Roza Kurban
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Rus Zulmüne Başkaldıran Batırşa (Bahadur Şah)-V

Rus Zulmüne Başkaldıran Batırşa (Bahadur Şah)-V

featured

Bu araştırma, 1755 Başkurt İsyanı’nın lideri Batırşa’nın yakalanışını, zorlu nakil sürecini ve hapishanede kaleme aldığı tarihî Arz-Name belgesini konu almaktadır. Batırşa, Çariçe Yelizaveta Petrovna’ya hitaben yazdığı bu otuz üç sayfalık mektupta, Müslüman tebaaya uygulanan dinî baskıları, zorunlu Hristiyanlaştırma politikalarını ve ağır ekonomik yükleri detaylandırmıştır. Eser, sadece halkın maruz kaldığı Rus zulmünü ve yerel yöneticilerin dalkavukluğunu eleştiren bir şikâyetname değil, aynı zamanda 18. yüzyıl Tatar edebî dilinin en kıymetli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Batırşa, mektubunda halkının haklarını savunmak adına çözüm önerileri sunmuş ve toplumsal adaletsizliklerin sona ermesi için çariçeye doğrudan çağrıda bulunmuştur. Bu tarihî belge, mazlum bir milletin sesi olma niteliği taşırken, Batırşa’nın hem siyasi mücadelesini hem de entelektüel derinliğini günümüze taşımaktadır.

 

Batırşa’nın Arz-Namesi

1756 yılının 16 Eylül’ünde yüzbaşı knyaz İvan Bolhovskiy, poruçik (eski Rus ordusunda mülazım rütbesinde subay) Levaşov, 1 erbaş, 1 onbaşı ve 36 dragon eşliğindeki ekip Batırşa’yı Sankt-Petersburg’a doğru götürmek üzere yola koyulmuştur. Orenburg-Samara-Arzamas-Murom-Vladimir-Moskova üzerinden Sankt-Petersburg’a uzanan bu uzun yolculuk güçlü güvenlik önlemleri altında gerçekleşmiştir. Samara’da ekibe 20 dragon ve 6 atlı kazak askeri daha eklenmiştir. Yola çıkmadan önce Batırşa’ya üst baş almışlardır. İsyana katılan 15 kişi de Batırşa ile aynı gün Sankt-Petersburg’a gönderilmiştir. Bazı tarihçiler bu 15 kişiyi Batırşa’nın şakirtleri olarak yazsa da, bazı tarihçiler sadece 8’inin Batırşa’nın şakirdi olduğunu yazmaktadır. Gönderilen isyancılarla ilgili de çeşitli malumatlar mevcuttur ki, bazı kaynaklara göre bu sayı 15’tir, bazı kaynaklara göre önce 15 kişi tutuklanmış, sorgulama sırasında 4’ü hayatını kaybettiği için bu sayı 11’e inmiştir. Batırşa’nın eli, ayakları zincire vurulmuş vaziyette üstü kapalı at arabasında götürülmüş, iki yanında iki tane silahlı ve silahları tetikte olan dragonlar bulunmuştur. 1 Ekim 1756 tarihinde Murom civarında Batırşa 100 kişilik korumayı atlatıp kaçmayı başarmıştır, ancak yine yakalanmıştır. Batırşa kaçışı önceden planlamış olduğundan Çariçe’ye yazdığı ‘Arz-Name’sinde şöyle bahsetmiştir: “Gelirken, beni getiren kişilerin boş bulunduklarını gördüm ve kendi kendime ‘Böyle zorla ve istemeyerek gitmemden, bunların elinden kurtulup kendi rızam ve isteğimle gidip çariçemiz hazretlerine meramlarımızı anlatıp açıklamam daha yeğdir. Önceki niyet ve arzuma uygun olarak özellikle gitmiş olurum’, diye düşündüm. Bunun üzerine, bir tokmak demiri bir de bıçak buldum. On günde ayağımdaki zinciri, iki günde de ellerimdeki zinciri açtım, arabadan atlayıp ormana kaçtım. Bir ok atımı kadar gitmiştim, önüme çok açık bir alan ve de büyük bir nehir çıktı. Düşümde gördüğüm nehrin o nehir olduğunu düşündüm ve ‘Kaçmak mümkün değil’ diyerek kaçmadım. Peşimden gelen kişileri beklemeye koyuldum. Ne kadar düşünüp planladıysam da kendi düşünceme ve planlarıma uygun olarak buraya gelemedim.” (Öztekten 2010: 142–143). Batırşa’nın çariçenin karşısına kendi rızasıyla gitmek istemesi, onun fikirlerinin ve yaptığı işlerinin arkasında olduğunun bir göstergesidir. Batırşa’yı yakalayan askerler tekrar el ve ayaklarına zincir vurmuş, onu öldüresiye dövmüştür. 6 Ekim 1756’da Vladimir şehrine vardıklarında Batırşa bilincini yarım yitirmiş bir durumda ateşler içinde yanmıştır. Moskova’da Gizli Kalem Odası Hapishanesi’ne kapatılan Batırşa’nın hasta olduğundan burada uzun süre kaldığını birçok kaynak desteklemektedir. Hapishanede, Mihail Hruşçev tarafından sorgulanan Batırşa’nın sözlerini Hristiyanlığı kabul eden Tatar mirzası İlyas Muratov çevirmiştir. Batırşa söylediği sözlerini tekrarlamış ve ‘çariçeden başka kimseye bilgi vermeyeceğini’ söylemiş ve açlık grevine başlamıştır. 24 Ekim 1756’da doktor Batırşa’nın durumunun iyi olduğunu, sadece yüzünde şişlik olduğunu belirtmiş ve yola çıkabileceğini söylemiştir.

