Burası Huş’tur

featured

Asir bölgesi, coğrafi zorlukları ve Zeydi mezhebine mensup Husilerin isyanlarıyla Osmanlı Devleti’ni en çok zorlayan cephelerden biri olmuştur. Osmanlı ordusunun bölgedeki çetin mücadeleleri ve verdiği büyük kayıplar, dönemin zor şartlarıyla birleşerek günümüze Yemen Türküsü olarak miras kalmıştır. Asir kelimesinin Türkler tarafından Huş olarak adlandırılması ve havadaki doğal sis olayları, bu meşhur türkünün mısralarıyla birebir örtüşmektedir. Tarih boyunca bu coğrafyada yaşanan acılar, on binlerce Anadolu askerinin geri dönmemesiyle sonuçlanan büyük bir trajediyi simgelemektedir. Bu nedenle söz konusu coğrafi ve tarihi bağlar, geçmişte verilen ağır fedakarlıkların unutulmamasını ve günümüzdeki gelişmeler ışığında tarihten ders çıkarılmasını zorunlu kılmaktadır.

“Asir” ya da “Asiir”, Suudi Arabistan’ın güneybatısında, Yemen’in ise kuzeybatısında yer alan yakın coğrafi bir bölgenin adıdır.

Asir Bölgesi, Suudi Arabistan’ın ve Yemen’in “balkonu” durumundadır. Bölgeye turistik yatırımlar yapılmış; teleferiklerle veya karayoluyla ulaşılabilen, dağ turizmini sevenler için çekici bir yer hâline getirilmiştir.

“Asir” sözcüğü Arapçada “zor-çetin” anlamına gelir. Bölgeye “zor” denmesinin iki nedeni vardır: Birincisi; bölgenin 3.000 metre yüksekliğe (Jabal Sawda / Sevda Dağı) ulaşan, yer yer ormanlarla kaplı sarp dağları, dik yamaçları ve derin vadileri nedeniyle ulaşımın son derece güç olmasıdır. İkincisi ise bu vahşi doğada yaşayan Arap aşiretlerinin savaşçı, asi ve baş edilmez olmasıdır. Bölgede yaşayan Arap aşiretlerine genel olarak “Asirler”, yani “zorlar” denilmekle birlikte, en çok bilinen iki aşiretten biri Bakil, diğeri ise son zamanlarda Suudi Arabistan’ın savaş açtığı ve adını sıkça duyduğumuz Houthi/Husilerdir.

Bugün Husi nüfusunun bir kısmı Suudi Arabistan, bir kısmı da Yemen sınırları içinde yaşamaktadır. Husiler, Şii-Zeydi tarikatına mensupturlar. Zeydiyye tarikatı, ismini Hz. Ali’nin (Hz. Hüseyin ile devam eden) torunlarından Hz. Zeyd’den almıştır. Hz. Zeyd, Emeviler tarafından trajik bir şekilde şehit edilmiştir.

Zeydiler “İmamet” geleneğine inanırlar. “İmamet”, hilafetin kan bağı ile geçmesi gerektiği inancıdır. Yani ümmetin, Hz. Muhammed ile kan bağı olan (Hz. Ali ve Hz. Fatıma soyundan gelen) imamlar tarafından yönetilmesi gerektiğine inanırlar.

Sözü edilen bu kan bağı Hz. Muhammed’in kızı (ve Hz. Ali’nin eşi) Hz. Fatıma aracılığıyla devam ettiği için bu soya “Fatimiler” de denilir.

1516 Çaldıran Savaşı, Memlüklerin yıkılması, Mısır’ın fethi ve halifeliğin Osmanlılara geçmesinden bir yıl sonra, 1517’de Yemen Osmanlı tarafından fethedildi. Ancak Yemen, merkezi otoriteden hep uzak bir vilayet olarak kaldı. Yemen’de merkezi idareyi tesis etmek için 1872 yılında Ahmet Muhtar Paşa görevlendirildi. Ahmet Muhtar Paşa, Sana şehrini vilayet başkenti yapmak üzere Yemen’i 4 sancağa böldü.

Muhtar Paşa; bugün bir bölümü Suudi Arabistan, bir bölümü ise Yemen sınırları içerisinde kalan Asir Bölgesi’ni sancak, bölgedeki Abha şehrini de sancak merkezi olarak belirledi.

Osmanlı’nın bu uygulamasından rahatsız olan Husiler; 1882, 1898, 1904-1905 yıllarında Osmanlıya karşı ayaklandılar. En büyük isyan ise 1910-1911 yıllarında yaşandı ve iki yıl sürdü.

