Zelzele Hikayesi, büyük bir doğal afetle sarsılan bir ailenin dağılışını ve yıllar sonra yeniden birleşmesini konu alan etkileyici bir anlatıdır. Babalarının öldüğünü sanarak annelerini ölüme terk eden iki kardeşin sergilediği vefasızlık, hikâyenin merkezindeki ahlaki çatışmayı oluşturur. Ancak yaşanan ikinci bir deprem, çocukların hatalarıyla yüzleşmesine ve sergiledikleri kahramanlıklar sayesinde aile bağlarının yeniden kurulmasına vesile olur. Metin, zorluklar karşısında dayanışmanın, yardımlaşmanın ve pişmanlığın dönüştürücü gücünü vurgulayan bir ibret öyküsü niteliğindedir. Sonuç olarak eser, toplumsal birlikteliğin ve evlatlık görevlerinin önemini hatırlatan derin bir hayat dersi sunar.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde büyük bir deprem yaşanmış. Evler göçmüş, köprüler yıkılmış, şehrin surları neredeyse ayakta kalmamış. Şehrin yarısından fazlası öldü diye anlatılmış, yıllarca gözyaşları ve ağıtlar dinmemiş. Şehirde sözü geçen bir adam zelzelede kaybolmuş. Adama zelzelede kaybolan, karısına ve çocuklarına da zelzelede kaybolanın karısı ve çocukları demişler. Bir sene kadar aramışlar, sonunda enkaz altında kalan insanlardan biri olduğuna hükmedilmiş. Adamla ilgili aramayı sona erdirmişler. Adamın kızı ve oğlu analarını almışlar, Payitahta varmışlar. Oğul o arada evlenmiş. Aynı sokakta birbirine bakan iki ev tutmuşlar. Kız çok hırçınmış, aynı zamanda çok da geçimsiz; “Ana,” demiş, “kaldın benim elime. Ne kadar dayandığın, güvendiğin akraban varsa hepsi öldü. Babam da o enkazın altında. Ağabeyim babamdan kalan ne varsa sattı savdı, akçeleri aramızda pay ettik. Sana ben bakacağım için ağabeyim birkaç kese akçe fazladan verdi. Benden bir şey istersen avucunu yalarsın. Yemek sende, evi toplamak sende, pazara gitmek sende. Bundan böyle bana karışma. Dik konuşma, anam demem koyarım kapının önüne. Ağabeyimin karısı da seni hiç hazzetmemiş. Geline türlü laflar etmişsin, kulplar takmışsın. Ailesi aleyhine olmadık laflar etmişsin.” Kadın, “Utanmaz!” demiş, “Baban sağ olsaydı böyle konuşamazdın. Sesin kısılır kalırdı. Hele o ağabeyin, el pençe divan karşısında durur, otur demeden oturmazdı. Gelinin ailesi depremden kurtulanlardan. Babanı günahı kadar sevmeyen, ticarette rakibi, hatta düşmanıydı. Ağabeyin gitti, bana inat o kızla evlendi. Senin de o kızın emmioğlunda gönlün olduğunu bilirim. Hırsız, düzenbaz, yalancı ve sahtekârın önde gideni. Bu edepsizi bulmak için çok mu aradın?” Kız, “Ana,” demiş, “seni uyardım; yapma dedim, etme dedim, bütün hakkını kullandın. Adı enkaz şehre çıkan şehrimize giden bir kervan var. Bir saate kalkıyor. Yolda haramiler basmazsa şehre varırsın. Orada da açlıktan, susuzluktan, hastalıktan bir şeyler denk gelir nasıl olsa.” Kadın, “Ben,” demiş, “size ne ettim de böyle oldu?” Kız, “Olan oldu ana,” demiş; kadını almış, kervana getirmiş. “Mümkün olursa bir daha hiç görüşmeyelim,” demiş. “Vaziyet senin için öyle gibi. Bu arada haberin olsun, haftaya o istemediğin, beğenmediğin adamla evleniyorum. Duyduğunda kafana takma diye söylerim.” Kervan hareket etmiş. Kervancılardan biri, “Üzülme ana,” demiş. “Çok genç, yarın burnu sürter; sen yine de beddua edenlerden olma. Ben ana bedduası almışlardanım.” Kadın, “Yok,” demiş, “Allah