Batırşa’nın ağzından söz alamayan yetkililer, durumu 28 Ekim 1756 tarihinde çariçeye bildirmek zorunda kalmıştır. Fakat Yelizaveta Petrovna bu isteği reddetmiş, Batırşa’nın anlatmak istediklerini yazılı olarak iletebileceğini söylemiştir. 3 Kasım tarihinde Mihail Hruşçev çariçenin sözlerini Batırşa’ya iletmiştir. Bu teklif karşısında önce tereddüt etse de, Batırşa bölge halkının durumunu, yaşananları yazmadığı halde haberdar olamayacağını düşünerek bildiklerini yazılı olarak çariçeye iletmeyi kabul etmiştir. Batırşa’nın mücadeleci ruhu burada da ön plana çıkmış ve o Moskova zindanında, taş duvarların arkasından çariçeye mektup yazarak baskı ve zulüm gören milletinin sözcüsü olmuştur. Ancak bu yazdıklarının çariçe dışında kimsenin okumayacağına dair söz almıştır. Ve böylece Batırşa’nın o ünlü tarihi bir belge niteliğini taşıyan Arz-Name’si yazılmıştır. Batırşa çariçeye mektubu 4 Kasım’da yazmaya başlamış ve 21 Kasım 1756’da tamamlamıştır. Mektup yazması için Batırşa’ya mürekkep, 7 tane kalem, bir rulo kâğıt ve onun isteği üzerine mektubun karalamasını yazmak için sarı saman kâğıt verilmiştir. Batırşa mektubunu sorulara yanıt şeklinde önce karalamasını yazmış, sonra temize çekmiştir. Temize çekilen her sayfayı çevirmen İlyas Muratov Rusçaya çevirmiştir. İlk günlerde günde bir sayfa karalamayı yarım sayfa temize çeken Batırşa ilerleyen günlerde sayfa sayısını önce 2’ye, sonra 4’e kadar çıkarmıştır. Üzerine aldığı vazifenin kendine büyük bir sorumluluk getirdiğinin farkında olmuştur ki, Batırşa’nın her kelimesini, her cümlesini ve her satırını inceden inceye düşünerek, ölçüp biçerek yazdığı gözlemlenmektedir. Batırşa, bilhassa ilk satırlar ve ilk cümleleri yazarken zorlanmış, bir yazdığını çizip tekrar tekrar kaleme almıştır. Yaklaşık 2 haftada tamamlanan bu mektup 33 sayfadan ve 981 satırdan ibaret olup Arap harfleriyle yazılmıştır (Öztekin 2010: 22). Yalnız burada şu bir gerçeğin altını çizmekte yarar vardır ki, bu mektup Moskova zindanlarında, gözetim altında, esarette yazılmıştır.

