Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bayram Gönüllerin Bayramlaşmasıdır

Bayram Gönüllerin Bayramlaşmasıdır

featured

Erol Sunat’ın bu yazısı, ekonomik sıkıntılar ve sosyal yabancılaşma gölgesinde geçen bayramların burukluğunu ele almaktadır. Yazar, artan hayat pahalılığı nedeniyle kurban kesemeyen ve memleketine gidemeyen insanların yaşadığı maddi imkansızlıklara dikkat çekmektedir. Ancak asıl vurgu, toplumun manevi değerlerden uzaklaşarak hoşgörü ve sevgi yerine öfke ve kibri benimsemiş olması üzerinedir. Bayramın özünde gönül almak ve barışmak olduğunu hatırlatan metin, okuyucuyu dargınlıkları bir kenara bırakmaya davet etmektedir. Kaybolan eski bayram geleneklerine duyulan özlem ile modern hayatın getirdiği yalnızlık hissi çarpıcı bir dille harmanlanmaktadır. Nihayetinde yazar, bu kutsal günlerin toplumsal birleşme ve ruhsal bir arınma için kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu savunmaktadır.

 

Kurban kesememişseniz, memlekete gidememişseniz, yine gurbet elde kalmışsanız; “gelemiyoruz” deyip karaları bağlayıp için için ağlayanlardan olmuşsanız elbet kolay değil bayramda mahzun olmak.

Maaşların yol parasına yetmediği, bir kurban etmediği zamanlar yaşıyoruz.

Bu konularda birçok insan çok şeyler yazdı.

Âcizane bir dörtlük de benden olsun:

“Maaş yetmez beş bilete / Gidemedik memlekete / Yine kurban kesemedik / Çoluk çocuk hasret ete”

Mesele sadece memlekete gidememek, kurban kesememek olsa; “Hadi şimdi gidemedik, yaza gideriz; seneye kendimizi biraz daha toparlar, kurban da keseriz inşallah” diyebilirsiniz.

Onca bayram geçse de çok şeyler söylense de nice sözler versek de sevgisiz, saygısız davranışlar, huylar, âdetler ve yaşama biçimleri edindik. Bayramların dahi kendine getiremediği insanlar olup çıktık.

Birbirimizi sevmeyi unuttuk, hoşgörüyü fırlatıp bir kenara attık. Kaşlarimizi çattık, yüzümüzü astık.

Yay misali gerildik… Çiğ laflar ettik… Kem sözlere sığındık…

Defalarca kalp kırdık… Gönül almasını unuttuk.

Ne akıllandık ne uslandık… İkaz edenlerin, “yapma etme” diyenlerin üzerine yürüdük…

Dinmez öfkelere… Dizginlenemez hırslara… Gözü dönmüş egolara her defasında yenildik…

Hatalarımızı, yanlışlarımızı bir türlü kabullenemedik…

Bayram gibi yüce ve ulvi günlerin kıymetini bilememek gibi yanlışlardan kendimizi kurtaramadık…

Hayat dedik, fani dünya dedik, iş dedik, güç dedik, geçim dedik; her şey üst üste geldi. Altından kalkamadık. Bir de baktık ki ömür geçmiş. Çay demini, yaş demini, laf demini almış…

Hayat gailesi, insanın çoluğu çocuğu, ailesi derken bunaldıkça bunaldık…

Öyle bir yere geldik dayandık ki tıkandık…

Kimi yerde takıldık…

Yere düştük, kapaklandık, çakıldık…

Garip bir çıkmazın ortasında çaresiz, kimsesiz ve yapayalnız kalakaldık…

Gurur ve kibir denen saçmalamalar bizi nereye alıp götürdüyse oralara gittik…

Öyle bir savrulduk ki…

Kaybolduk…

Kaybolduğumuzu kabul etmez bir hâlde hâlâ ayak diremenin derdindeyiz…

“Nereye kadar?” diye soranlara, “gittiği yere kadar” diye de eksantrik cevaplar veriyoruz.

Bayramın eşiğine gelip “Bu eşik ne eşiği?” diye sormamız ondan…

Bayram gönüllerin bayramlaşmasıdır. Gönül kırmaya gelmez.

“Bir kez gönül kırdın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / El yüzün yumaz değil…” diyen Yunus’u neden hatırlamayız?

