Erol Sunat’ın kaleme aldığı bu metin, haksızlığa karşı dimdik duran cesur bir kadının toplumsal adalet arayışını ve hayat mücadelesini konu alan etkileyici bir hikâyedir. Kocası tarafından terk edildikten sonra pes etmeyen başkarakter, kararlılığı ve dürüstlüğüyle zamanla şehrin Bedesten Ağası konumuna yükselerek büyük bir saygınlık kazanır. Hikâye boyunca kahramanın ailevi ihanetlerle, zorbalarla ve toplumsal önyargılarla kılıç kuşanarak çarpışması, onun fedakâr bir anne ve otoriter bir lider olarak portresini çizer. Son bölümlerde ise yıllar sonra gelen kardeşlerin buluşmasıyla, geçmişteki kırgınlıkların yerini bir nebze de olsa huzur ve kabullenişe bıraktığı görülür. Nihayetinde anlatı, adaletin sadece mahkemelerde değil, kişinin kendi azmi ve dik duruşuyla inşa edilebileceğini vurgulayan ibretlik bir ders niteliği taşır.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde genç bir kadın kucağında bir erkek çocuğuyla sabah vakti, Bey konağının kapısını çalmış. Hatta tekmelemiş. Kapı açılmamış. Oldukça gür bir sesle “Şehrin Beyi,” demiş, “Bey kapısı gece gündüz ahaliye açık değilse sen kime Beysin, kimin Beyisin? Kocam olacak, kucağımdaki oğlumla kapının önüne koydu beni. Öz anam ‘kocana dön’ dedi. Öz babam ‘bir daha bu kapıya gelme’ dedi. Ağabeyimin karısı ‘huzurumuzu bozmaya mı geldin?’ dedi. Akrabaları daha saymadım. Sen de beni dinlemezsen başka kim dinleyecek? Böyle bir günde elimden tutmazsan benim halim nice olacak? Adalet isterim şehrin Beyi. Ya beni dinlersin ya da bu şehri başına yıkarım.” Kadın feryadıfiganıyla konağın bulunduğu sokağı ayağa kaldırmış. Her defasında “Adaletin yok mu senin?” diyormuş, “Sen bu kadar adaletsiz misin? Yarın seni adaletsiz Bey diye anacağız,” diye bağırıp ağlıyormuş. İnsanlar bağıran, feryat eden kadına acımışlar, evlerine davet etmişler. “Küçük beben var,” demişler. Ancak kadın, “Ben sizin kapınızı çalmadım. Bey kapısı çaldım. Uyan Bey uyan!” diye seslenmiş. “Sağır mısın?” Sokaktaki insanlar da çıkmışlar evlerinden, varmışlar Bey konağının kapısına, onlar da çalmaya başlamışlar. Nihayet konak kapısı açılmış. Beyin adamlarından biri, “Duyduk derdini,” demiş kadına. “Beyimizin bir derdi sen misin?” Kadın, “Şehrin Beyi ahalinin derdiyle dertlenmezse ona Bey demezler. Hem de sen kimsin? Sen git, Bey gelsin,” demiş. Kadın sadece “Ben değil, şehir kapına yığıldı Bey,” diyormuş, “Bu kadar ağır uyku mu olur? Bu şehre uyumaya mı geldin?” Bir saat kadar sonra Bey kapıda görünmüş. Sokağı dolduran ahali, “Bey,” demişler, “hasta isen bilelim. Geçmiş olsun diyelim. Lakin hasta, sayrı değilsen şu kadıncağızla kucağındaki masumu bekletene Bey demezler.” Bey de “Bakalım derdini kadın,” demiş. Kadın, “Kocam,” demiş, “bir başka diyardan bir kadınla eve geldi. Kadını kapının önüne koydum. Adamın da kafasını yardım. Düştü kaldı. Adalet istemek için aldım çocuğumu kapına geldim.” Bey, “Sen ve adalet,” demiş, “sen zaten adaleti kendince tesis etmişsin. Adamın kafasını yarmış, kadını da sokağa atmışsın. İstediğin ne? Adalet istersin istemesine de Beyin adaletinin sana yapacağı bir şey yok. Sen bu şehrin başının belası mısın kadın? Seni dinledim. Ailenden bir Allah’ın kulu seni kabul etmemiş. Sana neden ‘adalet isteyen’ derler onu da anlayabilmiş değilim. Koca bir sokağı ayağa kaldırdın. Ahaliyi ayaklandırdın. Ne yani, kocasının sokağa attığı ilk kadın sen misin? Bey böyle işlere bakmaz.” Kadın, “Bey,” demiş, “hangi işlere bakar? Beni dinleyeceksin, mağduriyetimi önleyeceksin.” Bey, “Çağırın şu kadının kocasını,” demiş. Bir müddet sonra kadının kocası ve yanında getirdiği kadın Bey konağının önüne getirilmişler. Kadın, “İşte bu Beyim,” demiş. “Benim üzerime bu kadını getiren, beni kapının önüne koyan alçak işte bu.” Bey, “Dur be kadın,” demiş, “ağzını