“Yönetim altında Rus ülkesi ve başka ülkeler olan aziz ve devletli yüce çariçemiz hazretlerine! İsyan denizinde boğulan bu aciz kulu, Orenburg eyaletinde kendisinden kaynaklanan asilik ve serkeşlik gibi maceraların hangi nedenden ve hangi illetten ortaya çıktığını beyan edip açıklar.” (Öztekten 2010: 105) şeklinde başlayan mektubunda Batırşa önce kendinden bahsetmiş, hangi medreselerde eğitim aldığını, nerelerde imamlık ve müderrislik yaptığını yazmıştır. Batırşa mektubunda bölgede yaşayan Müslümanların vahim durumunu kaleme alırken, bölge halkına hayatı zindan eden yöneticilerin yerlilere uyguladıkları eziyet, zulüm, baskı, vurgun, yağma, talanlarından bahsetmiştir. Halkın dini, milli baskı altında olmanın yanı sıra ekonomik zorluklar yaşadıklarını, Hristiyanlığı kabul etmek istemeyenlere ağır vergiler uygulandığını detaylı bir şekilde anlatmıştır. Yerlilerin bu durumdan hoşnutsuz olduğunu yazan Batırşa, ayaklanmanın en önemli nedeninin milli ve dini baskı olduğunun altını çizmiştir. Batırşa mektubunda olayları en ufak ayrıntılarına kadar kaleme almıştır. Tüm yaşananların canlı tanığı olan Batırşa, mektubu yazarken Rus zulmünü adeta yeniden yaşamıştır… Batırşa’nın çariçeye yazdığı mektuptan bazı parçalara bir göz gezdirelim:

“Müslümanların dinine ve yaşamlarına zararlar vererek onları çaresiz ve güçsüz edecek kadar iğrenç ve kötü işler… O işlerin birisi şu: Çevredeki dindaşlarimizi, yani Kazan, Orenburg ve Tobol eyaletlerindeki Muhammedi müminleri; Rus toplumunun metropolitleri, papazları veya başkaları tehdit ve gözdağları ve de hile ve korkutmalarla, nasıl olabiliyorsa, İslam dininden çıkarıp şiddet ve zorlamayla Rus dinine sokarak, kendilerinin de rızası varmış gibi dilekçeler yazdırıp imzalattılar. Hatta o zavallılar, bu tür zorlamalar yüzünden, hukuki makamlara çıkıp durumlarını arz ederek, yine İslam dinine kalmayı ve de kendilerini mecbur eden o zalimlerin yargılanmalarını istediklerinde, hiçbir sözleri dinlenmedi. Sonsuza kadar mahrum edilip aldatıldılar. İslam dininden o çıkarılanların vergilerini ve diğer hizmetlerini de kalan Müslümanların üstüne yüklediler. O Müslümanları kendi dinlerinde kaldıkları için aşağılayıp, önceki anlaşmalara göre sorumlulukları olmayan yükleri, dinlerinde ve yaşamlarında sıkıntılar ve eksiklikler olmasın için, onların üstlerine yüklediler. Ayrıca çok önceki dönemlerden beri Allah’ın hazinesinden, yani dağlardan ve göllerden alınmakta olan tuzları almayı vatandaşa yasaklayıp, tuzu şehirlerden satın almayı mecbur ettiler. Buna Orenburg eyaletindeki büyük küçük hiçbir Müslüman’ın rızası olmadığı halde; dinlerini din gibi yaşamayan ve halkla dayanışmayan, başına buyruk dört beş dalkavuk bucak yöneticisinin bu yasaklamaları kabul etmesini, bütün eyalet halkının kabulüymüş gibi gösterdiler.” (Öztekten 2010: 106).

