1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Erol Sunat
  4. Çıkmaz Ayın Son Çarşambasındayız

Çıkmaz Ayın Son Çarşambasındayız

featured

Erol Sunat’ın kaleme aldığı yazı, hayal kırıklıkları, çaresizlik ve toplumsal bunalımlar sarmalında tükenen hayatları ele almaktadır. Ekim ayının ortasında yaşanan şiddetli seller, heyelanlar ve hortumlar gibi yıkıcı doğa olayları, halkın zaten zayıf olan direncini tamamen kırmıştır. Hayat pahalılığı, kontrolsüz enflasyon ve asgari ücretin yetersizliği gibi ekonomik sorunlar bireyleri borç batağına sürüklerken, yetkililerin bu feryatlara kulak tıkaması yalnızlık duygusunu pekiştirmektedir. Adalet arayışlarının ve yapılan şikâyetlerin karşılıksız kalması, kadın cinayetleri ile güvenlik ihlalleri toplumsal vicdanı derinden yaralamaktadır. Sonuç olarak yoksulluk, bitmek bilmeyen zamlar ve tükenmişlik psikolojisi, halkı çaresizliğin hâkim olduğu karanlık bir çıkmaza hapsetmiştir.

Hani olsun diye gerçekleşsin diye güzel bir şeyler bekler dururuz ya…

Olmadıkça, gerçekleşmedikçe…

Sitemkâr davranırız…

Acıyla kıvranırız…

Umutsuz bir dille anlatmaya çalışırız…

Çıkmazlarda dolaşır durur ayaklarımız.

Çıkış yolu bulamayınca çıkmaz sokakların duvarları üstümüze üstümüze gelir durur.

İklim karışık…

Mevsim karışık…

Kafalar karışık…

Laf karışık…

Hava karışık…

Değişik bir karamsarlık…

Güzlükten sıyrılır güz, kış olur düpedüz…

Derler ki…

Çıkmaz ayın son çarşambasındayız…

Üstelik Ekim’in tam ortasındayız…

***

Ekim’in ortasıydı…

Ortalığı seller götürdü.

Yollar çöktü…

İnsanlar sellerin sebep olduğu çukurlara gömüldü…

Rüzgâr camları çerçeveleri salladı, bazı dükkânların camını kırdı.

Sele kapıldı insanlar…

Hayatını kaybedenler oldu.

Bir tarafta heyelan…

Bir başka tarafta hortum…

Oldu Ekim’in ortası; yel yele, sel sele, toprak kayıyor, ümitlerimizin elimizden kayıp gitmesi gibi.

Neticede…

Bir türlü toparlanamadık.

Kendimize gelemedik.

Şöyle bir doğrultamadık belimizi…

Ayağa kalkamadık, tutmadı kimseler elimizi.

Çakıldık kaldık…

Battık, bataklık misali yerlere; debelendikçe daha çok batarsınız ya hani, öylesi bir hâl…

***

Bir zamanlar, bir el uzanırdı hiç tanımadığınız bilmediğiniz.

“Tut elimi” derdi, “bırakma…”

Çeker çıkarırdı sizi her nerelerde düşmüşseniz.

Şimdi yanınızdan geçip gidiyorlar.

Duymuyorlar.

Hatta görmüyor, görmezden geliyorlar.

Ekim yılın son aylarından biri.

Şu an bambaşka olmalıydı Ekim’in ortası.

Enflasyon düşmelere doyamayınca, fiyatlar sen düştüm demeye devam et, yum gözünü, olmadı başka taraflara dön, biz de ona göre bakalım işimize gücümüze demişler, güncellemelere devam etmişler.

Enflasyon değil amma kendi düştüğümüzü görmemek için diretip duruyoruz.

“Nasıl düşmedin, baksana bir aynadaki hâline” diyen yok.

“Aynalarla da aramız limoni” diyoruz, bize inanan yok.

Her yıl kendine has umutlarla başlar, bu yıl da öyle başlamıştı.

Sonrası tökezledik…

Yapıştık yere…

Kimimiz vurdu dibe…

Kimimiz dibin de dibini görmüş, oralardan doğrulup geri gelememişti.