bozma.” Kadının kocası, “Beyim,” demiş, *”ben kervancıyım. Hayatım ve rızkım yollarda. Yıllar önce, uzak bir diyarda bu kızı gördüm. Sevdalandım. Defalarca onun diyarına gittim, geldim. Ondan iki de çocuğum oldu. Babam çok sert bir adamdı. Ona anlatamadım. Anamla bana bu kapınıza gelen kızla, beni istemesem de evlendirdiler. Babam bir sene beni kervanlara yaklaştırmadı. ‘Dükkânda dur’ dedi. ‘Karınla iyi geçin’ dedi. Sonra bu adalet isteyenden bir oğlum oldu. Bu arada babam bir kervan baskınında ölünce, kervanın başına tekrar geçtim. Soluğu o diyarda evlendiğim kızın ve çocuklarımın yanında aldım. Ben o diyarın yasalarına göre bu kadınla evliyim. Bir kızım bir de oğlum var. Bu diyarın yasalarına göre de bu kadınla evliyim. Anlattım, anlamadı. İllaki adalet diyor. Anam ve babam benim başımı yaktı Beyim. Yanımda getirdiğim kadını kolundan tuttuğu gibi kapının önüne koymak ona yetmedi. Mahalleyi ayağa kaldırdı. Ona engel olmaya kalkınca da ahalinin gözü önünde başıma vazo benzeri bir şeyle vurdu. Bayılmışım. Sonrası, almış çocuğunu gelmiş senin kapına.” Bey, “Kervancı,” demiş, “insan o diyardaki karısını ve çocuklarını çok önceden alır gelirdi. Kıyamet kopacaksa o zaman kopardı. Ne bu adalet isteyenin başı yanardı ne de kucağındaki bebenin.” Ahaliden yaşlı bir kadın, “Beyim,” demiş, “kervancının babası çok sert bir adamdı. Benim akrabam olurdu; kervancı derdini anlatamazdı, dinlemezdi de. Bir de bu gence meydan dayağı çekerdi. Adalet isteyen zor bir kız, ‘bu şehirde kimselere varmaz’ derlerdi; lakin kervancıyı sevdi. Bir seneyi aşkın bir zamandır ilk defa ortalığı böyle yıkıyor. Herkese yardım eden, kocasının dönüşünü dört gözle bekleyen, onun ardından ağlayan bir kız olmuştu adalet isteyen. Ailesi dahi inanamadı. Bu kızın bu şehirde kavga etmediği, yakasına yapışmadığı nadir insan vardır Beyim. Yağmurdan nem kapan, ‘yan baktın’, ‘bana baktın’, ‘bana dedin’ diye insanların karşısına dikilen, adaletten dem vuran gerçek bir baş belasıydı. Bugün gördük ki eski ayarlarına geri dönmüş.” Adalet isteyenin kocası, “Beyim,” demiş, *”evet, burada mağdur çok. Ben babası ve anası tarafından mağdur edilmiş biriyim. Adalet isteyeni sadece ismen duyardım. Anası, ‘Çok şükür üzerimizden ağır bir yük gitti. Her gün ayrı bir olay, rahata erdim, dinlendim,’ demişti. Bana tek bir acı laf demedi. Evlenmemiz kesinleştikten sonra, o ‘adalet arıyorum’ diye herkese çatan kız gitti; yerine sessiz sakin, ağzından tek bir kötü kelam çıkmayan bir kız geldi. Anam gelinini çok severdi. ‘Bu şehirde evleneceğin tek kız o’ derdi. Ben ne bileyim Beyim. Meğer bana sevdalıymış. ‘Dua etsin ki ona kıyamıyorum, sadece kafasını kırmakla yetindim,’ demiş. Bugüne kadar bana saldırdığını, kötü bir kelam ettiğini hiç duymadım Beyim. Lakin ben de bir gönül taşıyorum. Ben o uzak diyarın kızına sevdalandım. Adalet isteyeni de sevmedim diyemem.” Yabancı diyarın kızı, “Beyim,” demiş, “ben kendi diyarımda bir Bey kızıyım. Bu kervancıya âşık oldum. Bey babamı zor ikna ettim ve kendi diyarımızda evlendik. Kızım beş yaşında, oğlum üç. Kervancının adalet isteyenden bir oğlu var. Kervancı kimin kocası; benim mi, onun mu?” Ahaliden yaşlı bir adam, “Beyim,” demiş, “mesele hem mühim hem karışık. Kervancı, yabancı diyardan olan karısına meyyal. Adalet isteyen haklı olarak yıktı ortalığı, kucağında küçük bir bebe.” Bey, “Bu şehirde,” demiş, “birden fazla evlilik daha görmedim de duymadım da. Civarda yaygın. Belki yabancı diyarda kabul gören bir şeydir. Hükmüm şudur: Kervancı, birinden vazgeçecek, diğerinden ayrılacak.” Adalet isteyen, “Bey hükmü çürük olmaz,” demiş. “Ben çocuğumun babasından vazgeçmem.” Bey, “Dur be kadın,” demiş, “dur artık! Adam seni değil, yabancı diyardaki karısını seçti. Sana ve oğluna bu şehirdeki evini ve dükkânını bıraktı.”

