Ayakkabı

featured

Bu öykü, Ferit adındaki bir gencin, bilge dedesinin evlilik ve eş seçimi üzerine verdiği metaforik öğütleri keşfetme sürecini ele almaktadır. Dedesi, hayat arkadaşı seçimini doğru ayakkabıyı bulmaya benzeterek, yanlış kararların insanın tüm yaşamını bir kangren gibi karartabileceği konusunda torununu uyarır. Sevgilisinin dedesine yönelik saygısız tutumuyla bu uyarının haklılığını hemen anlayan Ferit, ailevi bir ibret hikayesi üzerinden sadakat ve karakterin önemini kavrar. Hikayede, dış görünüşe veya anlık heveslere aldanmanın getirdiği hüsran dolu sonlar ile aile bağlarının sarsılmaz gücü vurgulanmaktadır. Yazar, bir ayakkabı benzetmesi üzerinden yaşam yolculuğunda doğru adımlar atmanın ve köklere saygı duymanın değerini etkileyici bir dille anlatır.

 

Dedem bazen öyle sözler söylerdi, anlamakta güçlük çekerdik. En yakınları bile “Artık yaşlandı, ne dediğini bilmiyor,” derdi. Oysa seksenlik dedemin beyni tıkır tıkır çalışırdı. “Hayat bisiklet üzerinde pedal çevirmeye benzer, çevirmeyeni düşürür,” derdi. O nedenle boşa geçecek bir saati yoktu. Ya kitap okur ya da belgesellerden görmediği yerler, canlılar hakkında bilgi edinirdi. Bilgi yarışmalarına katılsa epey para alırdı. Fakat koltuğunda sade kahvesini içerken soruların şıkları açıklanmadan cevaplamayı tercih ederdi. Eskilerin deyimiyle ayaklı kütüphane gibiydi. O’na Selma diye bir kız arkadaşım olduğunu, birbirimizi çok sevdiğimizi, ileride evlenmeyi düşündüğümüzü söyledim. Okuma gözlüğünü tepesine koyup bir zaman beni ilk kez görürcesine baştan aşağı süzdükten sonra ağır ağır konuşmaya başladı:

Evlenirken ayakkabını iyi seç.

Yahu ayakkabıyla benim Selma ile evlenmemin ne ilgisi var? Herhalde yaz günü kar çizmesi, kış günü parmak arası terlik giyecek halim yoktu. Neden diye soracakken belgesel kanalından denizlerin diplerinde, ışık girmeyen yerlerde canlıların nasıl yaşadıklarını izlemeye başladı. O anlarda diğer zamanlara inat top atılsa duymazdı. Bütün gün dedemin söylediği ayakkabının başka bir anlamı olup olmadığını çözmeye çalıştım, boş yere. İkindi sonrası Selma ile buluşacağımız kafeye geldim. Selma boynuma sımsıkı sarılıp yanağıma bir öpücük kondururken ilk kez içim ürperdi, nedenini bilmediğim. Ben de ifa edilmesi bir görevmiş gibi sarılıp yanağından öptüm.

— Bu ne şimdi… Gören de zorla öptürdüğümü sanacak.

“Nasıl böyle düşünürsün, ben seni deliler gibi sevmiyor muyum?” derken dedemin söyledikleri adeta beynimde yankılandı:

Ayakkabını iyi seç.

Son söylediğim beynimden taşıp dilime gelince Selma yüzüme şaşkınlıkla bakıp, “Ne saçmalıyorsun Ferit?” dedi. Evet, saçmalıyordum. Ayakkabının burada ne işi vardı, onca söylenecek güzel sözcükler varken? Kekeleyerek sabah dedemin söylediği bu anlamsız sözcüğü söylemeye başladım. Söylediklerim biter bitmez iri mavi gözleri sonuna kadar açıldı, uzun bir “Neee?” çektikten sonra bağırmaya başladı:

— Ne yani, senin moruk beni ayakkabıya mı benzetti şimdi?

Kafedeki herkes bizim masaya doğru şaşkınlıkla bakarken yerimden fırlayıp sandalyemi yana fırlattım.

Kimse benim dedeme moruk diyemez, haddini bil!

