ve gelişmeler karşısında hür ve müstakil bir irade sergilemektir, tahakkümcü ve emperyalist anlayışlar karşısında dik durmaktır, adaletten yana olmaktır, bilimi üstün tutmaktır… Böyle olmayanların milliyetçilikleri şekilden ibarettir ve ben onlara “milliyetçi görünümlüler” sıfatını yakıştırmaktayım.
Türk milletinin her bir ferdi ve özellikle kendini milliyetçi veya milliyetsever olarak tanımlayanlar okumalı, düşünmeli, “milliyetçilik” kavramının altını doğru bir şekilde doldurmalı ve yaşamında bu ölçü üzerine hareket etmelidir.
Unutulmasın ki; milletler ve devletler milliyetçilerin omuzları üzerinde yükselir… Bu, Türk milleti için de böyledir.
Bırakın kimin kimin koluna girdiğini veya elini öptüğünü! Sloganların değil, bilimin peşinden koşun. Lidere itaati değil, Türk milletine itaati esas alın. Siyasetçiler üzerinden Türk milliyetçiliği yapmayın.
Sonra burnumuz pislikten kurtulmuyor!










