Yazar Nazım Peker, Osmanlı dönemini körü körüne sahiplenip cumhuriyet reformlarını eleştirenlere karşı tarihsel gerçekleri gözler önüne sermektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde halkın sefalet, hastalık ve cehalet içinde kıvrandığı, ülke genelinde neredeyse hiç okul, hastane ve modern fabrika bulunmadığı vurgulanmaktadır. Toplumun saat, takvim ve ölçü birimlerindeki kargaşa nedeniyle tamamen dünyadan kopuk yaşadığı, kadınların insan yerine konulmadığı ve okuryazarlık oranının yerlerde süründüğü belirtilmektedir. Bilimden ve akıldan uzak kalındığı için ülkenin yıkıma sürüklendiği ifade edilerek, Osmanlı’yı yüceltenlerin aslında tarihi ve yaşanan acı tabloyu bilmedikleri açıkça eleştirilmektedir.
Sevgili okurlarım, değerli takipçilerim! Bu konuda sanırım üçüncü yazım. Tarih bilmez, iki kitap okumamış cemaat ve tarikat akıllı kimileri, “Ben Osmanlı torunuyum” diye kasıntı yapıyor. Osmanlı elbette benim de ceddim, benim de atam. Azıcık araştırdım, Anadolu’nun ve Osmanlı’nın ne olduğunu öğrendim. Türk halkı asker olan, vergi veren, horlanan, sarayın kapısından dahi geçirilmeyen bir durumda imiş.
Gelin gerçeklere bir bakalım:
Nüfus 13 milyon civarında, 11 milyon kişi köylerde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Köylü tarım yapıyordu; traktör sıfırdı, karasabandı. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Sadece hayvanlar değil, insanlar da kırılıyordu. İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiliydi; verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu. Bebek ölüm oranı binde 480’di; her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Hacı ve hocayla, üfürük ve muskayla işi götürmeye çalışıyorlardı.
Memlekette sadece 337 doktor, 60 eczacı vardı; bunların da sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi sıfırdı, berberler diş çekerdi. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, ama sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı. Köylü sıtmadan kırılıyor, eşeğinin su içip içmediğini karşısındakine soruyordu.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Hakkını da yemeyelim: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…
Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
Kadın, insan değildi. Veremle, sıtmayla boğuşan halk ahırda yatarken bademlerin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı: Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur Hanım filan… 16 tanecikti ve yaş itibarıyla hepsi çocuktu. Abdülmecid’in ise 22 eşi vardı; iki futbol takımı kuracak kadar.
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Dinen yasak ve haramdı.
Arkeolojik eserler öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak trenlerle çalınmıştı.
Kimisi alaturka saati kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu; kimisi zevali saati kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken gurubi saati esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saati esas alıyordu; saat sorulduğunda her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.
Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi. Kimisinin şubatı kimisinin aralığına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda yaşıyordu!
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu ne uzunluğumuz. Ölçülerimiz karmaşık Orta Çağ’dı.

Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4.894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. (Bu eğitimle mi dedenin mezar taşını okuyacaktın bademim?)
Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı; Darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilimden kilometrelerce uzaktı. 600 sene boyunca Türkçenin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köleleştirildik” falan deniyor ya! İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Zaten köle ve kuldunuz; “Padişahım çok yaşa!” diye nara atmıyor muydunuz?
Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Bu topraklara kitap gelene kadar Avrupa’da 2,5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Hani bir kızımız “Senin Atan ne yaptı?” diye haykırıyordu ya; onun Atasının yaptıkları bunlardı. Tarih bilmeyen zavallı.
Az çok Osmanlıyı tanıyan Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı ve bu tespit çok önemliydi:
“İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan daha azdır!”
Maalesef acı ama gerçek bunlar. Tarih bilmez, cemaat kafalı zavallı: Ve neymiş efendim, “Bir gecede cahil kalmışız, dedesinin mezar taşını okuyacakmış.” Şu yüksek perdeden söylentiye bakar mısınız?
Be koçum be aslanım, be hanım kızım; siz önce iki kitap okuyun da dünyadan haberiniz olsun.
Evet “Osmanlı çocuğuyum” ya da “Osmanlı torunuyum” diyen dünyadan bihaberler! İşte Osmanlının da Osmanlıda ülkenin hali de bu idi. Unutma, Osmanlı benim de atamdır. Ama dünyaya ayak uydurup bilime ve akla önem verselerdi ne Sevr imzalanır ne Osmanlı yıkılır ne de Vahdettin İngiliz gemisiyle kaçardı.
Karar senin sürme akıllı, cemaat fikirlim!
Esen kalınız.