Yani 1882 yılından başlayarak 1911 yılına kadar, yaklaşık 30 yıl boyunca Osmanlı Ordusu bu “Zor Bölge”de “Zor Husiler”le mücadele etti.

İsyancı Zeydi imamların karargâhı; Hout/Hus yakınlarında yer alan, ulaşımı oldukça güç ve 2.600 metre yükseklikteki Sheharah köyüydü.

John Baldry’nin 1976 yılında Arabica dergisinde yayımlanan “Al Yaman and the Turkish Occupation 1849–1914” adlı makalesinde geçen bilgilere göre; 1882 yılından 1905 yılına kadar 23 yıl boyunca ara ara devam eden Osmanlı-Husi mücadelesinde Osmanlı, her yıl ortalama birkaç bin askerini kaybetti. 1910-1911 yıllarında iki yıl süren büyük isyanda ise Osmanlı ordusu ortalama 35.000 ile 55.000 arasında şehit verdi.

1911 yılında Hicaz Birliklerinin de katılımıyla isyan bastırıldı. Ahmet İzzet Paşa ile Husi lideri İmam Yahya, Ekim 1911’de anlaşmaya vardılar. Osmanlı, Zeydilerin ruhani liderini tanıdı, ona bazı yönetim hakları verdi ve ayda belli bir miktar maaş bağladı.

Osmanlı’nın güvenlik stratejisi gereği Orta Doğu’da görev yapan askerlerin tamamı Anadolu kökenliydi. Osmanlı Ordusunda görev yapan Alman subaylardan kalan belgelere göre, ordunun en güvenilir neferleri Türk ve Kürt kökenli olanlardı. Arap asıllı askerler güvenilmez olduklarından genelde geri hizmetlerde görevlendirilmişlerdir (Zürcher, The Ottoman Army: Size and Composition). Bu yüzden, Muş’tan bir gencin Huş’ta askerlik yapma ihtimali yüksektir.

Ayrıca, Alman Türkolog Profesör Erik Jan Zürcher’e göre, yüksek rütbeli subaylar dışında Osmanlı Ordusu’nda okuma yazma bilen neredeyse yoktu. Askerler memleketleriyle ve aileleriyle ilgili haberleri; izne giden, izinden dönen ya da birliğe yeni katılan acemi askerlerden alırlardı.

Sanıyorum bu yüzden olsa gerek, bizlere Yemen’in bu zorlu bölgesinden ve Husilerle yapılan mücadeleden çok fazla yazılı belge kalmadı; ancak kulaktan kulağa aktarılan o meşhur “Yemen Türküsü” miras kaldı: “Burası Huş’tur, yolu yokuştur. Giden gelmiyor, acep ne iştir?”

Arapların “Asir” dedikleri bu bölgede Husiler yaşadığı için Türkler buraya “Huşistan” ya da “Huş” diyorlardı. Bugün Yemen sınırları içinde “Houth/Huş” adında bir yerleşim merkezi de vardır. Kulaktan kulağa aktarılan türküdeki “Burası Huş’tur” ifadesi, zamanla ses benzerliğinden dolayı “Burası Muş’tur” şekline dönüşmüştür.

Bazı kaynaklar ise Huş’un bölgedeki bir Osmanlı kalesinin ismi olduğunu iddia ederler; ancak kale konumundaki yer, erişilmesi imkânsız gibi görünen Houth yakınlarındaki Sheharah köyü olsa gerektir.

Asir Bölgesi’nin Kızıldeniz’in kıyısında bir set gibi yükselmesi nedeniyle, denizden yükselen buhar soğuyarak özellikle geceleri ve sabahın erken saatlerinde vadilere sis olarak çöker. Asir’de tepelere çıkıldığında hava açıktır, “havada bulut yoktur” ama vadilerde yoğun bir sis ve duman vardır. Türküdeki “Havada bulut yok bu ne dumandır” sözü de tam olarak bu doğa olayını ifade ediyor olsa gerektir.

“Huş mudur, Muş mudur?” tartışması bana göre yersiz ve gereksizdir; Huş da olabilir, Muş da. Hayat hikâyesi Muş’ta başlayıp Huş’ta sonlanan, mezar yeri dahi belli olmayan bir kahramanımızın acı feryadı olma ihtimali çok daha yüksektir. Önemli olan, bu türkünün bize neyi ve hangi fedakarlıkları hatırlattığı; Huş’ta yaklaşık 60.000 fidanımızın gidip geri dönmediğidir. Ayrıca önemli olan tarih bilmek değil, Huş’a yol göründüğü şu günlerde tarihten ders almaktır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!