DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 467540-3,48%
Ankara
24°

AÇIK

Nazım Peker

Nazım Peker

25 Mayıs 2022 Çarşamba

DİĞER YAZARLARIMIZ

EREĞLİ’DE 1 MAYIS

EREĞLİ’DE 1 MAYIS
0

BEĞENDİM

ABONE OL

EREĞLİ’DE 1 MAYIS

1960’lı yıllar, gençlik yıllarımızdı. Elimize yelleyip, burnumuza tuttuğumuz yıllar.

Tv’ler yok, akıllı telefonlar değil normal ev telefonları bile kısıtlıydı. Radyolar zengin ailelerin evlerinde vardı.

Şimdi soracaksınız. İyi de bunca vakti nasıl geçiriyordunuz diye.

Çok haklısınız.

Mesela 1 Mayıs’ta neler yapardık ya da 1 Mayıs’ı nasıl kutlardık? Haklı bir soru.

Bizim zamanımızda 1 Mayıs, Bahar Bayramı diye bilinirdi. Emek ve işçi bayramı söylemi ya yoktu ya da biz duymamıştık. Yeri gelmişken 1 Mayıs işçi ve emek bayramı kutlu olsun. Alın teri hak ettiğini alsın.

1 Mayıs’ta İvriz’e gitmek bir ayrıcalıktı. İvriz’e gitmeyi günler öncesinden planlar ve hazırlıkları yapılırdı.

Ereğli’de pek çok insanın, heyecan günüydü o gün: akşamdan hazırlıklar yapılırdı.

Ertesi gün hazırlıklar alınır, bulunan vasıtalarla İvriz yoluna düşülürdü.

1 Mayıs’ta İvriz, tarihi olmaktan çıkar adeta bir türbe gibi olurdu.

Taaaaa dipteki suyun çıktığı kayanın dibi, türbe sırası görünümünü alırdı. Sıramız gelende, saygıyla ve besmeleyle eğilir iki elimizle avuçladığımız “Buz” gibi suyu kana kana içerdik. Doymazdık bir daha bir daha içerdik.

Heyecan ve etkinlik devam ederdi.

Sulanma işi bittikten sonra eksiksiz kadın erkek, çoluk çocuk ayakkabıları, çorapları çıkarır; o buz gibi suyun karşısına geçmeye çalışırdık.

Mümkün mü? Soğuktan donardı ayaklar, uyuşurdu sanki. En yakın taşın üstüne çıkardık. Gençlik bu ya! Biraz donan ayakları dinlendirir tekrar suya dalardık, karşıya ulaşmak için.

Kabartmanın yanına gelirdik dinlene dona.

Heyecanla ve şaşkınlıkla bakardık kabartmaya:

Ve hemen okurduk daha önceden bildiğimiz; Tuvana kralı Varpalavas’ın kabartmada ki: “Ben hakim ve kahraman Tuvana kralı Warpalavas: “Sarayda prens iken, bu asmaları diktim. Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin” sözlerini.

Okuma işi bittikten ve makinası olanların fotoğraf çekmelerinden sonra; sağa sola bakarız ki, İvriz’in doğa harikasını ve yeşilliğini iyice belleğimize yerleştirelim diye.

Daha sonra, kanal boyundan yürüyerek, şimdiki barajın olduğu; Koyun Çayırı denen yere gelirdik.

Burada bizleri Sümerbank Bez Fabrikasına elektrik üreten hidroelektrik santralının sesleri karşılardı. Hayret ederdik. Rica eder bazen de gezerdik içini. Suyun dökülüşünü, tribünlerin dönüşünü!

Kıvanç duyar, medeniyetin sesinden de haz alırdık.

Burada şakalaşmalar başlardı, delicesine. Bir birimizi suya iter, onun sudaki çabalamasına kahkahalar atardık zevkle.

İvriz’de 1 Mayıs kutlamanın en değerli zamanı bu idi benim için. Buz gibi suda çırpınmak, ıslanan giysilerimizin sabırla kurumasını beklemek!.

