İnsanların doğaya karşı verdiği anlamsız ve kaybedilmeye mahkûm mücadele, dere ve nehir yataklarının imara açılmasıyla birlikte trajik sonuçlar doğurmaktadır. Kurak dönemlerde unutulan veya görmezden gelinen bu tehlikeli alanlar, şiddetli seller ve toprak kaymalarıyla birlikte doğanın kendi mecrasını zorla geri almasına neden olmaktadır. Pek çok uyarıya ve yaşanan can kayıplarına rağmen rant uğruna yapılan yanlış şehirleşme politikaları, suyun er ya da geç her şeyi silip süpürmesini engellememektedir. Karadeniz ve İstanbul gibi bölgelerde sıklıkla görülen bu felaketler, su ile inatlaşmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu defalarca kanıtlamaktadır. Doğanın dengesini bozarak inşa edilen yapılar yıkılırken, su ve toprak daima hak ettiklerini geri almaktadır.
Anadolu coğrafyasında derelerden ve çaylardan geçilmez. Dere boyları, çay boyları çocukluk yıllarımızın güzel hatıralarıyla dolu.
Anlatmaya çalıştığımız yıllar 50’li yılların sonları, 60’lı yılların başları.
Yahya Kemal rahmetlinin, “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer…” mısrası babından…
Nazar değdi dere boylarına…
Denizleri geçip çayda boğulmak derler ya hani…
Biz derelerde ve çaylarda boğulduk.
O eski dereler, çaylar sel olup geri döndüler.
Kendi yataklarında kendilerine ait olmayan ne varsa alıp götürdüler.
Su ile olan dostluğumuzu pekiştirmek yerine su ile inatlaştık, kafa tuttuk, restleştik.
Dere yataklarına, dere boylarına betonla savaş açtık. Senin değil benim dediğim olur, bu dere boyu artık benim dedik.
Su; aldı toprağı yanına, aldı yağmuru, karı, rüzgârı yanına…
Rüzgâr çatıları uçurdu, ağaçları kökünden söktü, kırılmadık dal bırakmadı…
Toprak yağışla heyelan oldu. Evler kaydı, yollar kapandı, neye uğradığını şaşırdı, çaresiz kalakaldı tabiatın kimyasını bozmaya çalışanlar.
Ve su, sel oldu; eski dere, eski çay, yatağını aradı buldu, ne varsa üzerine sonradan yapılan, dikilen aldı gitti… Can gitti… Mal mülk gitti. Sel kendine ait dere yatağını kendince temizledi.
***
Her yağışlı dönem ayrı bir felaket, dere ve çaylarımızın var olduğu tüm bölgelerde.
Adı yaşasın diye caddelere, sokaklara, mahallelere adını koyduğumuz o dereler ve çaylar; aradı buldu eliyle koymuş gibi o eski mecralarını…
O mecraların önünde engel olarak ne gördüyse aldı götürdü.
Ben gittikten sonra, bu mecranın üzerine yeniden bir şeyler yapma dedi, gitti.
Biz ne yaptık?
Sen yık, ben de inadına yapacağım dedik mi, dedik…
Ne oldu?
On yıl sonra, yirmi yıl sonra tekrar geri geldi su, yine aldı götürdü ne varsa mecrasının üstünde…
Anladık mı?
Unutan aynı hatayı bir daha yapar mı?
Hiçbir şekilde kazanamayacağımız ve defalarca kaybettiğimiz bir savaş…
Bu inat neyin inadı?
Kimi rant dedi, kimi dere boyunun ıslahı, kimi bölgeyi turizme açmak…
Bir dünya cevap, her biri kaçamak kaçamak…
Doğru, eğri, yanlış karıştı gitti. Dere yatağına, çay yatağına Allah ne verdiyse bina olarak dikildi…
Kimse de çıkıp, bu kaçıncı hata, bu kaçıncı yanlış demedi…
Donkişot’un yel değirmenleriyle savaşına benzer bir şey…
“Su akar mecrasını bulur” sözü güzel ülkemizin hemen her bölgesinde defalarca su tarafından ortaya konsa da, bu gerçeğin farkına varma yolunda attığımız tek bir adım olmadı…
Ne dün ne bugün…
***
Yıllar sonra derelere, çaylara taktık; şu kadar yıldır kuru dedik, ne kaynağı kalmış ne de onu besleyen bir başka su.
Şehre yakın, ilçeye yakın, yer güzel, buraya neler olmaz, neler yapılmaz diye hesap kitaplar yaptık; ölçtük, biçtik, tarttık enine boyuna… Lakin, göz ardı ettik, görmezden geldik, gitmedik suyun huyuna…
Bitmedi derelerle, çaylarla olan çekişmemiz.
Biz ne mi istiyoruz?
Bizim olmayanı…
Dere boyunda oturmak, kafamızı dinlemek bize yetmedi. Dere boyuna baktıkça aklımıza gelmeyen kalmadı.