“Kimileri, ‘İçmekte olduğumuz tuzlarımız ve avlamakta olduğumuz hayvanlarımız yasaklandı, ah kader. Kâfir Rus, bucağımızdan birçok Müslüman kardeşimizi dinden çıkarıp zorla Hıristiyanlaştırarak harap etti. İdarecilerimiz ve general merhamet etmedi. Bu çariçemizin döneminde, karışıklıklar ve eziyetler çizgiyi çoktan aştı. Nihayet, hiç takatimiz kalmadı. Doğruluğu kabul edilip inanılan hak dinden çıkıp, doğruluğu kabul edilip inanılmayan dine girilmesinden daha kötü bir iş olur mu? Hâlbuki her din ehlinin kendi dini kendisine sevgilidir.’, kimisi ‘Dinden çıkarmak ferman ile yasaklandı, diye duyuluyor.’, ‘Adaletle uygulanmadıkça o yasaklamadan bize ne fayda?’, dedi ve ekledi: ‘Şöyle ki: Bizim Müslümanlarımızdan birkaç kişi, Rusları zorla İslam dinine soksalar ve kiliseleri yıksalar, çariçe o Müslüman kullarının günahını akıl terazisinin bir kefesine, adalet ölçeğini de terazinin ikinci kefesine koyduğunda o Müslümanların günahı adalet ölçeği karşısında nasıl ağır gelip hüküm ve ceza gerektirirse; çariçenin Rus kulları, Müslümanları din için zorlayıp camilerini yıktığında da, yukarıda söylendiği gibi akıl terazisindeki adalet ölçeğiyle ölçülüp, benzer şekilde hükümler ve cezalar gerektirirdi. Çünkü hepimiz, çariçenin kullarıyız ve canı gönülden çariçemizin selametini istiyoruz. Hepimiz çariçemizin devlet ve saltanatının mükemmelliğiyle mutlu olup övünüyoruz. Hepimiz sıkıntı ve kötülük zamanlarında da çariçemize şikayetlenip ona sığınıyoruz. Çariçe kullarına merhamet bakışlarıyla bakmazsa ve zalimlerin cezasını gerektiği gibi vermezse ve de kendisiyle dindaş olmadığı için halkına hakaret bakışıyla bakıp onların din ve dünyalarına zorluklar verirse, anlayışı kıt kimse bile bu işin sonunun ne olacağını anlar.’. Kimisi, ‘Kendi tebaasıyla oynayan, kendi kanatları altındakilere zulmeden yurt, onmaz olur. Halkın diline düşen asılsız değildir. Bu acımasızlığın elbette bir sonu vardır.’, dedi. Kimisi, ‘Zalimlik, idarecilerimizde ve generallerimizdedir. Görüyorsunuz, bu melun ve akılsız general, “çariçeye yaranayım, sevimli görüneyim ve yüksek makam elde edeyim” diye hükmü altındaki vatandaşları karıştırıp türlü hallere sokarak önceki anlaşmalara göre sorumluluklarında olmayan yükleri yüklemeye uğraşmaktadır. Razı olmamalarına rağmen razı olduklarına dair belgeler yazdırıp imzalamaya mecbur etmek gibi türlü hilelerle ibadet ve yaşayışlarına zorluklar vererek, vatandaşlara sıkıntılar vermekte ve onları nefret ettirmektedir. Yani vatandaşları, çariçe hakkında kötü hayallere kapılarak karşı gelip kaçmalarına sebep olmaktadır. Aklını kullanamayan birçok kişi de çariçe hakkında zanna ve şüpheye kapılarak “bütün bu fitne ve cefalar çariçedendir” diye kaçmaya yeltenmektedir. Kimisi, “Çariçeye ‘zalim’ diyebilir. Belki adildir”, ama kendi koynundan çıkamayan, bize kadar ulaşmayan adilliğinden bize ne fayda?’ dedi. Kimisi, ‘Onlar bizim dinimizi aşağılıyorsa, bizi kendi dinlerine geçmeye zorluyorlarsa ve önceki çarlarımızın anlaşmalarındaki hizmetlerimizi değiştirip değiştirip malımızı, mülkümüzü telef ediyorlarsa bizim için niye yalnızca öfke olsun? Biz de onların dinlerini aşağılayıp kendi dinimize çağıralım, mallarını telef edelim. O zaman, haberlerimiz çariçeye ulaşır ve durumumuz her yönden mükemmellik ve adillikle araştırılır.’, dedi. (Öztekten 2010: 109–111).

