Türkiye artık yalnızca ekonomik dalgalanmalarla değil; sürekli değişen siyasi gündem, artan hayat pahalılığı ve toplumsal belirsizlikle mücadele ediyor. Enflasyon rakamları düşerken vatandaş neden hâlâ geçim sıkıntısı çekiyor? Krizlerin normalleştiği bir ülkede asıl kaybedilen şey ekonomi değil, geleceğe duyulan güven oluyor.
Bir zamanlar Türkiye’nin gündemi haftalık değişirdi. Sonra günlük değişmeye başladı. Şimdi ise birkaç saat içinde bambaşka bir ülkenin gündemine uyanıyoruz. Sabah ekonomi konuşuyoruz, öğle saatlerinde yargıyı, akşam dış politikayı, gece ise sosyal medyada yeni bir tartışmayı takip ediyoruz. Ertesi gün ise tüm bunlar unutuluyor; yerini yeni bir kriz, yeni bir polemik alıyor.
Asıl mesele, krizlerin yaşanması değil. Dünyanın hiçbir ülkesi krizlerden tamamen uzak değildir. Savaşlar olur, ekonomik dalgalanmalar yaşanır, siyasi çekişmeler ortaya çıkar. Ancak güçlü demokrasiler ile kırılgan yapılar arasındaki fark, krizlerin nasıl yönetildiğinde ve toplumun bu süreçlerden nasıl etkilendiğinde ortaya çıkar. Türkiye’de krizler artık istisna olmaktan çıktı; adeta günlük hayatın doğal bir parçası hâline geldi. Vatandaş artık yaşanan gelişmelere şaşırmıyor; çünkü bir krizin ömrünün, bir sonraki kriz başlayana kadar sürdüğünü biliyor.
Bu yoğunluk yalnızca medyanın sorunu değil. Aynı zamanda toplumun gündemi sağlıklı biçimde değerlendirme kapasitesini de zayıflatıyor. Çünkü sürekli yeni gelişmelere odaklanan bir kamuoyu, hiçbir konuyu derinlemesine tartışma fırsatı bulamıyor. Sorunların nedenleri yerine sonuçları konuşuluyor; çözümler yerine tepkiler öne çıkıyor. Ve bunun en somut, en cepte hissedilen hâli ekonomide, daha dar söylersek sofrada karşımıza çıkıyor.
Resmî veriler açıklanıyor, piyasalara ilişkin değerlendirmeler yapılıyor, yeni hedefler ilan ediliyor. Ama vatandaşın gündeminde hâlâ market rafları, kira fiyatları ve geçim sıkıntısı var. İnsanlar artık soyut ekonomik göstergelerden çok, ay sonunu nasıl getireceklerini düşünüyor. Bu nedenle açıklanan her yeni veri ile vatandaşın günlük hayatı arasındaki mesafe giderek büyüyor. Otuz beş yıldır bu topraklarda hem toprakla hem rakamla uğraşan bir mühendis olarak söyleyeyim: bu mesafeyi en iyi anlatan tablo, geçtiğimiz hafta açıklanan enflasyon verisinde saklı.
Sofranın Faturasını Kim Ödüyor?
TÜİK’in 3 Temmuz’da açıkladığı haziran ayı enflasyon verisi, ilk bakışta bir miktar rahatlatıcı görünüyor: yıllık enflasyon bir önceki aya göre 0,50 puan gerileyerek yüzde 32,11’e indi. Ama enflasyonun “yavaşlaması” ile vatandaşın cebinde hissedilen yük her zaman aynı hızda hareket etmiyor. Aylık bazda yüzde 0,99’luk artış, piyasa beklentilerinin üzerinde geldi. Yani düşüş var, ama nefes aldıracak kadar değil.
Rakamların arkasına baktığımızda tablo daha da netleşiyor. Gıda ve alkolsüz içecekler grubunda yıllık artış yüzde 45,45 ile hâlâ genel enflasyonun bir hayli üzerinde seyrediyor ve yıllık enflasyona tek başına 8,61 puanlık katkı yapıyor. Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar grubu da haziranda yüzde 2,30’luk aylık artışla ayın en belirleyici kalemi oldu. Enerji fiyatlarındaki yıllık yüzde 24,93’lük artış da bu tabloyu tamamlıyor. Bu tablo, ortalama bir hanenin bütçesinde “zorunlu” kategorisinin fiyat artışının, “isteğe bağlı” harcamalardan çok daha hızlı büyüdüğünü gösteriyor.