Ereğli huzurun ve saygınının doruk yaptığı, hoşgörünün sonsuz olduğu belde!.

O yıllarda beraber yürüdüğümüz tüm akranlarımı ve arkadaşlarımı saygı ve sevgilerimle anıyorum. Ahirete göçenlere rahmet, yaşayanlara sağlık ve huzur diliyorum.

Esen kalınız. Nazım PEKER

Not: Gündem yoğunluğundan ötürü geç yayımlandı. Siz saygıdeğer okurlarımdan özür dilerim. N.P

 

 

Devamını Oku

ADALETİN TECELLİSİ

ADALETİN TECELLİSİ
1

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Tarih ibretlik olay, kıssa ve hadiselerle doludur.

Yeter ki bizler bakalım görelim ve ders alalım.

Bunlardan birisi de 1506 yılında Almanya’nın Frankfurt şehrinde yaşanmış.

Tüccarın birisi 800 Lonca (O yıldaki para birimi) kaybeder. Akşam evine gitmekte olan bir marangoz parayı bulur. Oldukça dindar olan marangoz, bulduğu ve İçinde lonca olan keseyi kimseye söylemez. Bu kadar yüklü bir paranın mutlaka fark edileceğini düşünür. Parayı kaybedenin de araması gerekir.

Lonca’nın alım değeri ise o yıllarda 40 lonca iyi bir at satın alabiliyormuş. Buna göre yaklaşık 20 at bedeli ki, epeyce büyük bir miktar.

Paranın varlığından rahatsız olan dindar marangoz, kiliseye uğrar, durumu papaza anlatır. Rahibten bu paranın Frankfurt’a giren bir tüccarın düşürdüğünü öğrenir. Bulana da 100 lonca ödül verec eği bilgisini alır.

Bunun üzerine marangoz parayı getirir ve Rahibe teslim eder.

Tüccara haber salınır. Tüccar gelir çantayı alır. Ancak vaat ettiği 100 loncayı ödemeyi kabul etmez. Marangoza 5 lonca uzatır.

Dindar marangoz tüccara, verdiği sözü tutmasını ve vaat ettiği 100 loncayı kendisine vermesini ister.

Açgözlü tüccar, 100 loncayı vermemek için bir plan yapar. Cüzdanında 800 değil 900 lonca olduğunu iddia eder ve 100 loncasının alınmış olduğu yalanını söyler.

Olup biteni seyreden rahip ayağa kalkar. Marangozu iyi tanıdığını, onun dürüstlüğüne inandığını, güvenilir birisi olduğunu böyle bir şey yapmayacağını söyler.

Buna rağmen tüccar söz verdiği 100 loncayı ödemez.

Aralarında tartışma çıkar, tartışma büyür.

Bu durum karşısında rahip, işi çözmek için Frankfurt mahkemesine götürür.

Hâkim tarafları dinler, rahibin de fikrini alır ve tarihi süreci başlatır.

Tüccara elini İncil’in üzerine koyarak 900 lonca kaybettiğini yeminle söylemesini ister. Açgözlü tüccar, tereddütsüz yemini basar.

Hâkim marangoza döner, elini İncil’e koymasını ve 800 lonca bulduğuna dair yemin etmesini söyler.

Marangozda elini İncil’e koyar ve 800 dolar bulduğuna dair yemin eder.

Papaz dahil herkes sonucu merak etmektedir.

Hâkim, her şeyin gün gibi açıkta olduğunu belirtir. Tüccar 900 lonca kaybetmiştir. Marangoz ise 800 lonca bulmuştur.

Bu durum gösteriyor ki, marangozun bulduğu 800 lonca, tüccarın kaybettiği 900 lonca değildir.

Tüccar kaybettiğini aramaya devam etsin. Marangozun bulduğu 800 loncanın sahibi çıkmadığına göre de bu para, marangozun kendisine aittir.

Cimrilik ve açgözlülük dinlerin de, adaletin de, insanlığın da onay verdiği bir ahlaki durum değildir.