‘Ben fakir kul, açıkça görüp bildim ki yukarıda söz edilen ve yeni ortaya çıkmış iğrenç ve bozuk işlerden Müslümanlar ezik ve çaresizler. Yine açıkça görüp bildim ki İslam ehilleri bu işlere razı değil ve de o işler razı olunacak gibi değil’ (Öztekten 2010: 113).

Batırşa mektubunda, Yanış gibi bölge yöneticilerinin ikiyüzlülüğünü açıkça dile getirmiş ve şöyle demiştir: “Ben de şöyle söyledim: ‘Eğer çevremizdeki bozkırlı ve ormanlı vatandaşlar, dinimiz uğruna mücadele etmek ve dinimizi horlayan ve bizi zorlayan zalimlerden öcümüzü almak bugün bize farzdır ve gerekir.’, diye mücadeleye başlarlarsa ve yalnızca biz Mişer grupları kalsak yine yerimizi yurdumuzu terk etmekten başka bir çare bulmayız. Ayrıca o çok gruplu Müslümanlara çatışmayla karşılık veremeyiz. Onlarla karşılıklı kan dökmenin helalliğine dair kitaplarımızdan da bir yol ve delil bulamayız.’ dedim. Yanış da ‘Eğer bizim Müslümanlarımız o şekilde din uğruna mücadele edip güçlenirlerse, başka bir yerden de askerler gelmediğinde, bizim ne zorumuz var, o zaman birleşmek daha doğru olur. Biz de birleşir ve kan dökmeyiz. Ancak şu an öyle durumlar olmadığına göre haber vermek gerekir.’ dedi. Bunun üzerine ben de ‘Doğruyu söylemek lazım, sizin bu haliniz hilesi bitmiş, tüyü dökülmüş tilkiye benziyor. Arkasından köpek yetişince, kuyruğunu “Selamet öyle mi olur, yoksa böyle mi olur?” diye kuyruğunu bir sağa bir sola sallar. Yurdun selameti uğruna mücadele edip vatandaşların ihtiyaçlarını ve isteklerini üst yöneticilere ileterek erkek gibi sağlam durmanın gerekli olduğu bir zamanda, kahpe kadınlar gibi çirkin yüzünüzü güzel gösterip idarecilere sevimli gözükmek için dalkavukluklar ederek vatandaşların üzerine sıkıntılar yüklüyorsunuz. Vatandaşları nefret ettirip karıştırıyorsunuz. Neticede iki yüzlülük niyetiyle itibarsızlık ediyorsunuz…’ dedim.” (Öztekten 2010: 123–124).