TÜİK’in resmi rakamları ile bağımsız kuruluşların hesapladığı endeksler arasındaki fark da bu tartışmanın bir parçası. Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) hesapladığı E-TÜFE, haziranda yüzde 1,94 aylık artışla resmi rakamın oldukça üzerinde bir tablo çiziyor; yıllık bazda yüzde 51,49 gibi çok daha yüksek bir orana işaret ediyor. İstanbul Ticaret Odası’nın kendi kapsamında hesapladığı veri de resmi rakamın üzerinde. Bu farkı burada bir taraf tutmak için değil, vatandaşın “resmi rakam ile cepteki gerçeklik neden örtüşmüyor” sorusunun tesadüfi olmadığını göstermek için aktarıyorum. Sepet ağırlıklandırması, örneklem ve bölgesel farklılıklar, aynı ülkede birbirinden hayli uzak enflasyon tabloları ortaya çıkarabiliyor- tıpkı gündemin bir köşesinde konuşulan Türkiye ile market rafında yaşanan Türkiye’nin birbirinden uzaklaşması gibi.
Çekirdek enflasyona bakınca da iyimserlik için acele etmemek gerektiğini anlıyoruz. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç tutulan özel kapsamlı gösterge yıllık yüzde 29,84 ile hâlâ yüksek bir seyir izliyor; hizmet grubundaki yıllık yüzde 39,64’lük artış ise kira, lokanta ve konaklama gibi kalemlerin fiyatlandırma davranışının kendi başına bir enflasyon motoru hâline geldiğini gösteriyor.
Tarlanın Maliyeti Sofraya Nasıl Yansıyor?
Bu köşede uzun süredir aynı zinciri anlatmaya çalışıyorum: gübre, mazot ve tohum maliyeti önce tarlaya, birkaç ay sonra da markete yansır. Haziran verisi bu zincirin hâlâ çalıştığını gösteriyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin tetiklediği gübre fiyat artışları, bu yılın ekim döneminde çiftçinin girdi maliyetini ciddi ölçüde yukarı çekmişti. Enerji fiyatlarındaki yükseliş sürdükçe, gübre ve nakliye maliyetleri de yüksek seyretmeye devam edecek; bu da hasat sonrası ürün fiyatlarının aşağı inmesini zorlaştıran bir baskı unsuru.
Gıda enflasyonunun yüksek seyretmesini yalnızca “aracı kâr hırsı” ya da “market marjı” ile açıklamak kolaycılık olur. Dağıtım zincirinde iyileştirilmesi gereken noktalar elbette var. Ama üretim maliyeti girdi tarafında da gerçek bir baskı varken, tek suçluyu tezgâhta aramak meselenin özünü gözden kaçırmak demek. Konya ovasında bu sene gübre ve mazot için cepten çıkan para, geçen yılın aynı dönemine göre bariz şekilde arttı; bu artışın ürün fiyatına yansımaması beklenemez.
Hububat üreticisi için asıl mesele tek bir ayın enflasyon rakamı değil, ekim döneminden hasada kadar geçen sürede maliyetin nasıl biriktiğidir. Bu yıl ekim sezonunda gübre fiyatlarındaki sıçrama, hasat döneminde elde edilen ürün fiyatının çok gerisinde kaldı. Yani üretici, maliyeti bugünün fiyatından öderken, ürününü aylar önce belirlenmiş bir fiyat beklentisiyle satmak zorunda kalıyor. Bu zamanlama uyumsuzluğu, resmi enflasyon istatistiklerinde görünmeyen ama tarlada çok iyi bilinen bir gerçek.
Enflasyonla Mücadelede Neresindeyiz?
Yıllık enflasyonun kademeli gerilemesi, sıkı para politikasının bir ölçüde iş yaptığının işareti. Ancak haziran ayında aylık enflasyonun beklentilerin üzerinde gelmesi, bu düşüşün düz bir çizgi izlemeyeceğini, zikzaklı bir seyir olacağını hatırlatıyor. Özellikle konut kalemindeki yüksek artış, kira artış oranlarının hesaplanmasında kullanılan referans veri olduğu için, önümüzdeki aylarda kiralarda yeni bir baskı dalgası anlamına gelebilir.
Çekirdek enflasyonun alt kırılımına bakıldığında da resim tek yönlü değil. Temel mallar grubunda yıllık fiyat artışı yüzde 17,37’ye gerilerken, hizmet grubunda bu oran yüzde 39,64 gibi hâlâ çok yüksek bir seviyede. Bu ayrışma önemli; çünkü mal fiyatlarındaki yavaşlama büyük ölçüde döviz kuru istikrarı ve talep sıkılaşmasının bir yansıması, hizmet fiyatlarındaki katılık ise çok daha yapısal, işgücü maliyeti ve kira gibi kalemlerden besleniyor. Merkez Bankası’nın faiz indirim temposunu belirlerken bu ayrışmayı gözetmesi, “genel enflasyon düştü, gevşeyebiliriz” gibi acele bir okumadan kaçınması gerekiyor.