Adalet isteyen, almış çocuğunu, varmış evine, kapanmış. Kervancı, yabancı diyardaki karısını almış, kervanıyla çıkmış gitmiş şehirden. Adalet isteyen bir hafta kadar evinde oyalandıktan sonra almış oğlunu yanına, varmış dükkâna. Dükkâna arada uğrarmış amma, alıcı gözle hiç bakmadığını fark etmiş. Dükkânda çalışanlara, “Bu dükkânda çalışmaya devam etmek istiyorsanız beni dinleyeceksiniz,” demiş. Her gün dükkâna gelmeye başlamış. Kumaşlardan ve baharatlardan küçük yaşlarından beri anlarmış. Kısa zamanda şehrin en fazla uğranan dükkânına sahip olmuş. Adalet isteyenin dükkânı diye anılmaya başlamış. Kocası ve çocuğu için yapmış olduğu mücadeleyi şehir takdir etse de ağabeyinin karısı olan yengesi ve öz anası onun şehir içinde tanınmasından rahatsız olmaya başlamışlar. Anası, “Benim geçimsize, edepsize bir haller oldu,” diye başlamış anlatmaya; adalet isteyenin yengesi de sağa sola saldırmasından dem vurmuş. Adalet isteyen bir susmuş, iki susmuş; anasının camını çerçevesini indirmiş, anasının yakın arkadaşlarını ve akrabadan anasına yardım edenleri sokak ortasında evire çevire dövmüş. Sonra yakalamış Bedesten’de yengesini, ağabeyi elinden zor almış. Ahaliden bazıları hemen koşmuşlar Beye. Bey, “Bırakın,” demiş, “adalet isteyen gerekeni yapıyor. Mümkün olsa şehrin asayişinin başına onu getirirdim. Şehirde olay çıkmazdı,” diye gelenleri geri çevirmiş. Anasının gözü fena korkmuş, yengesi sinmiş. Adalet isteyen varmış Beyin yanına, “Beyim,” demiş, “seninle aramız açık amma üzerime gelinmezse ben kimseye bir şey demem. İnsanın öz anası böyle yapar mı? Yengem olacak kadın da akrabamız üstelik.” Bey, “Seni,” demiş, “bu seferlik görmezden geldim. Haydi var yoluna, bak işine gücüne, oğlunu da ihmal etme.” Adalet isteyen olunur da insanın başından dert, bela eksik olur mu? Bir sabah dükkâna iki zorba girmiş, adalet isteyenin adamlarını yerden yere çarpmış, dükkânını da harabeye çevirmişler. Ardından da aşhaneye varıp oturmuşlar. Biraz sonra aşhaneye elinde bir kılıçla adalet isteyen gelmiş. Adamların oturduğu masayı başlarına geçirmiş, karşı koymaya çalışanın birini öldürmüş, diğerini ise ağır yaralamış. O ağır yaraladığı da ertesi gün ölmüş. Adalet arayan, elinde kılıçla dalmış Bedesten Ağasının yanına, “Bu zorbaları,” demiş, “sen mi saldın üzerime?” Bedesten Ağasının konağını kırmış dökmüş, kim engel olmaya kalksa yıkmış geçmiş. Ahali, “Biz,” demişler, “adalet isteyenin bu kadar iyi kılıç kullandığını bilmiyorduk.” Ardından hışımla Bey konağının kapısına dayanmış. Bey şehirde değilmiş. Adalet isteyen, zorba olarak bilinen kim varsa, yanına ahaliden eli kılıç tutan birkaç kişiyi de almış, hepsini ortadan kaldırmış. “Seni Sultana şikâyet edeceğim,” diyen Bedesten Ağasının boğazını sıkmış. Elinden zor almışlar. Ertesi gün Bey şehrine döndüğünde, Beyin adamları, “Beyim,” demişler, “şehirde ne kadar ayak takımı, zorba varsa adalet isteyen hepsini ortadan kaldırdı. Bedesten Ağasının da boğazını sıktı, elinden zor aldık,” demişler. Beyin geldiğini duyan Bedesten Ağası koşarak gelmiş Beyin yanına, “Beyim,” demiş, “şu adalet isteyenden, adalet bilmezden kurtar bu şehri.” Bey, “Orada dur!” demiş, “Etrafına topladığın çapulcularla beni dahi az tehdit etmedin. Seni gebertse layığını buldu der geçerdim. Ne demek insanların dükkânını basmak? Atın şunu zindana!” demiş. Ardından çağırmış adalet isteyeni. “Bundan böyle Bedesten Ağası sensin,” demiş. Bedesten esnafı, “Beyim,” demişler, “öyle yerinde bir karar verdin ki bu Bedesten’de ondan habersiz kuş uçmaz.” Adalet isteyen, çapulcuları temizlemesine yardımcı olan ahaliden gençleri Bedesten’e muhafız yapmış, sayılarını artırmış. Bedesten’den hem itibarı artmış hem de Bedesten memleket çapında tanınmaya başlamış. Kervanlar adalet isteyen ağayı görmeden, onunla tanışmadan şehri terk etmiyorlarmış.