Frankfurt’ta geçen bu olay, umarım açgözlülere ve insanlığını paraya tapar yapan cimrilere, ders olur.

Esen kalınız.

 

 

 

Devamını Oku

Abdülhamit Gerçeği

Abdülhamit Gerçeği
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Ortak yol, ortak payda, asgari müşterek nedir bilemiyoruz. Tarihi kişiliklere önyargısız yaklaşmalıyız. Bizse tam tersini yapıyoruz. Ya yerin dibine sokuyor ya da göklere çıkarıyoruz.

Bunlardan bir tarihi kişilikte, Abdülhamit’tir. Sahi kim bu Abdülhamit? “Kızıl Sultan mı, Evliya mı?”

Söz konusu Abdülhamit ise önce “Evliya mı, Kızıl Sultan” mı” sorusunu soruyoruz. İşimize gelen ikisinden birini seçiyoruz. Durmak yok, seçtiğimiz yargıyı destekleyecek bilgiler toplamaya başlıyoruz. Eğer ki bu bilgilerden işimize gelmeyen tarihi gerçekleri varsa bunları, elimizin tersiyle bir kenara itiyoruz. Kendimizi işte böyle kandırıyor, beynimizi işte böyle yanlışlarla dolduruyoruz.

Oysa her madalyonun iki yüzü vardı değil mi? Biz, bize uygun olanı alıp, öbür yüzü hiç görmüyoruz. Sağlıklı mı? Asla!

Türk kamuoyuna mal olmuş bazı tarihi kişiliklerde böyle yaptılar; N. Fazıl Kısakürek ve Nihal Atsız gibi. Asla madalyonun iki yüzünü bizlere göstermediler.

Tarafsız olma gayretiyle, derleyebildiğim kadarıyla Abdülhamit madalyonunun iki yüzü:

Birilerine göre: “Abdülhamit Osmanlıyı yönettiği 33 yıl boyunca üstün bir zekâ, dahice bir siyaset sergilemiş, dünya dengelerini gözeterek bütün Avrupa’yı alt etmiş, işte bu yüzden onun döneminde bir karış toprak kaybedilmemiştir.” Deniyor.

Gerçek ise: “Osmanlı Padişahları içinde en büyük toprak kaybı Abdülhamit döneminde olmuş. İki Türkiye büyüklüğünde toprak kaybedilmiş, Kıbrıs bile onun döneminde İngilizlere verilmiştir.

Birilerine göre: kurduğu: “Yıldız İstihbarat Teşkilatı” ile Avrupa’yı dinlemiş, onlara nefes aldırmamıştır.

Gerçek ise: Saltanatının 33 yılı boyunca tahtını korumak için gösterdiği özeni devleti korumak için göstermemiştir. Kurduğu istihbarat teşkilatı ile Balkanlardaki isyan çetelerini değil İstanbul’daki muhaliflerini fişleyip takip ve sürgün ettirmiştir. Osmanlı Donanmasını da ‘Top namlularını Yıldız Sarayı’na çevirip kendisini tahttan indirirler’ korkusuyla Haliç’e zincirleyip çürütmüştür.”

Birilerine göre: Abdülhamit çok samimi bir Müslümandı, abdestsiz yere basmazdı, hatta kendisinin evliya mertebesinde olduğunu bile rahatlıkla söyleyebiliyorlar. Buhari’yi ezbere bildiğini söylerler”

