Erol Sunat’ın bu kaleme aldığı metin, Anadolu coğrafyasına duyulan derin vatan sevgisini ve Türk milletinin bu topraklardaki köklü tarihsel varlığını coşkulu bir dille anlatmaktadır. Yazar, Türkiye’nin sadece bir kara parçası değil, Malazgirt’ten çok öncesine dayanan ve manevi önderlerin dualarıyla yoğrulmuş kutsal bir yurt olduğunu vurgular. Metin boyunca Selçuklu’dan Osmanlı’ya, oradan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan süreçte kazanılan destansı zaferler ve Haçlı zihniyetine karşı verilen amansız mücadeleler hatırlatılır. Kılıçarslan’dan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e kadar pek çok tarihi şahsiyet, milletin dar zamanlarında sergilediği diriliş ruhunun simgeleri olarak öne çıkarılır. Sonuç olarak bu eser, Türkçenin zenginliğiyle harmanlanmış, toprağa aşkla bağlı olanların bu mirası her türlü tehdide karşı canı pahasına koruyacağını ilan eden bir bağlılık beyanıdır.
Biz aşığız Türkiye’ye…
Görür görmez vurulmuşuz derler ya hani…
Ezbere biliriz dört yanını, dört bucağını…
Dağını taşını, bağını, ovasını, yaylasını, geçitlerini, yollarını, yolların virajlarına varıncaya dek…
Denizlerini de biliriz, akarsularını da…
Göllerini de hatta; çaylarına, derelerine varıncaya kadar.
Bir başka güzeldir Türkiyem.
Her bir köşesi bize cennet.
Pırıl pırıl sularda derelerinin taşları görünür.
Yeşil maviye karışır, iklim rüzgârlarla barışır.
Türk milleti bu coğrafyada Malazgirt’ten çok önce de vardı.
Hatta hiç gitmedi ki…
“Bin yıldır buradayız” demek için, iki bin yetmiş bir yılını beklemeye gerek yok.
Bin yıl dolalı çok oldu.
Bin yıl öncesinde adım adım ilerledik bu coğrafyada…
Elimizle koymuş gibi, çok daha önceleri defalarca gelmiş gibi olduğumuz az anlatılmadı…
Bu anlatım ne masaldı…
Ne hikâye… Ne tevatür… Ne de rivayet…
***
Biz çok önceden de buradaydık diyorsak, buradaydık…
Daha önce de geldik diyorsak, kimseye yalan borcumuz yok…
Çünkü biz…
Aşkla geldik…
Sevdayla geldik bu topraklara…
Kanatlandık kuş olduk…
Dolaştık, seyreyledik gökyüzünden…
Sonra konduk Anadolu’nun dalına…
Ne biz o dalı bırakabildik ne o dal bizi…
“Vurulmuşum toprağına taşına” demek böyle bir duygu işte…
Sevmeyi bilmeyen, bilemez bizi…
Bilemez sevgimizi, hasretimizi…
Bilemez sevgiyle bakan gözlerimizi…
Çözemez Türkiye üzerine söylediğimiz sözlerimizi…
Zaten bir coğrafyaya vurulmuşsanız; yazına, sazına, nazına, baharına, kahrına, kışına, ayazına, soğuğuna, tipisine, boranına eyvallah demişsinizdir.
Anadolu coğrafyası sevildiğini bilmezse tutmaz sizi. Yol yakınken, gönderdikleri gibi gönderir.
***
Bu coğrafya kutlu bir coğrafya…
Hoca Ahmet Yesevi’nin duası var bu topraklarda, eli bu toprakların üstünde…
Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus gibi bu coğrafya için atan ve çarpan yüreklerin sözleri, izleri, bize bıraktıkları var.
Yüreğini taşın altına koymuş nice koç yiğit var.
Rahmetli Necmettin Halil Onan, “Bir Yolcu’ya…” adlı şiirinde şöyle diyordu:
“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. / Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın / Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”
Anadolu, bir vatan kalbinin attığı yer.
Vatanın hası, göz bebeğimiz…
Kalpleri vatan diye çarpanların yattığı yer.
Öyle bir diyar ki…
Diyarların en güzeli…
Ecdat yadigarı…
Üzerinde ay yıldızlı bayrağımın dalgalandığı…
Selçuklu’nun, Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne imkân ve zemin hazırladığı…
Sağlam temeller üzerine atılmış öyle heybetli, öyle haşmetli, öyle ihtişamlı bir yapı ki…
Kapısı Malazgirt’le açılmış, tapusu Miryokefalon’la alınmış bir rüya coğrafya…
Biz bu coğrafyada Türkçe konuşuruz.
