Sunulan metin, on sekizinci yüzyılda Avrasya’nın stratejik bir noktası olan İdil-Ural bölgesinin tarihsel ve toplumsal koşullarını ele almaktadır. Kaynak, bu zaman diliminde bölgede meydana gelen siyasal değişimleri ve genel durumun ana hatlarını inceleyen bir çalışmadan alıntılanmıştır. Dönemin sosyo-politik yapısına odaklanan eser, coğrafyanın o yıllardaki stratejik öneminikavramaya yönelik veriler sunmaktadır. Tarihsel bir perspektif sunan bu bölümler, bölgedeki yönetimsel süreçlerin ve toplumsal dinamiklerin gelişimini özetlemektedir. Toplamda bu içerik, geçmişin kritik bir dönemindeki bölgesel manzarayı anlamlandırmak isteyen araştırmacılar için bir rehber niteliği taşır.
XVIII. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesi’ndeki Durum
1552 yılında Kazan Hanlığı’nın işgali ile başlayan Rus esareti, bölgede yaşayan Türkler için bir var olma savaşımınadönüşmüştür. Zorla Hristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırarak İdil-Ural bölgesi Türklerini tarih sayfasından silmek isteyen Ruslar, bölgeye bir ellerinde haç, diğer ellerinde kılıçla gelmişlerdir. Akılalmaz vergiler ödemek zorunda kalan Türkler, tam anlamıyla Rusların kölesi hâline getirilmiştir. Bir zamanlar tarih sayfalarına adlarını altın harflerle yazdıran Türkler, artık yoksul esirlerdir. Ruslarla Türkler arasındaki yüzyıllardır süren ve bugün de devam eden mücadele; Ruslar için toprak elde etme, zenginlik ve mal mülk toplama; Türkler içinse bağımsızlık mücadelesidir. Tatarlar başta olmak üzere bölgedeki Türklere uygulanan zulmün haddi hesabı yoktur. Ömür boyu askerlik, en zor ve kirli işlerde çalışma gibi yollarla Tatarları yok etmekle birlikte; geride kalanları zorla Hristiyanlaştırarak Ruslaştırmak için her gün yeni bir kanun çıkarmışlardır. O dönemde Rusya üç kişi tarafından idare edilmiştir: Çar, papaz ve generaller. Çar emirler çıkarmış; papaz ve generaller onun emirlerini yürürlüğe koymuştur. Ruslar, Hristiyan dinini yaymak için “kamçı veya havuç” yöntemini kullanmıştır. Bazı Türkleri “satın alma” yani “havuç”, bazılarını ise korkutarak “kamçı” yardımıyla yola getirmişlerdir. Zorla Hristiyanlaştırma bilhassa XVIII. yüzyılda artmıştır. Petro’nun (Moskova 1672 – Petersburg 1725) ölümünden sonra Rusya tahtına oturtulan Anna İvanovna (1693–1740), Müslüman-Türkleri yok etmek için bir program hazırlamıştır. V. İvan’ın kızı ve Büyük Petro’nun yeğeni olan Anna İvanovna’nın 1730-1740’lı yıllarda Rusya’yı idare ettiği dönem, Kazan Tatarları için en zor ve en sancılı dönemlerden birisidir. Eğlenceye düşkünlüğü ile ünlü olan Çariçe Anna İvanovna, aynı zamanda zalim ve kincidir; öyle ki bölgedeki Türklere karşı bir soykırım siyaseti uygulamış, yüzlerce köy ateşe verilmiş, insanlar diri diri yakılmış, Hristiyanlığı kabul etmek istemeyenler en ağır şekilde cezalandırılmıştır. Çariçe 16 Şubat 1736 tarihinde yeni bir karar çıkarmış; bu karara göre İdil-Ural bölgesindeki Türklerin köyleri ellerinden alınacak ve buralara Rus çiftçileri yerleştirilecek, köy sakinleri acımasız bir şekilde öldürülecek, evleri barkları dağıtılacak, hayatta kalanlar Rus askerlerine esir olarak verilecek veya ömür boyu sürgüne gönderilecektir. Bu kararı yerine getirmek için Kirillov, Rumyantsev ve Tatişçev başkanlığındaki 22 bin Rus askeri İdil-Ural bölgesine gönderilmiştir. Bölgedeki Türkler kılıçtan geçirilmiş ve bir daha isyan edemeyecek duruma getirilmiştir. Çariçe tarafından gönderilen askerlerin yaptığı “marifetler” şunlardır: 1736–1737 yılları arasında İdil-Ural’da 696 Tatar köyü yakılmış, 17 binden fazla Tatar öldürülmüş, 4 bin Tatar ömürlük sürgüne gönderilmiş, 10 bin Tatar kadını ve çocuğu Ruslara esir olarak verilmiştir… Sağ kalan Tatarların 17 bin civarındaki büyük ve küçükbaş hayvanına el konulmuş, kendileri 9.194 Ruble para cezasına çarptırılmıştır. Bu rakamlardan