Bu iddiaya Kur’an açısından bakılırsa: Kuran’a göre Müslümanlığın gerçek ölçüsü; kul hakkı yememektir. Yüce Tanrı’nın af edemeyeceği tek günah, kul hakkıdır. Abdestsiz yere basmayan Abdülhamit, yetim mallarından oluşan hazineyi yağmalamış, bugünün parası ile 90 Milyar Dolar taşınmaz mal, 70 Milyar Dolar nakit servet edinmiştir. Nasıl beğendiniz mi? Yoksa hayretten dudaklarınızı mı yemektesiniz? Biz günümüzde zenginlerin paralarının İsviçre bankalarında olduğunu bilirdik. Gerçeği Damat Şerif Paşa’nın hatıralarından öğreniyoruz, Gök Sultan Abdülhamit’in Osmanlı Bankası’ndaki büyük servetinden başka, Deutsche Bank, Deutsche Orientbank, Swissbank, Kredi Lione gibi yabancı bankalarda da kişisel hatırı sayılır paraları varmış.. Yalnız Deutsche Bank’taki parası 1.080.000(Bir milyon seksen bin) altındır. Sorulmaz mı ey evliya, bu kadar serveti nereden kazandın diye? Ama biz seviyoruz ya, görmeyiz madalyonun diğer yüzünü.

Tahttan indirildikten sonra, bu olanaksız dudak uçuklatan serveti ne oldu diye bir soru haklı olarak akıllara gelir/gelmelidir. Acı ama yadsınamaz gerçek şu ki, Enver ve Mahmut Şevket Paşa’nın emriyle başına silah dayanarak alınan bir vekâletle: servet İstanbul’a getirilir ve ordunun modernleştirilmesinde kullanılır. Yine madalyonun öbür yüzüne bakarsak: Şanlı Çanakkale Savaşı Abdülhamit’in millileştirilen soygun paralarıyla alınan silahlarla kazanılmıştır da diyebiliriz.

Birilerine göre: Abdestsiz yere basmazdı, O bir Kutuptu deniliyor.

Gerçek şu ki; İstanbul’da ilk genelevi, ilk rakı, ilk bira, ilk viski fabrikalarını da kuran kişidir…”

Birilerine göre: Ona “Kızıl Sultan” sanını, bazı ayetlerin anlamı değiştirilen Kur’an’ın basımına izin vermediği, O iyi bir Türkçü idi, İstanbul’daki azınlık okullarına Türkçe eğitim şartını koyduğu için kendisini sevmeyen Yahudilerce ya da Ermenilerce verildiği söylenir.

Gerçek ise: Bu sanı, ona milli şairimiz M. Akif Ersoy vermiştir.

Şimdi gelelim madalyonun iki yüzüne: Evet azınlık okullarına Türkçe eğitim şartı koyduğu tarihi bir gerçektir.

Bir başka tarihi gerçekte, bürokraside, hükümet kademelerinde Ermeniler, Yahudiler, Rumlar her zaman çoğunlukta olmuş. Türkçü Abdülhamit (!) döneminde Türklerin oranı bu kurumlarda % 20’lere bile ulaşamamıştır.

Soralım: Türkçülük bu mudur, Türkçülük böyle mi olur?

Gelelim işin aslına: Tarihe de, tarihi kişiliklere de tarafsız bakmamız gereklidir diye düşünüyorum. Unutmayalım ki her madalyonun iki yüzü vardır. Siz de belki benim bu yazım için, “Siz de bir yüzünün anlatmışsınız” diyebilirsiniz.

Öyleyse araştırmanız gerekecek.

Esen kalınız.

 

Devamını Oku

DERSİM Mİ-TUNCELİ Mİ?

DERSİM Mİ-TUNCELİ Mİ?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu sorunun en sağlıklı yanıtını, benden değil bölgenin insanından dinlemek en doğrusu.

Bazı aklı evvel solcularla, güya hümanist geçinenlere ithafımdır. Dersim bir şehrin değil, bir bölgenin adıdır.

Cumhuriyetle birlikte, görülen lüzum üzerine yapılan bu bölge ve şehir isimleri değişikliği, zaman zaman gündeme getirilir.

Getirenlerin de bu konuda derinlemesine bir bilgilerinin olmadığı kesin.

Hele hele son zamanlarda bu işe Sn. A. Gül bile bilerek mi yoksa öylesine mi o da katılmış, Norşin deme hatasına düşmüştü.

Yıllar önceydi.