Dünyanın en zengin dillerinin başında gelen o çok zengin, o meşhur dille.
Çin Denizi’nden Adriyatik kıyılarına kadar Türkçe konuşularak gidilen, gelinen o uçsuz bucaksız coğrafyada…
Türkçenin var olduğu çağlarda; kendini dil zanneden dillerin var olmadığı, adının dahi konmadığı zamanları da gördü bu fani dünya.
***

Adına asırlar önce Türkiye denmiş, Türkeli denmiş, Türkili denmiş.
Tarih bu coğrafyayı Türk milletine tescillemiş.
Kılıçarslanların destan yazdığı Türkiyem…
Ertuğrul’un ocağında uyanan Türkiyem…
Ne Roma durabilmiş karşısında ne Balkanlar ne Papalık…
Dayanmışız Viyana kapılarına…
Malkoçoğlu akıncılarıyla vurmuş geçmiş Avrupa içlerini.
Rahmetli Yahya Kemal:
“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” diye anlatmıştı o korkusuz akıncıların emsalsiz zaferlerini…
Kılıçarslanlar zamanından bu yana, Batı’nın Haçlı seferleri ne bitti ne tükendi…
Geçemedikleri Anadolu’yu, Türk milletinin elinden alamadıkları Anadolu’yu masa başı oyunlarıyla, bulabildikleri her zayıf anda ellerine geçirmeye çalıştılar.
Bin yıldır bu işten ne bıktılar ne usandılar.
***
Kılıçarslanların soluğunu kestiği, Anadolu’yu Haçlı ordularına mezar ettiği o yıllardan sonra, o dönemde Balkanlar’ı hallaç pamuğu gibi atan bir başka Türk hanedanı olan Osmanlı’nın karşısına Haçlı orduları çıkarıldı.
Kosova’da, Niğbolu’da, Varna’da, Mohaç’ta neye uğradıklarını şaşırdılar…
Bu ordular; I. Murat karşısında, Yıldırım Bayezid karşısında, II. Murat karşısında, Fatih Sultan Mehmet karşısında, Sultan Süleyman karşısında dağıldılar, savaş meydanlarından başları eğik ayrıldılar.
Uzun yıllar sonra, Sevr’le geldiler.
Hepsi toplanıp öyle geldiler.
Bu sefer de karşılarında Gazi Mustafa Kemal Paşa vardı.
Türk milleti tarihin her döneminde ne zaman darda kalsa, bağrından bir yiğit çıkarmasını bildi.
Dirilişini, ayağa kalkışını o evladıyla tamamına erdirdi.
O gün bugün yol kesenler, hak iddia edenler, “benimdi, bizimdi” diyenler, istila edenler, işgal edenler, işgalcileri çağırmaktan imtina etmeyenler hep vardı.
Biz Anadolu’yu Türkiye yaptık, yurt dedik, vatan dedik, uğrunda ölümüne savaştık, yaralandık, öldük.
Her defasında yeni bir diriliş destanı yazarak ayağa kalktık.
Anadolu coğrafyasına “bizim” dedik…
Ne hikmettir bilinmez, Türkiye’nin bizim yani Türk milletinin olduğunu anlamakta hâlâ güçlük çekiyorlar.
***
Bir bakmışsınız kırk yiğidiyle Kürşad çıkmış gelmiş; Çin sarayını basmaya, cümle Çin’i tir tir titretmeye…
Bir bakmışsınız yiğitler yiğidi Kül Tigin elinde kılıcıyla çıkmış gelmiş sislerin arasından…
Bir bakmışsınız Haçlı ordularını perişan eden Kılıçarslan çıkmış gelmiş çift başlı kartalıyla…
Bir bakmışsınız Ertuğrul çıkmış gelmiş, taşın altına yüreğini koyan Alpleriyle…
Bir bakmışsınız Fatih Sultan Mehmet gelmiş; Doğu Roma surlarını yıkan toplarıyla, yanında hocası Akşemseddin’le…
Bir bakmışsınız yedi düvele karşı duran Gazi Mustafa Kemal Paşa çıkmış gelmiş süvarileriyle, ay yıldız fedaileriyle…
Ey güzel Türkiyem…!
Sana dokunanın eli yanar.
Yan gözle bakan baktığına bin pişman olur.
İçten pazarlıklı olanın foyası boyası ortaya dökülür.
Bir bakmışsınız neler olur neler…
Hayra atılmayan adım ne aklımızı ne gönlümüzü çeler…