Batırşa, mektubunun büyük bir kısmını ayaklanmaya hazırlıkla ilgili malumat vermeye ayırmıştır. Müracaat yazması, bu müracaatın şakirtleri tarafından bölgelere dağıtılması, bölge halkı ile görüşmeleri, konuşmaları, Orenburg ve Geyne’ye gitmesi vs. detaylı bir şekilde kaleme alınmıştır. Batırşa tüm yaşanan olayları kronolojik sırayı takip ederek yazmıştır. Zamansız başlayan ayaklanma Batırşa’yı zor durumda bırakmış olup ailesinin ve şakirtlerinin Ruslardan kaçması, kendisinin de bir yıl kadar halk arasında dolaşması, büyük sıkıntılar yaşaması, bu süre içerisinde çelişkili duygular yaşamasının altını çizmiştir. Batırşa mektubunda çaresizliğini şu satırlarla ifade etmiştir: “Bütün bu anılan süre içerisinde düşüncemin kuşunu birçok kez ‘Müslümanlarımızın çaresiz hallerini çariçemiz hazretlerine ulaştırmak ve anlatmak için uğraşsam mı, yoksa bu ülkeyi terk edip gitsem mi?’ diye ümitsizlik ve nefret kırlarında ve de ümit ve iyilik kırlarında uçurup, bu iki kırın yollarını ve duraklarını gözden geçirdim. Ayrıca, çariçeme karşı bu asi ve hain halimle, benim sözlerim ve anlatacaklarım nasıl kabul görür de çariçemizin affına layık olurum diye de düşündüm. Müslümanlarımızın gönüllerinde ebediyen sağalmaz yaralar açan kötü uygulamaların üç tür olduğunu ve bu üç tür uygulama tamamen ve ebediyen dinip bitmedikçe, Müslümanlarımızın yaralarının tamamen ve ebediyen dinip bitmeyeceğini de düşündüm. O kötü uygulamaların birinci türü, istemedikleri ve razı olmadıkları halde İslam dinini bırakıp Rus dinine girmeye ve de isteyip razı olduklarına dair dilekçeler vermeye mecbur edilen Müslümanların, önceden olduğu gibi İslam dininde kalmalarına izin vermemek ve onları mecbur eden zalimler hakkında da gerektiği gibi, yargılamalar ve cezalar uygulamayıp bu işi tamamen bitirmemektir. O kötü uygulamaların ikinci türü; önceki çarlarımızın antlaşma ve şartnamelerinde gerekli sayılmayan sorumlulukları, şimdi Müslümanlarımız üzerine yüklemek ve İslam dininden çıkmaya mecbur edilenlerin sorumluluklarını da din değiştirmeyen Müslümanların üzerine geçirmek gibi, askeri olan Mişerlere yirmi beşer kuruş vergi koymak gibi, vergi ödeyenlerin vergisini arttırmak gibi, askeri olan Müslümanlara askerlik hizmetinden başka iki kişilik iş yaptırmak gibi olaylardır. İki kişilik iş dediğimiz de şudur: Her yıl, yıl içerisinde belirlenen bölgelerde nöbetçilik yapmak üzere askerlerin sefere çıkmaları için resmi emir gelir. O resmi emir uyarınca, asker kişiler sefere çıkıp nöbetçilik görevlerini yerine getirirler. Aynı emre göre bu kişiler, nöbetçilik görevinden başka, yaz mevsimi boyunca ağaç kesmek, odun kırmak, padavra yarmak, ağaçtan ev yapmak ve atlarıyla bu adı geçenleri taşımak, atlarını katarlara dâhil etmek gibi türlü işlere de mecburdurlar. Bu eziyetli işler yüzünden atları ölür ve kendileri sıkıntı ve eziyet çeke çeke dönerler ve ‘Vergi ödeyenlerin her biri tek kişilik saraçlık işi yapıyorlar. Biz ise askerlik hizmetinden başka atlarımızla beraber iki kişi gibi iki saraç kadar iş yapıyoruz’, derler. O üç kötü uygulamanın üçüncü türü; Allahu Teala, tuz hazinelerini hiçbir yasak koymadan ve hiç esirgemeden, kullarına cömertlik ederek dağlarda ve göllerde yaratmıştır. Üçüncü tür, Allah’ın, üstü açık ve serbest bıraktığı bu hazinelerini, onun kullarından esirgeyip yasaklayarak şehirlere kapatmaktır. İşte üç kötü uygulama, yani yeni ortaya çıkan bozuk işler bunlardır. Bunlardan başka, adı geçen ve ortaya yeni çıkmış bu kötülüklerin Müslümanlarımızın üzerine yüklenmesi birkaç yıldır devam ettiği için, o zalim vekillerin, bu uygulamaların Müslümanlarımızın sorumluluğunda olduğunu kendilerine adet ve din edindiklerini ve henüz bu adetlerini terk etmeyip, hâlâ canlı tutmaya çalıştıklarını düşündüm. O halde galip olan zalimlerin bu çabaları varken, bizim uğraşlarımız nasıl devam edip güçlenebilirdi? Anılan bu istikametlerde etraflıca düşündükten sonra, düşüncemin kuşuna ‘Ümitsizlik ve nefret kırlarında dolaşıp bunca yollar ve duraklar gördün. Şimdi de ümit ve iyilik kırlarında dolaş ve neler göreceksin, anlat!’ dedim.” (Öztekten 2010: 135–136).