Televizyon programındaki 4 konuk var. Konuklardan ikisi Sırrı Sakık ile Murat Bozlak’tı. Diğeri ise Rahmetli Kamer GENÇ ile Mehmet GÜL idi. (Kanalın adını tam hatırlayamadım)

Programın ortalarına doğru, kendi fikirleriyle örtüşmeyen konuşmalar yapan K. Genç’e S. Sakık hücum eder. Elbette sözle.

-”Siz Atatürk’ü savunarak soykırıma uğrayan Dersimli Kürtlere ihanet ediyorsunuz.”

Suçlama ağırdır. Atatürk’e iftira vardır.

Rahmetli K. Genç, durur mu?

-”O kullandığınız cümlede bir kaç tane büyük yalan var.”

Sırrı Sakık: Ne imiş o yalanlar?

Kamer Genç: “Birincisi Dersim, bir ilin değil o bölgenin adıdır ve benim ilim Cumhuriyetle beraber Tunceli olmuştur.” Diyerek taşı gediğine oturtur.

Kamer Bey durur mu, devamla:

İkinci husus Dersim’de olanlar; soykırım değil yeni kurulan bir devletin başkaldıranlara karşı önlem almasıdır. Bir başka yanlışınız ise Tunceli asla Kürt değildir. Biz Hazar kökenliyiz. Dilimiz de sizden farklı yani ne Kırmançi ne de Zazaca konuşuyoruz!.”

Aldığı şamar gibi yanıtlar karşısında:

Sırrı Sakık: “Seyid Rıza’ya ne diyeceksin?”

Kamer Genç: “İngilizlerin oyununa gelmiştir. Tuncelililerin o dönem önderi, Atatürk’ün yoldaşı olan Diyap Ağadır… O yıllarda Şeyh Said ve Seyid Rıza’yı kullananlar şimdi PKK’yı kullanıyor.”

Evet!.. Bu sözler hem alkışlanacak nitelikte hem de tarihe not düşülecek değerdedir.

Kamer genç son sözünü: -”BEN ATATÜRK VE CUMHURİYET SAYESİNDE OKUYUP MİLLETVEKİLİ OLDUM. CUMHURİYET OLMASA KULDUM.” Şeklinde bağlamıştı.

Hiç kimse, bu ülkede yaşayıp, cumhuriyetin ve demokrasinin olanaklarından yararlanıp bölücülük, ensar-muhacirlik ve ırkçılık yaparak kafaları karıştırmasın. Bu ülke tarihte Türk’tü ,bugünde Türk ve yarında Türk olarak kalacaktır; Tanrı’nın izni ve milliyetçilerin azmiyle!..

Ne mutlu Türküm diyene!..

Esen kalınız.

Devamını Oku

SİYASAL İSLAM KAFA KESMEK MİDİR?

SİYASAL İSLAM KAFA KESMEK MİDİR?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Siyasal İslam nedir, Siyasal İslâm denince ne anlamalıyız, aklımıza ne gelmeli?

Kimi görüşlere göre Siyasal İslamcılık, Hz. Peygamberce Kur’an’da belirtilmiş olan mesajların, farklı kişi ve topluluklarca farklı şekillerde yorumlanmasını, İslam’a girmiş hurafelerin temizlenmesi amacına yönelik oluşumdur.

Kimilerine göre ise kitlelere hükmetmenin, onları egemenlikleri altına almanın, halkın deyimiyle, halkı “GÜTMENİN” en kolay yoludur.

Yani dinin emir ve kurallarını siyasetin emrine vermek ve siyasi çıkar olarak dinden yararlanmaktır.

Uygulanış olarak siyasetçilerin İslam’ı, siyasetin çıkarına göre şekillendirmesi demek daha doğru ve gerçekçi bir tanımdır.

Siyasetçilerin yararlandığı pek çok sistem ve yol vardır. Şiddet, sindirme, adaleti kullanma, etnik duyguları istismar, basını susturma ya da satın alma, sınıf ayrımını kullanma, güç istismarı gibi.