Orhan Veli misali, bu yıl da hâlimiz cep delik cepken delik.

***

Olmuş Ekim’in ortası.

Ekim’i de gitti say, bitti say…

Üstüne gider mi bilmem, bir bardak demli çay?

Gıda enflasyonu sınır tanımaz bir hâlde…

Cep çaresiz…

Maaş kimsesiz…

Teselli olacaksa şayet, Aralık ayına kalmış bir buçuk ay…

Zamlar olay, edebiyat parçalamak belki de en kolay.

Ekimin ortasında sele kapılmış gibiyiz.

Bazılarımızı da yel katmış önüne…

Kimimiz selde, kimimiz yelde.

Sıfıra sıfır ne var ne kaldı elde?

Ekimin ortasında yapayalnız kalmak böyle bir şey galiba.

Bir tarafta kim kime dumduma bir vaziyet.

Bir tarafta âlemin yerinde olan keyfi…

Bir tarafta sonu olmayan bir ekmek mücadelesi.

Saatlerce çalış, çırpın verilen asgari ücret.

Onu da gününde alamayanların derdini dinleyen yok.

Bu insanlar bu ücretlerle yaşayamazlar…

Ayakta kalamazlar…

Boğazına kadar battıkları borç batağından çıkamaz kurtulamazlar denmiyor.

Görmesi gerekenler nasıl görmez, neden görmez meselesi ise cevapsız…

***

Ortada var olan…

Acil olan…

Olmazsa olmaz olan…

Her ne varsa çözüm bekliyor.

Çözümsüzlük öyle bir yere geldi ki, çıkmaz sokağa döndü.

Kördüğümlere her gün yenileri ekleniyor.

Lafların zevahiri kurtardığı zamanlar bir hayli gerilerde kaldı.

Enflasyonun kafasına düşmeyen kalmadı.

Enflasyon düşmenin ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Ya da bize öyle geliyor.

Yanı başımızda düştüm diye hoplayan zıplayan halay çeken bir enflasyon var.

O düştükçe, sıfır virgülleri görmek üzereyim dedikçe, düşe kalka yürüyenler yapışacak yerlere.

Sonra soracaklar, yeni bir yıl geldi geliyor, 2027 yılından ümitli misiniz?

***

Ekimin ortasını bulduk, şikâyet kapısı denen kapı sağır bir kapı havalarında.

Şikâyet eden de edilen de pek çok…

Lâkin sonuç insanları üzüyor, yaralıyor…

Hüsran yaşamakla yüz yüze bırakıyor…

Neden mi böyle düşünmeye başladı insanlar?

Yaşadıkları can kayıplarından…

Sonunda, “Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime…” gibi bir hâl ve ahval çıkıyor insanların karşısına.

Şikâyetin şikâyet olduğuna utandığı, yerin dibine girdiği günler yaşıyoruz.

Kadınlar, kızlar şikâyet ettikleri tarafından hayattan koparılıyor.

Trafik canavarları, magandalar şikâyetlere aldırmıyorlar. Geriye gözü yaşlı, şikâyet ettikleri kapılara gönül koyan, ah eden, intizar eden insanlar kalıyor.

Şikâyetler öylesine birikti ki, dağ gibi oldu, bardaklar doldu taştı.

Ne yapsın Ekim, ne yapsın Ekim’in ortası?

***

Yoksulluk ve açlık sınırlarına ne aldıran var ne de o rakamları ciddiye alan.

Geriye kalan…

Bir kucak dolusu -ecek ve -acak…

Gör bak daha neler mi olacak?

Olan olmuş zaten…

Basra harap olduktan sonra denir ya hani.

Viran olmuşuz, viraneye dönmüşüz…

Kalpler kırık…

Şirazeden çıkmayan neredeyse hiçbir şey kalmamış gibi…

Yıllar yorgun, aylar yorgun, günler yorgun, ben yorgun noktasına gelmişiz.

Çıkmaz ayın son çarşambasındayız…

Üstelik Ekim’in tam ortasındayız…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!