Batırşa mektubunda 1756 yılının Ağustos ayında yakalanmasını ve Ufa, Orenburg üzerinden Moskova’ya getirilmesi ile bilgi vermiş ve mektubunu şöyle sonlandırmıştır: “Yönetimi altında Rus ülkesi ve başka ülkeler olan çariçemiz yüce imparator hazretlerine! Bu fakir kulun, ölüm korkusu ile merhamet umudu arasına baş eğip gelerek açıklama mektubunda anılan durumları anlatıp açıklamaktaki meramı, ricası ve arzusu şudur: Ülkemizin koruyucusu çariçemiz, bu fakir kulundan merhamet bakışını ve anlattığı sözlerinden de insaf kulağını esirgemeyip, genel olarak İslam dinli kullarına, özel olarak da Orenburg eyaletindeki Müslümanlara merhamet edebilse ve bu merhametini şunlarda gösterebilse: Açıklama mektubunda söz edildiği gibi, çariçemiz hazretlerinin emri ve Müslümanlarımızın rızası ve kabulü olmadan, zalimlerin hile ve zorlamalarıyla Müslümanlarımızın üzerine yüklenen üç uygulamayı durdurup, onların önceki anlaşmalara göre ve eskisi gibi yaşamalarına izin vermekle. Şehirlerimize çok gayretli ve adil idareciler göndermekle. Din ve şeriat işlerimizde hüküm veremeyen cahil müdürleri men ederek, özellikle ahundlarımıza ve ahundlar nazarında hükümleri makbul âlimlerimize görev vermekle. Zalimlerin, tahammül sınırlarını aşan eziyetlerinden güçleri tükendiği için o zalimlerden kurtulmak ve salimen dinlerinde kalmak için çabalayıp birlik oluşturarak hareket etmiş ve bu yüzden de, çariçemiz hazretlerine karşı isyan niyetleri olmadığı halde, asi ya da baş kaldırmış olarak kabul edilen, yani şu Orenburg eyaletindeki asi sayılan kullarına, bilinenlerine, bilinmeyenlerine ve onlarla birlikte hepimize, bu fakir kuluna da af ve mağfiret elini uzatmakla. Bu tür af ve mağfiretlerle, yoğun eziyetler yüzünden ümitleri kesilmiş kulların ümitlerini sağlamca kendine bağlamakla. Bu fakir kulun ‘Müslümanların rızası yok’ dediği sözleri, görünüşte yalan gibi görülebilir; çünkü razı olmayanlar da razı olanlar gibi dilekçeler vermeye mecbur edilmişlerdir. Ancak sözümün doğruluğu şu yolla ortaya çıkıp anlaşılabilir. Çariçemiz hazretleri, gerçek merhamet bakışını yöneltip o kullarına; ‘Razı olmadan ve istemeden İslam dininden çıkmayı, önceki antlaşmalarda bulunmayan sorumlulukları yüklenmeyi ve ilahi hazinelerden alınmakta olan tuzlardan men edilmeyi kabul ettiklerine dair dilekçeler vermeye zorlanan kullar, eskisi gibi yaşamak üzere ve kendi rızalarıyla kabul edenlerse kabul ettikleri gibi yaşamak üzere bağışlandılar.’ diye buyururlarsa ve adil kimseler bu şekilde hilesiz ve gözdağı vermeyerek, gönüllerinden de zerre kadar art niyet olmadan ve de zalimleri araya sokmadan ihlâsla araştırırlarsa, elbette ve elbette işin gerçeği açığa çıkar ve anlaşılır. Bu sayede, kulların da kavga ve nefret ateşleri söner ve onlar çariçemiz hazretlerinin sonsuz adalet and merhametini alkışlayıp överek devletinin devamını ve ülkesinin ayakta kalması için dualar edeceklerdir.” (Öztekten 2010: 143–144). Bu satırlarla tamamlanan mektup, karalamalarla birlikte paketlenmiş, paket Batırşa tarafından mühürlenmiş ve çariçe Yelizaveta Petrovna’ya gönderilmek üzere teslim alınmıştır. Bu mektubun çariçeye ulaşıp ulaşmadığı veya tarafından incelenip incelenmediği bilinmemektedir. Batırşa’nın Arz-name’si günümüze kadar Gizli Kalem Odası arşivinde saklanmıştır. Batırşa çariçeye mektubunu tamamlar tamamlamaz onu Sankt-Petersburg’a gönderme hazırlıklarına başlanmış ve Batırşa 30 Kasım 1756’da Moskova’dan Sankt-Petersburg’a gönderilmiştir.

