Mehmet Özkendirci

Kıl

featured

Mehmet Özkendirci tarafından kaleme alınan bu metin, kıl kavramını hem fiziksel bir cisim hem de toplumsal bir simge olarak ele alan kişisel ve mizahi bir anlatıdır. Yazar, tüy ve saçın yokluğu ya da varlığının bireyler üzerinde yarattığı psikolojik etkileri anlatırken, toplumun bu durumlara yüklediği cinsiyetçi yaklaşımları ve estetik kaygıları eleştirmektedir. Özellikle Türkiye’nin siyasi tarihinde sakal, bıyık ve favori gibi unsurların nasıl birer ideolojik kimlik göstergesine dönüştüğü, yazarın kendi gençlik anıları üzerinden örneklendirilmektedir. Metin boyunca kişisel imajın dini ve siyasi kutuplaşmalardaki rolü sorgulanarak, dış görünüşün insan ilişkileri üzerindeki belirleyici gücü vurgulanmaktadır. Son bölümlerde ise yazarın kendi tarz arayışı ve yaşlanma süreciyle birlikte kıla bakış açısının nasıl evrildiği samimi bir dille özetlenmektedir. Sonuç olarak eser, sıradan bir biyolojik yapının toplumsal düzlemde nasıl karmaşık bir anlam haritasına dönüştüğünü gözler önüne serer.

 

Kıl ne tuhaf cisim. Varlığı bir dert, yokluğu ayrı bir dert. İnsanlarda cinsiyet ve hangi bölgelerde çıkıp çıkmadığı da sorun. Örneğin ergenlik çağında bir erkekte yüzünde kıl çıkmazsa “köse” denir. Yıllarca sakallı, bıyıklı kişilere özenerek ya da kıskanarak bakar. Tersi durumlarda bir genç kızda bıyık ve sakal çıkması ne travmatik bir durum! Çevremizde kaç genç kız ve kadın yoktur ki ağda zulmüyle ve cımbızla canı yanmasın. Bazı kadınlar tanıdım ki bende ergenlik sonlarına doğru o kadar bıyık yoktu. Kapı komşumuz Dürriye teyzede bir bıyık vardı, burnunun altı da karakalemle çizilmiş gibi duruyordu. Baktıkça gülmemi tutamazdım. Zavallı kocası bıyık bıyığa değmesin diye neler hissediyordu Dürriye teyzemi öperken… Sanırım gözlerini kapıyordu.

Kıl sadece bir cisim değil, aynı zamanda istenmeyen kişi ve durumlar için de söylenir: “Kıl adam” ya da “kıllık etme” gibi. Bize itici gelen kişilere “kıl” denir, onların hareketlerine “kıllık” denir. Oysa kıl olmak kıllığın seçimi değil ki. Bazı kıllar ömür boyu insan bedeninde yer alırken, bazıları tel kadayıf gibi değişim haline gelmeden bile dökülmeye başlar. Zavallı kel milleti bu duruma “Maden olan dağda ot bitmez” dese bile kendilerini inandıramazlar. Bu durum erkek milleti için pek sorun olmazken, kadın milletinde ölümden beter. Allah’tan perukçuluk çağ atladı da milyonlarca kadın ve erkek kellikten kurtuldu. Tabii peruk takmayanlar, kırış kırış suratlarına inat zindan karası boyalarla saçlarını ve bıyıklarını boyarlar; kendilerini otuz kırk yaş gençleştikleri yalanına inanarak… Kadın kısmında zindan karası olmasa bile koyu kestane ve gri tonlar pek yadırganmaz. Fakat esmer, kara kaşlı kara gözlü bir bayanın saçlarını sapsarıya boyaması tam anlamıyla “Şapı kaynatsan olur mu şeker?” örneği.