İndik dere boyundan dere yatağına…
Kum demedik…
Çakıl demedik…
Bu dere ve çay tabanı üzerine ne yaparsak yapalım olmaz, çekmez, yetmez, sel gelme tehlikesi var demedik…
Dünyada bunun örneği pek çok, vazgeçin bu sevdadan diyeni çok bilmiş diye yolumuzdan çektik, dinlemedik…
Buraya inşaat olmaz, yapılmaz; sel gelir alır gider diyenleri defterden sildik.
Sonrası malum…
İndik derelerin, çayların yatağına… Düştük sellerin, heyelanların pençesine, ağına…
***

Kurak geçen mevsimlerde kuruyan dere ve çay yataklarını inşaatlara göre tasarladık, planladık; iştahlar kabardı, buradan ne kazanırım hesabı insanların uykusunu kaçırdı.
Dere boyu caddeleri yaptık.
Dere mahallesi dedik.
Çay yolu dedik.
Çay caddesi dedik.
Ne oldu?
O üzerine evler, mahalleler, sokaklar inşa ettiğimiz ne varsa dere ve çay, aradı buldu eski yatağını…
Burası senin değil, benimdi…
Benim olanı, benden olanı bir başkasına yâr etmem dedi.
Az katlı demedi…
Çok katlı demedi…
Toprakla anlaştı…
Toprak heyelan oldu, sel dere yatağında ne varsa aldı gitti.
Heyelan da destek oldu, destek verdi.
Evler kaydı, insanlar enkazın altında kaldı…
***
Şehirlerin, ilçelerin nefes aldığı yerler olan dere boylarını, çay boylarını onca ikaza, onca olan bitene ve ölüp gidene rağmen imara açtık.
Onlarca yıldır bomboş duruyor, içinde cılız bir su, bazıları kurudu, neden boş dursun ki diyenler, hiçbir ikazı dinlemediler diye bir dünya hikâye anlatıldı iş işten geçtikten sonra.
Biz selin gelebileceği her yeri kapattık diye güvenceler de çoktu.
Ne yaptı sel?
Barajları, bentleri aştı; engelleri, setleri yıktı; önce köprüleri kaldırdı aradan, sonra, aradı buldu yatağını; sana burası benim dedim anlamadın dedi, kendine kafa tutanlara.
Ne varsa o yatağın üzerinde aldı götürdü.
Dere yataklarını imara açma mevzusu bir süre askıya alındı.
Sonra sel gitti, dere yatağı kurudu. Olan biten unutuldu. Dünya değişti, teknikler gelişti; suları kontrol edebiliriz diye diye gelindi sel baskınlarının öncelerinde…
Dere boylarının, çay boylarının ağzı dili olsa da konuşsa…
***
Bitmedi insanoğlunun toprak ile davası. Dere kenarı, su kenarı yetmedi.
İndi derenin, çayın yatağına…
Aldırmadı batağına…
Sel suları o yüksek katlı binaların üzerinden aştı.
Dere boyu adıyla anılan her yeri işgal etti sular. Sel baskınına uğradı evler, arabalar.
Çamur deryası denen manzaralar yaşandı.
Geçmiş dönemlerde Karadeniz’deki bazı ilçelerin dere yatağına yaptığı ne varsa alıp gitmedi mi seller?
Günler önce Nepal’de sel binlerce can aldı.
Bizde ise kayıplar az mı?
Dere boyunu, dere kenarını kendi haline bırakmak gibi bir güzelliği nedense hep görmezden geldik.
Dere yatağı gözlerimizi kamaştırdı.
Gölün bir daha yağış görmez denilen bölümünden kara yolu geçiren bizler, yağış sonrasında gölün burası benim diyerek yolu yuttuğunu gördük.
Olan biteni çaresiz seyrettik.
Biz derelere, çaylara, göllere çok ettik.
Çok da çektik…
Neden hiç vazgeçmedik?
İşte bunun cevabı yok…
Su topraktan da insanoğlundan da hakkını alıyor…
***
Su döndü dolaştı geri geldi.
Dere yatağına inşaat yapma sıkıntısını en çok çeken ve sellere maruz kalan ilimiz mega kent İstanbul…
Bölge ise Karadeniz.
Sel ne köy tanıyor ne kasaba ne ilçe ne il.
Arada bir Karadeniz’le de el ele verdi mi?
Karadeniz, kendinden alınan ne varsa dev dalgalarla geri alıyor; ne yol kalıyor ne denize rağmen yapılan inşaatlar.
İster deniz olsun ister göller ve dereler, gün gelip kendilerinden ne alındıysa geri alıyorlar.
Bu tekerrür, ibret alınmadığı için olsa gerek, tekrar etme rekorları kırıyor.
Öyle olunca da…
O eski dereler, sel olup geri döndüler…