korusun, ben beddua etmem. Benim dağ gibi kocam depremde gitmiş. Sülalemden sağ kalan yok. Hayatta tek iki çocuğum var, tövbe de kervancı.” Kervan; harap olmuş yollardan, hanlardan, şehirlerden geçe geçe yoluna devam ediyormuş. Yıkık bir hanın önünde kervana yüzü sargılarla kaplı bir adam katılmış. Kervan şehre yakın son handa mola vermiş. Yüzü sargılı adam, kadının yanına gelmiş. “Enkazın içinde ne işin var?” demiş. “Şehirde akraban falan var mı?” Kadın, “Kocam,” demiş, “kayboldu. Enkazların altında kaldığına hükmettiler. Evlatlarım kocamın neyi var neyi yok sattılar; beni, yolda ölürse yolda, olmadı şehirde ölsün diye kervanla yolladılar.” Adam, “Korkma,” demiş, “gün doğmadan neler doğar.” Kervan şehre girdiğinde kadın bir de bakmış ki şehrin enkazının yarısı hâlâ sokak aralarında; yüzü sarılı adam, kadını kolundan tutup “Gel benimle,” demiş. “Sana gerçeği anlatmam lazım.” Açmış yüzünü. Kadın düşmüş, bayılmış. Kendine geldiğinde, “Sen,” demiş, “yaşıyorsun!” Adam, “Beni,” demiş, “enkazda yakınlarını arayanlar buldu. Günlerce kendime gelemedim. Akrabalarım olur diye sizleri sordum. Hepinizin sağ olduğunu ve Payitahta gittiğinizi öğrendim. Şehrin bu harabe sokakları birkaç aya kadar temizlenir. Şehirde insanlar da kendine gelir. Oğlumuz, kayınpederi olacak olan o adama malımı mülkümü satmış. Yaşadığımı şahitlerle Sultanımıza ispat ettim. Oğlumuzun sattığı yerleri Sultan bana geri verdi. Satış iptal edildi. Ancak ne onun ne de kayınpederinin haberi yok. Şehrin Beyi depremde ölmüştü. Sultanımız şehri toparlama görevini bana verdi. Sen pratik zekâlı kadınsın. Bey hatunu olarak sıva kollarını; şehrin kadınlarıyla gönül köprüsü kurma görevi senin. Bu arada, Payitahta bir haber uçurdum. Çocuklara bir harami baskınında analarının haramiler tarafından kaçırıldığını ve akıbetinin bilinmediğini yazdım.” Payitahtta anasının ölüm haberini alan kız yalandan bir ağlamış, oğlu üzgün görünmeye çalışmış. Aileyi tanıyanlar, “Yazık oldu,” demişler. “Çok değerli bir babanız ve ahalinin çok sevdiği bir ananız vardı. Şehrin en sevimsiz, en itici, en sevilmeyen ailelerinin çocuklarıyla bile isteye mi evlendiniz?” Kız ve ağabeyi bu sözleri söyleyenlerle yollarını ayırmışlar. Gerçek eninde sonunda ortaya çıkar denmiş. Delikanlının kayınpederi, “Baban,” demiş, “sağ, ölmemiş. Bana sattığın ne varsa hepsini iptal ettirmiş. Nerede olduğunu öğrenemedim. Ancak hissiyatım odur ki, ananız da sağ ve büyük bir ihtimalle babanızın yanında. Bu durumda benim işime yaramazsın. Ne sen ne de gelinimiz dediğimiz kız kardeşin.” Kızını çekmiş, almış yanına. Emmisi olduğu gence de “Bırak o kızı, gel yanıma,” demiş. Her iki kardeş eşlerinden boşanmışlar. Bir anda kendilerini kapının önünde bulmuşlar. Onları tanıyanlardan bazıları, “Ana baba duası almayanların, anasını ölüme terk edenlerin durumu sizin durumunuza benzer,” demişler. Yaşlı bir kadın, “Ananı,” demiş, “ölsün diye o kervana nasıl kattığına şahidim. Siz zaten evlat falan değilsiniz. Bizimle aynı şehirden de değilsiniz bundan sonra,” demişler. Kızı ve ağabeyini tutan da kalmamış, destekleyen de. İki kardeş, “Bari,” demişler, “şehrimize varalım. Belki akrabadan birileri kalmıştır.” Katılmışlar bir kervana, yola revan olmuşlar.