Allah’tan Türkiye İkinci Yüzyılı geldi de insanlar iki üç santim favori bıraktılar diye “gominist” olmaktan kurtuldular. Meğer ne menem şeymiş bu favori denen kıl! “Bırak gominist ol, kes Müslüman ol.” Meğer gominist olmak için Karl Marx’ın kalın kalın kitaplarında kafa patlatmaya hiç gerek yokmuş! Müslümanlık için de durum pek farklı değilmiş: Kelime-i şehadet getir, favorini kes, Müslümanlığa ilk adımını at. Sonrası gelsin imanın şartları, abdest, namaz… Hele bir de çember sakalın olursa direkt hacılığa, hocalığa terfi edersin. Artık Türkiye İkinci Yüzyılı’nda kadınlar yine saçlarının tek telini göstermeyecek türbanlar, peçeler takıp baştan ayağa kara çarşaf giymeye devam etseler bile erkek milleti bu değişime ayak uydurmakta pek zorlanmadı. Kulaklarına sallamalı ya da sallamasız küpe takmasalar bile tepelerinin üstünde özenle topladıkları topuzuyla, ardında bir tutam at kuyruğuyla ve omuzlarına kadar inen saçlarıyla arz-ı endam eylemeye başladılar.

Ben de lise çağlarında gominist olanlardandım. Hele lise bitip İstanbul’a okumaya gidince çevremdekiler İstanbul’da hepten azılı bir gominist olduğuma inanmaya başladılar. O yaz memlekete dönünce —sonradan oğulları favorili, torunları topuzlu, at kuyruklu nesil olacak— babamın dükkân komşuları, hayvanat bahçesinde şempanze görecek beklentisiyle birer ikişer gelmeye başladılar. Favorilerimin yanında bir de yeni yeni çıkan bıyıklar eklenmişti yüzüme. Allah’tan yeni yeni çıkan bıyıklarım Stalin’in seviyesine ulaşmadığı için ona bir yorum yapamadılar; sadece enseme doğru uzayan, omzuma değmeyecek kadar kısa saçlarım vardı. O bile yeterli malzemeydi: “Erkek adam kadın gibi saç mı bırakırmış!” Erkeklik kıla kaldıysa vay kellerin haline! Ertesi yıl memlekette bir çok arkadaşım sarkık bıyık bırakıp ülkücü olurlarken, ben biraz daha gürleşen kıllarımla Stalin kopyası bir bıyıkla dönmüştüm. Artık sokaklarında beraber çember çevirip top oynadığım arkadaşlarım beni görmezden gelmeye başladılar. Ertesi gün aramızdaki bıyık farkını kapatmak için bıyıklarımı kestim. İçlerinden bir tanesiyle “Hoş geldin, İstanbul nasıl?” diye ayaküstü bir muhabbet yaptık.

Bıyıksız halim beni tarafsız yapacak diye beklerken, “Erkek adam öyle kadın gibi olmaz, bıyık bırakır” diyenlere uyup aşağı sarkmayan kısa ve düz bir bıyık bıraktım, badem bıyık denen cinsinden. Allah’tan yaz tatilim kısa sürdü. Yirmi gün önce bırakmaya başladığım sakalları keserken tekrar Stalin tarzı bıyıklarıma dönüp sabah memleketten ayrıldım. Yıllar sonra memlekete döndüğümde ne bıyığım ne sakalım vardı. Bir öğrencim “Hocam sakal size çok yakışacak” deyince epey tereddüt sonunda bırakmaya karar verdim. “Hep sakal dediğin kıl değil miydi, beğenmezsem keserim” dedim. Sonra bana karikatürü sevdiren Karikatürist Bedri Koroman gibi bir entel sakalı bırakmaya karar verdim. Bir iki gün aynadaki yüzüme pek alışamasam bile sonraki yıllar benim ayrılmaz birer parçam oldular.

 

NOT: Nereden çıktı bu kıl muhabbeti diyenlere, “Ne yani ne olacak bu memleketin hali?” diyenlere yanıt verip başımı belaya mı soksaydım?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!