Atsız Burucu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Montrö mü, Türk Boğazları Sözleşmesi mi?

Montrö mü, Türk Boğazları Sözleşmesi mi?

featured

Bu köşe yazısı, 1923 Lozan Antlaşması ile uluslararası bir komisyona bırakılan İstanbul ve Çanakkale boğazlarının yönetiminin, 1936 yılında imzalanan yeni bir sözleşmeyle tamamen Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine geçiş sürecini ele almaktadır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde bozulan küresel dengeler üzerine Mustafa Kemal Atatürk’ün diplomatik hamlesiyle başlayan bu süreç, Türkiye’nin sınır güvenliğini ve hukuki otoritesini perçinlemiştir. Yazar, bu tarihi başarının genellikle toplandığı kentin adıyla anılmasını eleştirerek, belgenin asıl öznesinin Türk Boğazları Sözleşmesi olduğunu vurgulamaktadır. Söz konusu düzenleme, hem ticari hem de askeri gemilerin geçiş rejimini belirleyerek bölgesel barış ve Türkiye’nin hükümranlık hakları için hayati bir güvence teşkil etmektedir. Bu eser, boğazların sadece bir su yolu değil, Türk iç suları statüsünde milli bir egemenlik alanı olduğunu hatırlatan bir vatandaşlık bilinciyle sunulmuştur.

 

Benim dostum, ağabeyim, kaptanlar kaptanı Saim Kaptan (Saim Oğuzülgen) ile yaptığımız bir sohbet sırasında konu Türk Boğazları Sözleşmesi’ne geldi. Yıllarını Türk Boğazları’nda geçirmiş, denizi ve Türk Boğazları’nı yaşayarak öğrenmiş bir kaptanın anlattıkları, bu konuda uzun zamandır bildiğimi sandığım bazı kavramları yeniden sorgulamama neden oldu.

Kaptan Saim Oğuzülgen, sözlerine Birinci Dünya Savaşı ile başladı ve “Ne Mutlu Türküm Diyene.” sözü ile bitirdi.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’nın temel amacı, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası alanda tanınması ve sınırlarının güvence altına alınmasıydı. Bu nedenle Türk Boğazları konusunda önemli bir taviz verilmiş, Türk Boğazları’nın yönetimi Milletler Cemiyeti’ne bağlı Uluslararası Türk Boğazları Komisyonu’na bırakılmıştı.

Yaklaşık on üç yıl boyunca Türk Boğazları bu komisyon tarafından yönetildi.

Ancak dünya yeniden büyük bir savaşın eşiğine geliyordu. İtalya’nın Habeşistan’a saldırması ve Almanya’nın Ren Bölgesi’ni yeniden askerîleştirmesi, Milletler Cemiyeti’nin dünya barışını koruyamadığını açıkça ortaya koydu.

Bunun üzerine ülkemizin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Ulu Önderimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk, gereken zamanın geldiğini değerlendirmiş ve Milletler Cemiyeti’nin dünya barışını koruyamadığını ortaya koymuştur. Bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Milletler Cemiyeti’ne başvurarak hem dünya barışının hem de Türk Boğazları’nın güvenliğinin artık sağlanamadığını belirtmiş ve Türk Boğazları rejiminin yeniden görüşülmesini talep etmiştir.

Bu çağrının ardından 22 Haziran 1936 tarihinde İsviçre’nin Montrö kentinde uluslararası bir konferans toplanmıştır. Yaklaşık bir ay süren görüşmeler sonunda, 20 Temmuz 1936 tarihinde yeni sözleşme imzalanmıştır.

21 Temmuz 1936 tarihinde Türk askeri yeniden Türk Boğazları bölgesine girmiştir. Böylece Türk Boğazları tekrar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliği altına geçmiş ve o günden bugüne kadar Türk hukukunun uygulandığı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin denetiminde bulunan bir bölge olarak varlığını sürdürmüştür.

Sözleşme daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelmiş, 31 Temmuz 1936 tarihinde 3056 sayılı Kanun ile kabul edilmiş, 5 Ağustos 1936 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmış ve 15 Ağustos 1936 tarihinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından uygulanmaya başlanmıştır.