Temmuz Zamları ve Emekli-Çiftçi Denklemi
Haziran verisiyle birlikte altı aylık enflasyon farkı da netleşti: yüzde 17,76. Bu oran, emekli ve memur maaş zamlarının hesaplanmasında referans olacak. Yüksek gıda ve enerji enflasyonunun sürdüğü bir ortamda, bu zam oranının reel alım gücünü ne kadar koruyabileceği tartışmalı. Sabit gelirli vatandaş için mesele yalnızca “zam oranı yüksek mi düşük mü” değil; zammın hangi sepetteki artışı telafi ettiği de önemli. Gıda ve barınma gibi kaçınılmaz harcamalarda enflasyon ortalamanın üzerinde seyrettiği sürece, ortalama üzerinden hesaplanan bir zam gerçek ihtiyacı tam karşılamayabilir.
Kırsalda yaşayan, geliri doğrudan hasada bağlı üretici içinse bu denklem bir kat daha karmaşık. Emekli veya memur maaşı belirli bir referans endeksine bağlanabilirken, çiftçinin “maaşı” niteliğindeki ürün geliri hem hava koşullarına hem de girdi maliyetlerindeki oynaklığa bağlı olarak yıldan yıla büyük dalgalanma gösteriyor. Bu da tarım kesimini enflasyonist ortamda hem üretici hem tüketici olarak çifte baskı altında bırakıyor: bir yandan girdi maliyeti artışını göğüslüyor, öte yandan kendi ailesinin sofrasında aynı gıda enflasyonuyla karşılaşıyor.
Gerçekçi Ama Umutlu Bir Bakış
Bütün bu tabloyu karamsar bir dille anlatmak niyetinde değilim. Yıllık enflasyonun gerilemeye devam etmesi, doğru yönde atılan adımların bir sonucu ve bu eğilimin sürmesi beklenmeli. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, gıda ve enerji kalemlerindeki yapısal baskılar çözülmeden, çekirdek enflasyondaki iyileşme kalıcı bir refah artışına dönüşmeyecek. Tarımsal üretim maliyetlerini aşağı çekecek adımlar -girdi maliyetlerinde öngörülebilirlik, lojistik ve depolama yatırımları, üreticiyi koruyan ama tüketiciyi de gözeten bir fiyat politikası- bu zincirin kırılması için gerçek bir fırsat sunuyor.
Somut olarak neye ihtiyaç var diye sorulursa üç başlık sıralanabilir. Birincisi, gübre ve mazot gibi temel girdilerde uluslararası fiyat dalgalanmasını yumuşatacak stoklama ve tedarik çeşitlendirme mekanizmaları; ithalat bağımlılığı sürdüğü sürece Hürmüz gibi uzak bir coğrafyadaki gerilim, doğrudan Konya’daki üreticinin maliyet tablosuna yansımaya devam edecek. İkincisi, hasat dönemi taban fiyat politikalarının, ekim dönemindeki girdi maliyeti verileriyle daha sıkı ilişkilendirilmesi. Üçüncüsü ise soğuk zincir ve depolama altyapısına yapılacak yatırımların hızlandırılması; zira üretici ile tüketici arasındaki fiyat makasının önemli bir kısmı, tam da bu altyapı eksikliğinden kaynaklanıyor.
Yüzde 32,11’lik rakam, sofradaki gerçek yükün ancak bir kısmını anlatıyor. Asıl hikâye, bu rakamın arkasındaki gıda ve enerji kalemlerinin inatçı yüksekliğinde ve bunun hem üretici hem tüketici için ne anlama geldiğinde saklı. Ve asıl mesele de tam burada, gündemin genelinde de aynı: Türkiye’nin en büyük sorunu yalnızca ekonomik kriz, siyasi gerilim ya da dış politika baskıları değil. Asıl sorun, toplumun kriz yaşamaya, rakamla gerçeğin birbirini tutmamasına alışmış olmasıdır. Sürekli olağanüstü gelişmelerin yaşandığı bir ülkede olağan yönetim anlayışı zayıflar; insanlar belirsizliği normal kabul etmeye başlar. Bu ise geleceğe dair umutları ve uzun vadeli plan yapabilme iradesini aşındırır.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni krizler değil, yeni bir normaldir. Gündemin saatler içinde değişmediği; ekonominin güven verdiği, enflasyon rakamı ile market fişi arasındaki mesafenin kapandığı, çiftçinin girdi maliyeti ile eline geçen paranın örtüştüğü, siyasetin çözüm üretmeye odaklandığı ve vatandaşın geleceğe daha umutla bakabildiği bir normal… Biz tarlada bu tabloyu her sezon yeniden yaşıyoruz; masa başında okunan istatistik ile tarlada ve mutfakta hissedilen maliyet arasındaki farkı kapatmak, önümüzdeki dönemin en önemli sınavı olacak. Çünkü krizlerin sürekli konuşulduğu bir ülkede yalnızca gündem yorulmaz, toplum da yorulur. Ve yorulan toplumların en büyük kaybı, yalnızca ekonomik refah değil, geleceğe duydukları güven olur.
