Prof. Dr. Fuat Gürdoğan tarafından kaleme alınan bu metin, Zafer Partisi ve lideri Ümit Özdağ’ın yükselişini ele alarak milliyetçi siyasetin mevcut durumunu değerlendirmektedir. Metinde, milliyetçi aktörlerin birbirini yıpratan tartışmalar yerine ülkenin gerçek meselelerine çözüm üretmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Siyasette asıl önemli olanın karşılıklı saygı, ortak akıl ve memleket sorumluluğu olduğunun altı çizilirken, liderlerin kişisel rekabetler yerine toplumun beklentilerini karşılayacak sağlam bir duruş sergilemesinin önemi ifade edilmektedir.
Siyasette bazen söylenen sözlerden çok, o sözlerin kimleri rahatsız ettiği üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü bir siyasi hareket yükselmeye başladığında yalnızca kendi seçmeninin değil, rakiplerinin de gündemini değiştirebilir. Bugün Zafer Partisi etrafında yaşanan tartışmaları biraz da bu açıdan okumak gerekiyor.
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın ortaya koyduğu siyasi mücadele, kolay bir yolun hikâyesi değildir. Bir siyasi hareketi büyütmek, topluma kendini anlatmak, teşkilatları ayakta tutmak ve düşüncelerini kamuoyunun gündemine getirebilmek ciddi bir emek ister. Hele ki siyasetin bu kadar sertleştiği, güven duygusunun aşındığı ve insanların geleceğe dair kaygılarının arttığı bir dönemde…
Sayın Özdağ’ın gayretini değerlendirirken bu emeği görmezden gelmek haksızlık olur. Elbette her siyasi lider eleştirilebilir. Hiç kimse eleştirinin üzerinde değildir. Ancak eleştiriyle itibarsızlaştırma arasındaki çizgiyi de unutmamak gerekir.
Bugün asıl üzerinde durulması gereken mesele şudur: Zafer Partisi’nin yükselişinden söz edildiğinde, özellikle milliyetçi siyasetin diğer aktörleri neden bu kadar sert bir tartışmanın içine giriyor? Farklı düşünmek, farklı bir yol izlemek elbette siyasetin doğasında vardır. Fakat aynı seçmene hitap eden siyasi hareketlerin birbirleriyle uğraşmak yerine ülkenin meselelerine çözüm üretmeleri daha anlamlı olmaz mı?
Milliyetçi siyasetin artık birbirine üst perdeden konuşma, ders verme ve kendi siyasi geçmişini başkasına üstünlük vesilesi yapma alışkanlığından vazgeçmesi gerekiyor. Hiç kimse milliyetçiliğin tek sahibi, hiç kimse bu milletin değerlerinin tek temsilcisi değildir. Siyasi rekabet elbette olacaktır, eleştiri de yapılacaktır. Ancak birbirimize yukarıdan bakarak değil, birbirimizin varlığına ve emeğine saygı duyarak yol alabiliriz. Unutmayalım ki milliyetçilik, başkasına ayar verme iddiasından önce, memleketin yükünü omuzlama sorumluluğudur.
İnsan ister istemez soruyor: Bu tartışmalar kime ne kazandırıyor? Birbirini yıpratan açıklamalar hangi toplumsal sorunu çözüyor? Milletin geçim derdi, gençlerin gelecek kaygısı, üreticinin mücadelesi ve ülkenin güvenlik meseleleri bütün ağırlığıyla önümüzde dururken enerjimizi neden birbirimizi tüketmeye harcıyoruz?

Daha da önemlisi, bu sertleşmenin siyasi sonucu kime yarıyor? Bunun cevabını peşinen vermek yerine, herkesin kendi sözünü ve tutumunu sorgulaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü siyasette niyetler kadar sonuçlar da önemlidir. Bazen insanın savunduğunu düşündüğü değerlerle, ortaya çıkardığı sonuçlar birbirinden uzaklaşabilir.
Benim anlayışıma göre milliyetçilik, yalnızca bir kimlik beyanı değildir; sorumluluk almaktır. Ülkenin meselelerine kafa yormak, gerektiğinde bedel ödemek ve kişisel hesapların üzerinde bir memleket kaygısı taşıyabilmektir. Milliyetçi siyasetin gücü, kendi içindeki farklı sesleri susturmasından değil, milletin geleceği için ortak bir akıl geliştirebilmesinden gelir.
Zafer Partisi’nin yükselişi artık tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kamuoyu araştırmalarına yansıyor. Partinin oy oranındaki belirgin artış, Sayın Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın kararlı mücadelesinin ve toplumda giderek güçlenen karşılığının açık bir göstergesidir. Bu yükseliş, görmezden gelinerek ya da ses yükseltilerek durdurulamaz.
Ümit Özdağ’ın önündeki sorumluluk da tam burada başlıyor. Bir siyasi hareketin geleceğini yalnızca eleştirilere cevap vermek değil, ortaya koyduğu fikirleri uygulanabilir politikalara dönüştürmek belirler. Teşkilatların gücü, kadroların niteliği, topluma verilen güven ve ülkenin sorunlarına sunulan çözümler, yükselişin kalıcılığını tayin eder.
Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Siyasette rakibinizin varlığından rahatsız olabilirsiniz. Onun fikirlerine katılmayabilirsiniz. Hatta onunla sert bir mücadele de yürütebilirsiniz. Fakat bir siyasi hareketi yalnızca kendi varlığınıza tehdit olarak görmek, siyaseti millet için yapılan bir hizmet olmaktan çıkarıp dar bir rekabet alanına hapsetme tehlikesi taşır.
Türkiye’nin ihtiyacı, birbirine sesini yükselten siyasetçilerden çok, milletin sesini duyabilen siyasetçilerdir. İnsanlar artık kimin kime ne söylediğinden ziyade, kimin hangi soruna nasıl çözüm getireceğini bilmek istiyor.
Öyleyse gelin, birbirimizi tüketmek yerine fikirlerimizi yarıştırmayı öğrenelim. Birbirimizin varlığından korkmak yerine, ortaya koyduğumuz politikaların arkasında duralım. Eleştirelim ama haksızlık etmeyelim. Mücadele edelim ama memleket meselesini kişisel hesaplara kurban etmeyelim.
Çünkü siyaset, yalnızca yükselme sanatı değildir; o yükselişi hangi değerlerle taşıyabildiğinizin de sınavıdır.
Ve unutmayalım ki millet, eninde sonunda kimin daha yüksek sesle konuştuğuna değil, kimin daha sağlam bir duruş sergilediğine ve ülkesine ne kattığına bakacaktır.