Ama en etkilisi ve en ucuz olanı: DİN’i siyasete alet etmektir.

Dinin siyasette kullanılması sadece İslam ülkelerine has bir özellik de değildir. Hemen hemen her ülke de bu sistem kullanılır.

Bizde İslamcılık Abdülaziz döneminde “İttihad-ı İslam” adı altında kullanılmaya başlanmıştır.

Etkin olarak kullanılması ise II. Abdülhamit döneminde olmuştur.

Padişah, sultan, hükümdar yerine “Halife’nin” kullanımı yaygınlaştırılmıştır. Böylece padişaha İslami bir kimlik ve yafta verilmiş.

Siyasal İslamcılığın geçmişine uzanırsak; dört halife dönemine de bakmak gerekir. Hz. Osman’ın çevresine kendi akraba ve hısımlarını/taraftarlarını tayin etmesi, Sıffın Savaşı’nda, Muaviye taraftarlarının mızraklarına Kur’an sayfalarını takarak Hz. Ali taraftarlarını birbirlerine düşürmesi, Hakem olayında/yüzük olayında olduğu gibi DİN siyasette çıkar amaçlı kullanılmıştır.

Kureyşli Müslümanlar tarafından Kureyşli olmayanlara, Arap olan Müslümanların Arap olmayan Müslümanlara günümüzde de Arapça bilenlerin Arapça bilmeyenlere karşı bir üstünlük ve istismar aracı olarak kullanılmıştır diyebiliriz.

İmam-ı Azam’ın Emevi ve Abbasilere karşı verdiği mücadelede O’nun zindanda zehirlenerek öldürülmesinde bile DİN siyasal İslamcılarca kullanılmıştır.

Yakın tarihimize bakarsak: Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in Kur’an’ı Kerimin mealinin yazılması için verdiği mücadelede de görebiliriz.

Buradan hareketle, kendilerini İslam’ın sahibi, sözcüsü, jandarması gibi gören İslam düşmanları, İslam adına İslam’a en büyük kötülüğü yaptıkları vahşi katliamlarla vermekteler.

İslam’ın yasakladığı her şeyi, İslam adına uygun görebilmekteler.

Örneğin Taliban, örneğin Hasan El Benna, Işid, örneğin Hizb-ut Tahrir, Müslüman Kardeşler, Hizbullah ve daha niceleri…

Ekmek bıçağı ile kılıçla insanların boğazını “Allahü ekber” diyerek keserek, kadınların, kızların kafalarına kurşun sıkarak öldürmenin; İslam’a uygun olduğunu iddia eden Taliban hangi İslami uygulamakta: elbette Siyasal İslamı!..

8-10-12 yaşındaki erkek çocukları helal diyerek kendilerine eş olarak görenler hangi İslam’dan bahsetmekteler?

Ne acı ve yazık ki bizde de aynı rüzgârlar estirilmeye çalışılıyor. Yıllardır DİNDAR kesim, dinsiz kesim diye toplum kutuplaştırılmıyor mu?

Rüyamda gördüm onun için çocuğumu kurban ettim diyenler duyulmuyor mu?

Taliban, Müslüman Kardeşler, Işid sempatizanları, Fetöcü severler ve bunlara ses çıkarmayan siyasiler yok mu?

Niçin?

Bu kesimlerin oyunu alabilmek ve daha uzun süre koltuğu koruyabilmek için değil mi?

Bizim kafa kesicilerle, çocuk istismarcılarıyla, kul hakkını yiyenlerle, cemaat ve tarikatları masum gösterenlerle işimiz olmaz.

Bu tür yönetim isteyenler, buyursunlar Afganistan’a gitsinler.

Siyasiler bu sayede iktidarda kalıp sefa sürsünler, taban da besmele çekerek kafa kessin, çocuğu istismar etsin.

Yok öyle şey!. Biz hamd olsun Kur’an’ın emrettiği Müslümanız ve o İslam’ı yaşamaktayız.

Esen kalınız.

Devamını Oku