Uluslararası hukuk bakımından ise sözleşmenin yürürlüğe girebilmesi için imzacı devletlerin parlamentolarında da onaylanması gerekmiştir. Bu süreç tamamlandıktan sonra sözleşme, 9 Kasım 1936 tarihinde uluslararası hukuk bakımından yürürlüğe girmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde yürürlüğe giren bu sözleşme, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve egemenliği bakımından tarihimizin en önemli diplomatik başarılarından biri olmuştur.

İşte burada özellikle üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntı bulunmaktadır.

Bugün hem ülkemizde hem de dünyada bu metin çoğunlukla “Montrö Sözleşmesi” olarak anılmaktadır. Oysa Montrö yalnızca konferansın toplandığı İsviçre kentinin adıdır. Konferansın konusu ise Türk Boğazları’nın hukuki statüsünün yeniden belirlenmesidir. Dolayısıyla imzalanan hukuki metnin gerçek adı Türk Boğazları Sözleşmesi’dir.

Başka bir ifadeyle özne Montrö değil, Türk Boğazlarıdır.

Bu sözleşme; ticaret ve savaş gemilerinin Türk Boğazları’ndan hangi kurallarla geçeceğini, Türk Boğazları’nın hangi esaslarla yönetileceğini ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu bölgedeki egemenlik haklarını düzenleyen uluslararası hukuk metnidir.

İşin dikkat çekici yönlerinden biri de Ulu Önderimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konuda kullandığı ifadelerdir.

21 Temmuz 1936 tarihinde gazetelere verdiği beyanatında şöyle demektedir:

“Milletin yüksek seciyesine, ordusunun bükülmez bazusuna ve medeni beşeriyetin aldatılmaz bonsansına dayanarak ve güvenerek kullanılan zekâ, lojik ve enerjinin, bütün beşeriyetin muhtaç olduğu sulh ve huzur bahşeden neticeler doğurabileceğinin bir delili olan Montrö Konferansı eseri, cidden sevinmeye ve sevindirmeye değer bir eserdir.”

Yine 1 Kasım 1936 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasında ise şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Bu yıl içinde uluslararası bakımdan bizim için mutlu olaylar oldu. Tarihte birçok kez tartışma ve tutku nedeni olan Boğazlar, artık tam anlamı ile Türk egemenliği altındadır. Yalnız ticaret ve dostluk ilişkilerinin ulaşım yolu hâline gelmiştir. Bundan böyle savaşan herhangi bir devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasaktır.”

Bir zamanlar yalnızca “Boğazlar” olarak ifade edilen, Karadeniz’den Adalar Denizi’ne kadar uzanan bu su yolu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hükümranlığı altında bulunan, uluslararası deniz trafiğine geçiş imkânı sağlayan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karasuları içinde bulunan bir iç suyoludur. Bugün ise bu su yolu Türk Boğazları olarak adlandırılmaktadır.

Ben de uzun yıllar “Montrö Sözleşmesi” ifadesini kullandım. Çünkü hepimizin zihnine bu şekilde yerleşmişti. Ancak yıllar süren araştırmalarım sonucunda ben de Türk Boğazları Sözleşmesi demeyi tercih etmeye başladım.

Bu nedenle ulusal ya da uluslararası herhangi bir toplantıda konuşmacı tarafından “Montrö Sözleşmesi” ifadesi kullanıldığında söz alıyor, imzalanan metnin öznesinin ve gerçek adının Montrö Sözleşmesi değil, Türk Boğazları Sözleşmesi olduğunu ifade ediyorum. Bunu dile getirmeyi de bir vatandaşlık görevi olarak görüyorum.

“Türk Boğazları Sözleşmesi”, Ulu Önderimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün belirttiği gibi, dünya insanlarının huzuru ve barışı için uzun yıllar önemli bir güvence olmuş, barışın korunmasına hizmet etmiş ve bundan sonra da hizmet etmeye devam edecektir.

“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh.”

“Ne Mutlu Türküm Diyene.”

 

Atsız Burucu (Mehmet Hoca), Camcı Çeşme, İstanbul – 15.07.2026

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!