görüldüğü üzere Tatarlar maddi ve manevi bakımdan etkisiz hâle getirilmiş, bu olaydan sonra bellerini doğrultmaları hiç de kolay olmamıştır. O yıllarda yüzlerce Tatar köyü yakılmak suretiyle yok edilmiş, Ruslara itaat etmeyen binlerce Tatar en ağır şekilde cezalandırılmış, çeşitli işkencelere maruz kalmış, kadın ve çocuklar esir olarak verilmiştir. Anna İvanovna, İdil-Ural bölgesindeki Türklere kıyan askerlerini bolca ödüllendirmiştir. Bölge tam anlamıyla kan gölüne dönmüştür… Zorla Hristiyanlaştırma yolunda adım adım ilerleyen Ruslar, misyonerler yetiştirmek için okullar açmıştır. Ayrıca Hristiyanlığı kabul eden Müslümanlar, çariçenin çıkardığı karar gereği vergiden muaf tutulmuş; onların vergilerini ise Hristiyanlığı kabul etmek istemeyen Müslümanlar ödemiştir. 17 Ekim 1740 tarihinde Çariçe Anna İvanovna’nın ani vefatından sonra Rusya tahtına Büyük Petro’nun kızı Yelizaveta Petrovna (1709–1762) çıkmıştır. Anna İvanovna tüm Rusya’yı Hristiyanlaştırma hayaliyle yanıp tutuşsa da bu emelini gerçekleştirememiştir. Onun gerçekleştiremediklerini hayata geçirme görevi Yelizaveta Petrovna’ya kalmıştır. Yelizaveta Petrovna’nın ilk işi, idaresi altındaki Rus olmayanları Hristiyanlaştırmak olmuştur. Çariçe olduktan sonra 6 Nisan 1742’de çıkardığı ilk karar; askerlik yapmakta olanların hepsinin Hristiyanlaştırılması ve 10–12 yaşında askere alınan Türk çocuklarının ömür boyu askerlik yapmasıdır. Müslümanları yok etme yolundaki çariçenin ikinci adımı ise 19 Kasım 1742 tarihli kararı ile tüm camilerin yıkılması ve yenilerinin yapılmasının yasaklanması yönünde olmuştur. Bu karar gereği; Kazan vilayetindeki 536 camiden 418’i yıkılmış, Sibirya’daki 133 camiden 98’i yakılmış, Astrahan’daki 40 camiden 25’i yıkılmıştır. Sadece Kazan ve Orenburg vilayetinde 270 bin Türk zorla Hristiyanlaştırılmıştır. Çariçe Yelizaveta Petrovna, Müslümanları köşeye sıkıştırmak için üst üste kanunlar çıkarmıştır. Örneğin, 28 Eylül 1743 tarihli karara göre; Hristiyanlığı kabul eden Müslümanların vergileri, Hristiyan dinini kabul etmeyenlerin üzerine yüklenmiş; ayrıca Hristiyanlığı kabul edenler ağır işlerden muaf edilmiş, doğal olarak bu işler de dinini değiştirmek istemeyenlerin sırtına atılmıştır. 22 Haziran 1744 tarihli karar ise Müslümanların cami yapmasını yasaklamakla birlikte; yerleşim bölgesinde bir tek Hristiyanlığı kabul eden Müslüman olsa dahi camiler yasaklanmış, mevcut olanlar da yıkılmıştır. Bunun dışında Hristiyanlığı kabul etmek istemeyenler bulundukları yerden göç etmek zorunda kalmıştır. Köylerini terk etmek istemeyenler asker zoruyla köyden uzaklaştırılmış; bu da yetmezmiş gibi geri dönerlerse açlıktan ölsünler diye hem köy hem de civardaki ekin tarlaları yakılmıştır. Bu karar gereği binlerce Müslüman-Türk, ailece ormanlara sığınmıştır. Çariçe Yelizaveta Petrovna, zorla Hristiyanlaştırmayı kaldırmış gibi görünmek ve halkın gözünü boyamak için aldatıcı kararlar çıkarmıştır. Bunlardan birisi de Hristiyanlığı kabul etmek istemeyenlerin idam cezasının kaldırılması; ancak onun yerine bu kişilerin dil ve burunlarının kesilmesinin emredilmesidir. Tarihçilerin aktardığına göre, Yelizaveta Petrovna’nın idare ettiği 20 yıllık süre içerisinde Rusya nüfusunun yarısı “dilsiz” kalmıştır. Çariçenin Hristiyanlığı seçme ile ilgili emri Tatarca’ya çevrilmiş ve halka okunmuştur. Hristiyanlığa geçen Müslümanlara büyük kolaylıklar vadeden bu emirde şu satırlar bulunmaktadır: “Hristiyanlığı seçenler tüm haklara sahip olacak, fakat onlar vaftiz olurken Kur’an ve Muhammed’den vazgeçmek zorundadırlar! Sözlü ve yazılı olarak Kur’an’ı ‘pis bir kitap’, Muhammed’i ‘yalancı bir peygamber’ diye reddetmek zorundadır! Ey Tatarlar! Siz ancak Hristiyan dinini kabul ettiğinizde mutlu olacaksınız; sizin için kurtuluş yolu, hayatta kalmanın yegâne yolu vaftiz olup Hristiyan olmaktadır!”