Şehirlerine geldiklerinde kervandan üç beş adım uzaklaştıkları sırada öyle büyük bir zelzele olmuş ki, yer yerinden oynamış. Yolar yarılmış, o yarılan yerler o kadar genişmiş ki, içine düşen iflah olmuyormuş. O yarıklardan biri kervanı neredeyse yutmuş; kız ve ağabeyi, son anda Kervancıbaşını kurtarmışlar. Artçı sarsıntılar o kadar güçlüymüş ki, ayakta kalan ne varsa onlar da yerle yeksan oluyormuş. Şehrin her tarafından “Yardım eden yok mu?” feryatları yükselmeye başlamış. Kız ve ağabeyi var güçleriyle insanları kurtarmaya başlamışlar. Kız, yanında kurtarmaya yardım eden bir kadınla bir çocuğu kurtarmaya çalışırken fena bir sarsıntı daha olmuş; kızın yanındaki kadın açılan bir çukura düşmek üzereyken kız yakalamış kolundan, hem onu çekmiş çıkarmış hem de ağlayan çocuğu. Kurtaranların da kurtarılanların da yüzleri tozdan, topraktan, çamurdan tanınmayacak haldeymiş. Aradan bir hafta daha geçmiş. Ahali, kız ve ağabeyini şehirde kahraman ilan etmiş. Şehrin Beyine varmışlar. “Beyim,” demişler, “zelzelenin yuttuğu kervandan kıl payı kurtuldular; Kervancıbaşını kurtarmakla kalmadılar, kervanla şehre gelen insanların neredeyse her birini o derin yarıkların arasına inip kurtardılar. O cevval kız, zelzelenin ikinci günü senin hatununu da çekti aldı çukurun kıyısından. Şehrimize yardım için gelen bir Bey oğlu, o kadar çok etkilendi ki kızdan, talip olmak istedi. Bilemedik ne cevap verelim. Delikanlı için de Kervancıbaşı kendi kızını vermek ister. Bu gençleri bir çağır Beyim.” Bey, “Çağırın bakalım şu kardeşleri,” demiş. Kızla ağabeyi Beyin huzuruna girdiklerinde, Bey onlara arkası dönük birilerine talimat veriyormuş. Geriye döndüğünde bir de bakmış ki evlatları! Kız bu ani karşılaşmanın şokuyla düşmüş, bayılmış. Ağabeyinin dizlerinin bağı çözülmüş. Az sonra Bey hatunu da gelmiş Beyin yanına. Kız gözlerini açtığında bir de bakmış ki, ölüme gönderdiği anası. Bey hatunu, “Beni,” demiş, “ölüme gönderdin, lakin yine sen ölümden kurtardın. Zelzele çok yıkıcıydı. Ancak ahalinin tesellisi oldunuz; o kadar çok insan kurtardınız ki, bizim evlatlarımız olduğunuzu ispatladınız. Ne benim ne babanızın size en ufak bir kırgınlığı yoktur. Zelzeleyi görüp de kaçamazdınız. Her insan hata yapar. Önemli olan yanlışlardan dönebilmektir.” Bey, ahaliyi şehrin meydanında toplamış. “Ahali,” demiş, “bana getirdiğiniz gençler benim ve hatunumun öz evlatları. Hayatın insanı nelerle sınayacağını, nelerle karşılaştıracağını kim bilebilir? Bizi bir zelzele ayırdı, bir başka zelzele tekrar bir araya getirdi. Şehri ahalimle ve evlatlarımla birlikte ayağa kaldıracağım.” Bu arada, şehirde olan biteni öğrenen eski eşleri koşup gelmişler. Çıkmışlar Beye. Bey herkesi dinlemiş, sonunda çağırmış oğlunu ve kızını. “Gelin bakalım,” demiş. “Eşleriniz sizinle tekrar bir araya getirmek ister.” Beyin kızı, “Ben,” demiş, “bu adam için anamı karşıma aldım, kadını ölüme gönderdim. ‘Sen anana bunu nasıl yaparsın, git ananı geri getir’ demedi.” Oğlu, “Bey babam,” demiş, “senden bize kalan mal ve mülkü, ben kızını çok sevdiğim kızın babasına sattım. Senin sağ olduğun ortaya çıkıp satış geçersiz olunca, karım olacak bu kadın tek bir kelam etmeden baba evine geri döndü ve bir daha da ne aradı ne sordu. ‘Senin yanındayım’ deme nezaketini dahi göstermedi. Kız kardeşim de ben de bu insanlardan boşandık. Böyle bir yanlıştan döndüğüm için Allah’a şükrediyorum,” demiş. Bey kızı ise, “Boşuna gelmişler Bey babam,” demiş, “ben de ağabeyim gibi düşünürüm.” Aradan bir ay kadar geçmiş. Bey kızı, kendine talip olan Bey oğluyla evlenmiş, şehirden ayrılmış. Bey oğlu da Kervancıbaşının kızıyla evlenmiş, geçmiş kervanın başına; karısıyla birlikte o şehir senin bu şehir benim, o diyar senin bu diyar benim diyerek başlamışlar dolaşmaya.
Anlatırlar ki; zelzeleler yüzünden oldukça büyük yara alan şehir, ahalinin gayret ve çabasıyla ayağa kalkmış. Toparlanmış. Şehir; zelzeleler sonrası kenetlenmeyi, yardımlaşmayı, yaralarını sarmayı, düşeni kaldırmayı, yardım isteyenin elinden tutmayı bir daha hiç ama hiç unutmamış. Şehre “enkaz şehir” demişler. Öyle zelzeleler atlattı ki, metanetini kaybetmedi; ayağa kalktı, doğruldu diye anlatılmış. Zelzeleden kurtulan Bey ve hatunu şehirlerine huzur getirmişler. Bir olmanın, birlik olmanın, şehir olarak dayanışmanın en güzel örneklerini ortaya koymuşlar.
Zelzele hikâyesi; zelzelenin kavuşturduğu, ayırdığı hayatlar anlatılıp durulmuş.
Şehir şehre, zelzele zelzeleye, zelzelede kaybolan zelzelede kaybolana, Bey hatunu Bey hatununa, Bey oğlu Bey oğluna, Bey kızı Bey kızına, damat damada, gelin geline, sokak sokağa, meydan meydana, diyar diyara, Kervancıbaşı kervancıbaşına, ahali ahaliye benzer.
Bir kıssadır anlatılan; “her kıssadan bir hisse alına” denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…
Sürçülisan eylediysek affola…
Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…