Aradan yıllar geçmiş. Adalet isteyenin oğlu, Bedesten Muhafızlarının başına geçmiş. Bileği bükülmez, attığı ok hedefinden şaşmaz, mızrağından kimse kurtulmaz, kılıçta kimsenin yenemediği bir yiğitmiş. Anasının sağ koluymuş. Adalet isteyenin oğlu diye anılmış ve öyle tanınmış.
O günlerde uzak bir diyardan bir kervan gelmiş şehre. Bedesten’e inmiş. Kervanı adalet isteyenin oğlu karşılamış. Kervanla gelen güzel bir kız ve yanındaki delikanlı, “Biz,” demişler, “bu şehre kardeşimizi bulmaya geldik. Anasına adalet isteyen derlermiş.” Adalet isteyenin oğlu, “Aradığınız benim,” demiş. “Anam da şehrin Bedesten Ağasıdır.” Hep birlikte Bedesten Ağasının konağına varmışlar. Adalet isteyen, “Oğul,” demiş, “yanındakiler misafirin mi?” Oğul, “Anam,” demiş, “bu kız ablam, yanındaki yiğit de ağabeyim. O bana anlattığın uzak diyardan beni bulmaya, beni görmeye gelmişler. Ben babamı hiç hatırlamam. Lakin ablamı ve ağabeyimi karşımda görünce alıp senin yanına getirdim.” Adalet arayan ne diyeceğini ne yapacağını şaşırmış. “Ananız, babanız sağ mı?” demiş. “Sağ,” demişler. Adalet isteyen, “Oturun oğlumun kardeşleri,” demiş. “Kardeşinizi aramaya gelmenize çok sevindim.” Ardından “Kardeşlerinle ilgilen,” diye atmış kendini dışarı. Gözleri dolmuş. Adalet isteyenin oğlu, “Ablam, ağabeyim,” demiş, “gelin şehrimizi size bir gezdireyim.”
Anlatırlar ki adalet isteyenin kervancı kocasının çocukları, kardeşlerini görmeye devam etmişler. Oğlu da o uzak diyara senede birkaç kez gitmiş, o uzak diyarda babasıyla tanışmış. Kervancı bir daha şehrine geri dönmemiş. Şehrin Beyi seneler sonra adalet isteyenle evlenmek istediyse de adalet isteyen kabul etmemiş. Oğlunu evlendirmiş. Bedesten Ağalığına devam etmiş. Adalet arayan, adalet isteyen ne kadar kadın ve kız varsa adalet isteyeni kendilerine örnek almışlar. Adalet isteyenin ümitsiz aşkı, oğlunun babasız, boynu bükük büyümesi, kervancı kocasının yapmak zorunda kaldığı tercihler yıllarca anlatılmış.
Şehir şehre, adalet isteyen adalet isteyene, kervancı kervancıya, Bey Beye, Bedesten Ağası Bedesten Ağasına, uzak diyar gelini uzak diyar gelinine, adalet isteyenin oğlu adalet isteyenin oğluna, yaşlı kadın yaşlı kadına, yaşlı adam yaşlı adama, kervan kervana, zorba zorbaya, aşhane aşhaneye, han hana, hancı hancıya, ahali ahaliye benzer.
Bir kıssadır anlatılan; “her kıssadan bir hisse alına” denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…
Sürçülisan eylediysek affola…
Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…