1552 yılındaki Kazan Hanlığı’nın işgalinden sonra; 1555 yılında Ural bölgesinin, 1556 yılında aşağı İdil Nehri’ndeki Astrahan’ın Ruslar tarafından ele geçirilmesi Türkistan’ı parçalamış ve zayıflatmıştır. Rusya toprağı Korkunç İvan devrinden (1584), II. Yekaterina devrine (1775) değin 200 yıl içinde 5 misli büyümüştür (Kurban, 1998: 95). Zorla Hristiyanlaştırma yolunda sınır tanımayan Ruslar, İdil-Ural bölgesinde olası ayaklanmalara karşı tedbir almak amacıyla kaleler inşa etmişlerdir. Buna örnek olarak; Ural Dağları’nın güneyinde Or Nehri boyundaki Orsk Kalesi (1740) ve Ural Nehri’nin Sakmar Nehri ile birleştiği yerde 1735 yılında inşa edilen Orenburg Kalesi, Yelşan Kalesi (1736), Bozaulık Kalesi (1736), Totsk Kalesi (1736), Çernoreçenskoye Kalesi (1736) gösterilebilir. Yapılan kalelere bakıldığında Ural bölgesi Ruslar tarafından abluka altına alınmıştır (Abzalova-Selmanova, 2012: 137). 1742–1757 yıllarında Orenburg vilayetinde 70’ten fazla askeri üs yapılmış ve bölgede 25–50 bin civarında silahlı asker görev yapmıştır; ayaklanmalar sırasında bu sayı 100 bini bulmuştur. Bir taraftan topraklarını genişleten Ruslar, diğer taraftan bölgenin doğal zenginliklerini yağmalamıştır. Daha önce bölgede hiç fabrika olmamasına karşın; bölgeye yerleşen Ruslar petrol, kükürt, tuz, değerli taş, mermer vb. üretimi amacıyla fabrikalar kurmuştur. Bölgede fabrika kurmanın amacının yalnız doğal zenginlikleri yağmalamak olmadığını Z. V. Togan şöyle ifade etmiştir: “Kirilov’un raporunda bahsolunan Başkurtları yatıştırmak için bu memleketin her yerinde kale ve istihkâmlar kurmak ve burada alaylar yerleştirmek lazımdır düşüncesi de gerçekleştirildi; böylece… birçok bakır ve demir fabrikası kurulmuş ve bunlara Başkurtlar değil, binlerce Rus köylü ve amelesi getirilip yerleştirilmiştir. Bütün bu fabrikalar Başkurtların muhtariyetini sona erdirmek yolundaki en cezri (köklü) tedbirlerdi.” (Togan 2003: 87–88). 1744 yılında Ural bölgesi Kazan vilayetinden ayrılmış ve Orenburg vilayeti kurulmuş, bölge valisi olarak İvan Nepluyev (1693–1773) tayin edilmiştir. Ural bölgesindeki bu fabrikalar, İvan Neplyuyev’in eseridir. Konuyla ilgili XIX. yüzyıl Rus tarihçisi V. N. Vitevskiy şöyle demiştir: “Orenburg vilayetinde Neplyuyev’a kadar hiçbir fabrika olmamıştır; onun döneminde 28 fabrika kurulmuş, 3 fabrikanın yapılması planlanmıştır.” XVIII. yüzyıl ortalarında Ural bölgesinde 50 civarında büyük-küçük fabrika kurulmuş, doğal zenginlikler talan edilmiştir. Yerli bölge halkının payına düşen ise sadece yoksulluk ve yüksek vergiler olmuştur. Bugüne kadar doğal zenginliklerden yararlanan halk, artık tuzu bile satın almak zorunda kalmıştır. Bölgedeki Türkler ya Hristiyanlığı kabul ederek köylerinde kalmış ya da sürülmüş; onların yerine Rus çiftçiler getirilmiş ve böylece yerliler kendi evinde yabancı hâline gelmiştir. İdil-Ural bölgesi Türklerinin durumu gün geçtikçe daha da ağırlaşmış, bölge halkı yoksulluğun sınırına gelmiştir. Ruslar ise bunun aksine Türklerin fakirleşmesi pahasına günbegün daha da zenginleşmiştir. Fabrika ve kalelerin kuruluşu sırasında da Hristiyanlığı kabul etmeyen Türkler en ağır işlerde gözetim altında çalıştırılmış, itiraz edenler ise cezalandırılmıştır. Bölgedeki Türkler, tüm zorlukların dışında millet olarak ayakta kalmak için Rusların zorla Hristiyanlaştırmasına karşı da büyük direniş göstermişlerdir. Çeşitli yollarla Hristiyanlaştırmanın istatistik bilgilerini tarihçi F. İslayev şöyle vermiştir: “Rus olmayan milletleri Hristiyanlaştırmak için kullanılan yöntemler sonucu İdil-Ural bölgesinde 1741–1755 yılları arasında 335.789 kişi Hristiyanlığı kabul etmiştir. Tatarlar 1747 yılına kadar İslam dinine sadık kalmıştır. O yıllarda Tatarlar arasında da Hristiyanlığı kabul edenlerin sayısı artmaya başlamıştır. 1749 yılında 2.041 Tatar vaftiz olmuştur. 1748–1755 yılları arasında 9.648 kişi Hristiyanlığa geçmiştir.”