Neden kırdığımız gönülleri tamir için bayramları fırsat bilmeyiz?

Bugün bayram…

Kimimiz memleketinde… Kimimiz gurbet elde, kimimiz sahillerde…

Bayramın klasiği ne?

Kavurma…

Bayram ve kavurma…

Bir zamanlar ayrılmaz ikiliydi…

Bayram yerli yerinde olsa da…

Ortada buluşması zor bir kurban ve sofraya ne yapsa da gelemeyen bir kavurma var…

Emekli maaşı ya da asgari ücret bir kurban etmiyor…

Dahası yetmiyor…

Yetse iş kurban almakla bitmiyor.

Bayram parası malum…

Bir şişe kolonya, bir kilo şeker…

Döner mi teker?

Dönmüyor…

Bayram parasının bir kurban alabildiği yıllar mazi oldu.

Kurban Bayramı’nın vazgeçilmezi kavurma da öyle…

Mazi kalbimizde yara…

Emekli, arpacı kumrusu gibi düşünürken…

Asgari ücretliyi efkâr bastı…

“Bayram gelmiş neyime” türküsünü alın, uyarlayın günümüze…

İnsanımız şair oldu, âşık oldu; başladı kendiliğinden dörtlükler döktürmeye…

Bayram geldi gelmesine de…

“Kader böyle imiş, ne söylesem boş” diyenlerden olduk diyen de bizim insanımız; “başımı dağlara taşlara vursam da değişen bir şey olmaz” diyen de…

Büyükbaş kurbana girenlere düşen pay parası iki emekli maaşı kadar.

Bir yanda ekonominin açmazları, bir yanda siyasetin, ticaretin kararları, sosyal hayatın kargaşa ve karmaşaları, mayıs ayının son haftasına yani bayrama damgasını vurdu.

Baharın nasıl gelip geçtiğini anlayan oldu mu?

Önümüzdeki ilk pazartesi haziran…

Yani yaz…

Olumlu ne varsa, her birinden çok az…

Haziran yılın ortası…

Haziran öncesinde yaşayacağız bayramı…

“Bayramın gelmesini dört gözle bekledik” diyenler var.

Dokuz uzun gün…

Kimine soluklanma…

Kimine nefes alma…

Kimine ne yapacağını tasarlama…

Kimine dolu dolu bir tatil…

Kimine hüzün, kimine hüsran…

Ve geldi bayram…

Biz zaten bir bayrama daha barışı, hoşgörüyü ve anlayışı yanımıza almadan girmek üzere gerekli bütün hazırlığımızı yapmıştık.

Hem de her alanda…

Uzunca bir süredir yaptığımız, tekrar edip durduğumuz aynı şeyler…

Fazlası var, eksiği yok…

Bir bayram değil bin bayram gelse geçse silmişiz insanları defterden, ayırmışız yollarımızı…

Bayram’dı, Ramazan’dı, kandildi; fark etmiyor.

Etmiyor amma…

Atalar, “Gün gelir altın kapı ağaç kapıya muhtaç olur” demişler.

El dediğin gün gelir barış için uzanır.

Dil dediğin, vazgeçer nefret dilinden…

Yunus’un dediği hâle gelir; savaşı keser, ağulu aşları yağ ile bal eder…

Bugün kestirilip atılan ne varsa gün gelir, Mevlânâ’nın dediğine gelinir…

“Dün dünle gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” denir; yeni şeyler söyleme ihtiyacı doğar. Bazen yeniden, bazen aniden, bazen hep birden….

Bu bayram; Rabbimizin gönül bahçelerimize ihsanı olan ve sevgiyle açan güllerin, zambakların, leylakların, menekşelerin arasında yeri olmayan karaçalıları, kara dikenleri, ayrık otlarını, haset ve fesat tohumlarını, kin çiçeklerini, kibir ve gurur zakkumlarını söküp atmanın tam zamanı…

Bayramlar istisnai günlerdir.

Sevinç günleridir, kavuşma günleridir.

Barışma günleridir…

Kaynaşmanın, kucaklaşmanın, hasret gidermenin, bir araya gelmenin, bir ve beraber olmanın günleridir.

Türk milletinin evlatları!

Bırakın ayrılıkları-gayrılıkları; barışın, bayramlaşın artık…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!