Batırşa’nın yaklaşık iki haftada yazdığı mektup, tarihte “Arz-Name” adıyla anılmaktadır. Mektup sadece bir tarihi belge olmasının dışında XVIII. yüzyıl ortalarının Tatar edebi dilinin özelliklerini de yansıtmaktadır. Birçok filolog tarafından incelenen bu mektup, araştırmacılar tarafından iyi yorumlar almıştır. Örneğin, filolog ve tarihçi Mesgut Gaynetdinov Batırşa mektubu ile ilgili 1985 yılında yayınlanan “Batırşa’nın Arz-Name’si – XVIII. Yüzyıl Tatar Edebiyatı’nın Bir Anıtıdır” başlıklı makalesinde şunları yazmıştır: “Arz-Name – XVIII. yüzyıl Tatar Edebiyatı’nın en değerli eserlerinden birisidir. XVIII. yüzyıl ortaları karanlığında Batırşa edebiyatımıza gerçekçi siyasi yazı, önemli olaylarla ilgili tarihi-edebi araştırma, siyasi mücadele eserini ortaya koymuştur. Onun bu eseri, Tatarların içtimai fikrini, orta çağdan alıp yeni aydınlık çağına taşımıştır. ‘Arz-Name’ eski tarihimizin yenilenmesinin dönüm noktasının yol ayrımındaki bir semboldür.” (İslayev 2005: 106–107). Değerli hocam filolog Prof. Dr. Fehime Hisamova 1999 yılında yayımlanan “Rusya’nın Doğu Diplomasisi’nde Tatar Dili (XVI. yüzyıl-XIX. yüzyılın Başları)” başlıklı kitabında Batırşa’nın mektubunu dil bakımından incelemiş ve mektubun fonetik, morfolojik ve fonksiyonel üslup yönünü kaleme almıştır. Bu yazıda Arz-Name’nin dili üzerinde durmadığımızdan Hisamova’nın sadece bazı tespitlerine yer vermekle yetineceğim: “Araştırmakta olduğumuz mektubun dili, kuru resmi dilden farklıdır ki, ilk önce edebi esere yakın incelik ve canlılık hissedilmekle birlikte gayet basit ve anlaşılır… Arz-Name’nin esasını o dönemin Tatar milli dili oluşturmaktadır… Arz-Name’nin dilinde genellikle Tatar dili üstünlüktedir, Arap-Fars dilinden alınan kelimeler ise, mektubu yazanın bilgi sahibi ve çok okumuş birisi olduğunun bir göstergesidir.” (Hisamova 1999: 289, 291). Batırşa’nın Çariçe Yelizaveta Petrovna’ya yazdığı mektup birçok araştırmacı tarafından hem tarih hem de dil bakımından incelenmiş, araştırılmıştır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!