Selma beklemediği bu tepkim karşısında özür dilemeye, “Beni yanlış anladın,” demeye başlamıştı ben dışarı çıkarken. Arkamı dönmeden giderken sesleri yavaş yavaş duyulmamaya başladı. Dedeme, benim sırdaşıma, en iyi arkadaşıma hiç kimse böyle terbiyesizlik edemezdi; üç yıllık sevgilim, gelecekteki eşim olsa bile. İlk gördüğüm markete girdim. Bir sigara istedim, markası ne olsun diye sorunca “Fark etmez,” dedim. Aceleyle paketi açıp birini dudaklarım arasına soktum. Ceplerimde olmayan çakmağımı ararken kasadaki genç çakmağını uzatıp yaktı. Derinden bir nefes sonrası öksürük nöbetine tutulurken dışarı kendimi zor attım. Akşama doğru dedemin yanına gittim. Yüzümden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Elindeki kitabı koltuğunun yanına bırakıp konuştu:

— Hoş geldin aslan torun… Bu ne surat, sıcak mı başına vurdu?

Yok be dedem, ayakkabı vurdu…

Dedeme yaşadıklarımı başımı yerden kaldırmadan anlattım.

Ayakkabı alırken çok dikkatli olacaksın. Öyle modeline, markasına bakıp alırsan ya ayağına dar gelir, ayağın kangren olur ya da bol gelir, yürürken çıkıp durur. Bak sana rahmetli abimin ayakkabı hikayesini anlatayım, daha iyi anlarsın. Abim benim aksime çok hareketli, girişken bir çocuktu. Kendine göre bir cazibesi, bir havası vardı. Okulda ve mahallede kızların çoğu onunla tanışmak isterdi. Daldan dala konan kelebek ya da her çiçekten bal almak onu tanımlayan en iyi sözlerdi. Bir gün bu bal toplama sevdası tüm hayatını zehre dönüştürdü. Amcamın “Okuturum,” diye yoksul bir aileden alıp hiç okula göndermediği kızla abim lise ikide evlenmek zorunda kaldı. Bizler çocuğu olmayan amcama iç güveyi girip hayatı kurtulacak derken o nedense okumayı seçti. Mezuniyet sonrası İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümünü kazandı. Babam küçük bir esnaf olarak onu oralarda okutması çok zordu, ama o gündüz çalışıp gece okumayı seçti. Ardından ikinci yılda ben de İstanbul’da üniversite kazandım. Şansım yaver gitmiş olacak ki bir dergide işe başladım. Burslar çıkana kadar yarı aç yarı tok yaşadık resmen. O günlerde bile amcanız zamparalık sevdasından vazgeçmedi. Ben Kızıltoprak’tan Kadıköy-Üsküdar dolmuşuna kadar her gün yürürken o, o ay aldığımız burs parasının çoğunu bir defasında Taksim’de tanıştığı bir dilberi taksiyle eve getirmek için harcamıştı. Evimize gelip giden kızların haddi hesabı yoktu. Aynı kurumda çalışan iki kız bile onun haremine üyeydiler. Ev yaşamı bize fazla gelip yurda taşınınca cebimiz biraz para gördü. Fakat amcanız hız kesmedi. Okul sonrası bir mühendis olarak daha da karizmatik bir zampara olmuştu. Eşi çaresizce olup bitene katlanıyordu. İki çocukları olunca boşanıp baba ocağına dönmesi hepten imkansızdı, çaresiz yıllarca katlandı. Oğlu üçüncü kez evlendi, bir oğlu oldu. Kızı iki evlilik sonrası bir erkekle birlikte yaşamaya başladı, torunu anne olduktan sonra senesi dolmadan boşandı.

Dar ayakkabı dediğin tam bu olmalı. Aile boyu o kangrenli yaşamları olmuş.

— Abim son günlerini benden habersiz bir huzurevinde yaşadı, bir dikili ağacı olmadan. Hastaneye beyin kanaması geçirince huzurevi yetkilileri beni aradı. On gün kadar yarı bilinci kapalı yaşadı. Bazen beni bile tanımıyordu. Cenazesine ailesinden kimseler gelmedi. Ben de olmasaydım belki de kimsesizler mezarlığına gömülecekti.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!