Hristiyanlığı kabul edenlerin etnik sayısı şöyledir: Çuvaşlar: 178.130, Mariler: 58.729, Mordvalar: 40.668, Votyaklar: 36.505, Tatarlar: 10.732 kişi. Hristiyanlığa geçen Tatarların büyük çoğunluğu Kazan, Zöye ve Sember bölgesindendir (İslayev, 2005: 48).
Zorla Hristiyanlaştırma, gerçek manasında bir Haçlı Seferi’ne dönüşmüş; ellerinde haçlı papazlar atlı ve silahlı jandarma eşliğinde köylere baskın yapmış, tüm köyü meydana toplamıştır. Bu vahşetten kaçıp kurtulmak için mahzenlere saklananlar da bulundukları yerden zorla çıkarılmıştır. Karşı gelenler ise halkın gözünün önünde —diğerlerine ibret olsun diye— diri diri yakılmıştır. Tüyler ürpertici bu manzarayı büyüklerinden dinleyen ve uzun yıllar arşivlerde çalışan Tefkil Vafin’den dinleyelim: Vafin, XIX. yüzyıl ortalarında Zöye bölgesinde yaşanan olayları şöyle kaleme almıştır; tüm köy sakinleri asker zoruyla nehir boyuna götürülmüş, papazlar önce nehri kutsamış, sonra askerler köylülerin suya girmesini sağlamıştır. Vaftiz olmak istemeyenler suda boğulma girişiminde bulunsalar da amaçlarına ulaşamamışlardır; askerler onları sudan çekip almıştır. Halk şaşkın, yaşlılar ölüme hazırlanırcasına tekbir getirmiş, çocuklar hıçkıra hıçkıra ağlamış, kadınlar korkudan sessiz, erkekler çaresizdir… Papazlar kilise şarkıları eşliğinde, kalabalığın üzerine su serperek Tatarları vaftiz etmeye başlamıştır. Nehir kıyısına ikonalar konmuştur… Ve sudan çıkan Tatarları… haç beklemiştir… “İnsanları sürükleyerek teker teker sudan çıkarmışlar. Erkeklerin başlarındaki tübeteylerini (Tübetey – Tatarların giydiği geleneksel başlık) çıkartıp atarak, kadınları ağlatarak, çoluk çocuğun bağırmasına aldırmadan vaftiz etmişler. Boyunlarına kalaydan yapılmış haç takmışlar. Haçın ipleri liften yapılmıştır; onun çabucak çözülmemesi için ıslatarak bağlamışlar. Büyükannemin söylediklerinden: ‘Annem, o haçı zorla boyuna takmaktansa bıçaklasalar daha iyi olurdu diyordu.’ Vaftiz merasimi birkaç saat sürmüş.” (Vafin, 2011: 84). Bu merasimden sonra herkes istese de istemese de Hristiyan sayılmıştır. Papazlar bununla da yetinmeyip tüm evleri su serperek kutsamışlar, köylüler her daim göz hapsinde tutulmuştur. İbadet artık kilisede yapılmalı, çocukların adını papaz koymalı, evlenme töreni kilisede gerçekleşmeli, ölenler Hristiyan mezarlığına defnedilmeli vb. kurallara itaat etmeyenler en ağır şekilde cezalandırılmıştır. Müslüman köyleri cehenneme dönmüş, insanlar cehennem hayatı yaşamıştır. Fakat İdil-Ural bölgesi Türkleri, Rusların bu zulmü karşısında sessiz kalmamış, millet olarak ayakta kalmak için büyük savaşım vermiştir. Kazan Hanlığı işgalinden sonra bölgede birçok isyan patlak vermiştir.