Dr. Alper Sezener
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yağmurdaki Gözyaşları

Yağmurdaki Gözyaşları

featured

Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu yazı, Blade Runner filminin ikonik final sahnesi üzerinden hafıza, teknoloji ve anlam kavramlarını derinlemesine sorgular. Yazar, replikant Roy Batty’nin ölüm anındaki trajedisini, günümüzün dijital veri obezitesi ve modern insanın anı biriktirme sancılarıyla ilişkilendirir. Geçmişte unutmanın doğal bir süreç olduğu vurgulanırken, günümüzde her anın kaydedilmesinin aslında hatırlama kapasitemizi zayıflattığı ve yaşanmışlıkların içini boşalttığı savunulur. Kaydedilen devasa veri yığınlarının gerçek bir insani bellek oluşturmadığı, aksine anlamlı hatıraların bu gürültü içinde kaybolduğu ifade edilir. Sonuç olarak kaynak, teknolojinin imkanlarına rağmen insanın en büyük yoksulluğunun hatırlanmaya değer anların azlığı olduğunu etkileyici bir dille özetler.

 

Ridley Scott’ın 1982 tarihli kült başyapıtı Blade Runner’ın finalinde, ömrünün son saniyelerini yaşayan bir replikant durur karşımızda: Roy Batty. Rutger Hauer’in devleştiği bu karakter; mekanik bir robot ya da alelade bir android değildir. O, laboratuvarda doğmuş, insan eliyle yaratılmış olmanın varoluşsal trajedisini etinde ve kemiğinde taşıyan fütüristik bir biyo-enstrümandır. İnsandan daha güçlü, daha hızlı ve dayanıklı; mükemmele yakın bir kopya… Buna rağmen Batty’yi trajik kılan şey bu üstün güçleri değil, insanlığın en kadim yazgısı olan ölüm karşısındaki çaresizliğidir. Sağanak yağmur altında gökyüzüne bakarken, tanıklık ettiği tüm o kozmik görkemin kendisiyle birlikte yok olup gideceğini fısıldar: “Siz insanların inanmayacağı şeyler gördüm. Orion’un omzunda alev almış hücum gemileri… Tannhäuser Kapısı’nın yakınında, karanlıkta parıldayan C-ışınlarını izledim. Tüm o anlar zaman içinde kaybolup gidecek, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölme vakti.”

Filmin yayın tarihinin üstünden onlarca yıl geçti; teknoloji, dünyanın siyasi haritası, iletişim biçimlerimiz kökten değişti. Fakat o, “Tüm o anlar zaman içinde kaybolup gidecek, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi” cümlesi eskimedi. Hatta bugün, söylendiği zamankinden çok daha anlamlı. Çünkü insan denen varlık, tarihte belki de ilk kez, anılarını kaybetmekten değil, onları saklayamamaktan, ayırt edememekten korkuyor.

Bir zamanlar unutmak, hayatın doğal ritmiydi. İnsan hafızası eksiltir, siler, törpülerdi. Çocukluk, birkaç fotoğrafın, birkaç hikâyenin ve nesnenin kuytusunda yaşardı. Bir insan öldüğünde, onunla birlikte binlerce benzersiz görüntü, duygu ve düşünce de toprağa karışırdı. Şimdi durum farklı. Her gün milyonlarca fotoğraf çekiliyor, milyarlarca mesaj yazılıyor. Her düşünce kayda geçiyor, her duygu dijital evrene fırlatılıyor. İnsanlık hafızasını hiç olmadığı kadar büyüttü ama garip bir paradoksla, hafıza genişledikçe hatırlama kapasitesi küçüldü.

Telefonlarımızdaki on binlerce fotoğraftan kaçı zihnimizde gerçekten yaşıyor? Bulut sunucularında depolanan hayatlarımız genişlerken, iç dünyamız neden giderek daralıyor?

Bilgi çağının en büyük trajedisi burada saklı: Tarihte hiç olmadığı kadar çok şey biliyor, fakat yaşadıklarımızın anlamını kavramakta hiç olmadığı kadar zorlanıyoruz. Çünkü bilgi ile hafıza aynı şey değildir. Hafıza, yalnızca ham bir kayıt tutmak değil; seçmek, ayıklamak ve anlamlandırmaktır. Bir kütüphane veri depolar ama hafızaya sadece insan sahiptir. Bugünün asıl meselesi bilgi eksikliği değil, anlam obezitesidir. Her anın “son dakika” hissiyle pazarlandığı, her kullanıcının kendi hayatının yayın ekranına dönüştüğü bu gürültüde, hiçbir şeyin ağırlığı kalmıyor.

Eskiden insanların hayatını aile, inanç, ideoloji ya da meslek gibi birkaç büyük ve köklü hikâye şekillendirirdi. Bugün ise önümüzden milyonlarca küçük hikâyeden oluşan sonsuz bir içerik nehri akıyor. Nehir çağladıkça, ruh kuruyor. Geleceğin tarihçileri çağımızı “veri çağı” değil, “büyük unutma çağı” olarak adlandırabilir. Çünkü hiçbir toplum bu kadar çok kayıt üretip bu kadar az şey hatırlamadı.

Roy Batty’nin sözleri tam da bu yüzden bugün yön değiştiriyor. Artık mesele anların kaybolması değil, kaybolamayacak kadar çoğalması. İnsan zihni bu dijital sonsuzluğu taşımak üzere tasarlanmadı. Bir fotoğrafın kıymeti, binlercesinin olmamasındaydı; bir mektubun ağırlığı, sessizliğin içinden çıkmasındaydı. Bugün gürültü konuşuyor, sessizlik ise savunmada.

Bütün ekranlar açık, bütün hafızalar dolu, bütün arşivler obez. İnsan ise o çıplak soruyla baş başa: “Bu kadar kalabalığın içinde gerçekten neyi yaşadım?” Çağımızın asıl yoksulluğu, hatırlanmaya değer anların azlığıdır. Çünkü günün sonunda geriye veri değil, anlam kalacak; sunucuların sakladığı soğuk kayıtlar değil, bir başkasının zihninde bıraktığımız sıcak iz yaşayacak. Geri kalan her şey, yağmurdaki gözyaşları kadar kalıcı…

Bu yazının ilham kaynağı olan o sahneyi henüz izlemediyseniz ya da izlediğiniz halde hatıranızdan silindiyse Blade Runner’ın finaline mutlaka göz atın. Zaman, hafıza ve insan olmak üzerine sinema tarihinde söylenmiş en unutulmaz birkaç dakikaya tanıklık edeceksiniz.

İyi Pazarlar…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!