Erol Sunat tarafından kaleme alınan bu anlatı, ailesi tarafından terk edilen yaşlı bir kadının dokunaklı hikayesini ve sonrasında yaşanan adalet sürecini konu almaktadır. Çocukları ve akrabaları, kadının servetine konmak amacıyla onu ölüme terk etse de Hekimbaşı ve bir şifacı kızın yardımlarıyla yaşlı kadın sağlığına kavuşur. Hikaye boyunca, karakterlerin gerçek yüzlerini ortaya çıkarmak için kılık değiştirme ve çeşitli stratejik planlar uygulanır. Sonuçta, nankör evlatlar ve açgözlü yöneticiler cezalandırılırken, dürüstlük ve iyilik ödüllendirilir. Metin, toplumsal değerler ve aile bağları üzerine önemli bir kıssadan hisse sunarak son bulur.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde hastalıklardan bir türlü kurtulamayan yaşlı bir kadın varmış. Oğlu, gelini, kızı ve damadı da çokmuş, kardeşleri de, yeğenleri de. Yaşlı kadına bakma meselesi öyle büyümüş ki, kadıncağız neredeyse ortada kalmış. “Anama sen şu kadar baktın, ben bu kadar baktım” kavgaları şehirde dedikodu malzemesi olmaya başlamış. Kadın varlıklı biri olsa da gelinler, “Allah iki iyilikten birini versin, başımıza kalmasın” demeye başlamışlar.
Kardeşlerin en büyüğü olan ağabey, kadını almış şifahaneye yatırmış. Hekimbaşı bir hafta kadar sonra, “En iyisini Allah bilir amma” demiş, “ananız önümüzdeki aya çıkmayabilir, alın götürün.” Büyük ağabeyin karısı, “Aman” demiş, “konağımıza getirme. Belki de bulaşıcıdır hastalığı.” Ağabey iki erkek kardeşini, beş kız kardeşini toplamış. “Biz” demiş, “sekiz kardeşiz. Bir anamıza da bakamayacaksak bu şehir bizi barındırmaz. Zaten bir ay bile ömrü kalmadığını söyledi Hekimbaşı.” “Ben diyorum ki, aramızda bir kura çekelim. Üçer gün bakalım ya da birine baktıralım.” “Baktık Hak emri vaki olmadı, tekrar aynı sırayla devam edelim.” En küçük kız kardeş, “Ağabeyim” demiş, “sana diyemeyiz amma, kocalarımız razı değil, bilirim yengem de istemez anamı.” “Anamız az biraz huysuz, aşa çorbaya varıncaya kadar karışan bir kadın.” “Bizim babamızın bu şehre geldiği bir dağ köyü vardı ya. Orada anamı seven babamızın akrabaları var. Anamızın altını akçesi çok.” “Onun idaresi sende. O paradan tatmin edici bir akçeyi ver o akrabalara, anama ölünceye kadar baksınlar.” “Öldüğünde cenazeyi alır gelir babamızın yanına defnederiz.” Birkaç kardeş önce olmaz falan dese de bir saat kadar sonra herkes ikna olmuş.
Yaşlı kadını yattığı şifahaneden almışlar, koymuşlar bir arabanın içine, dört beş saatlik meşakkatli bir yolculuktan sonra varmışlar babalarının doğduğu dağ köyüne. Köyün girişinde yaşayan akrabaların çalmışlar kapısını. Büyük kardeş, “Akrabalar” demiş, “anam öldü ölecek, dağ havası iyi gelir dediler, son günlerini burada geçirsin diye düşündük, alın şu bir kese akçeyi, yetmez derseniz bir kese akçe daha alır gelirim.”
“Anamız önce Allah’a sonra sizlere emanet.” Akrabalar, “Vay anacığım” diye ağlaşmışlar, “sen bize az mı iyilik ettin.”
“Ne zaman dara düştük çıktık geldik yanına, elini üzerimizden hiç çekmedin. Sana son günlerinde bakmak boynumuzun borcu.”
Ailenin büyüğü kadın, “O akçe kesesini görmemiş olayım” demiş. “Söylemen yeterdi. Ananız bizim hem yengemiz hem ablamız hem de anamız.”
Kardeşler üzerlerinden ağır bir yükü o köyde bırakarak tutmuşlar şehrin yolunu. Büyük ağabey, ertesi gün toplamış kardeşlerini. “Anamız” demiş, “gidici.”
“O köye bir daha ancak onun cenazesini almaya gideriz. Anamıza ait, babamızdan da ona kalan bizi yanına dahi yaklaştırmadığı bayağı bir mal mülk var.”
“Ben onların dökümünü yaptım. Bizler zaten variyetli insanlarız, kim nereyi istiyorsa ona orayı vereceğim.”
Sekiz kardeş, anaları ölmeden nesi var nesi yok aralarında pay etmişler.
En küçükleri olan kız kardeşleri, “Biz” demiş, “kadının her şeyini aldık bölüştük, bir sakladığı altın akçesi kaldı.”
“Onu da arar buluruz, lakin ya anamız yaşarsa? Kalkıp gelirse.”
Ağabeyleri, “Hekimbaşını duydunuz” demiş, “Hekimbaşı oldukça isabetli teşhisleriyle memleket çapında tanınır ve bilinir. Hem de emmimizin oğlu.”
“Elbette Allah geçinden versin tabii de… Hepimiz bir aradayken böyle bir dağıtım ve paylaşımı yapmamız lazımdı.”
“Gördüğüm kadarıyla gelinler ve damatlar da bu paylaşımdan memnun.” Kardeşler, “Sağ ol ağabey” demişler. “Biz senin adaletine güveniriz.”
Kardeşlerden ziyade gelinler ve damatlar pek de sevemedikleri yaşlı kadından bir çırpıda kurtulduklarının sevincini belli etmemeye çalışsalar da şehir, ölsün diye dağ başında bir köye terk edilen hasta kadını ve evlatlarının ona yaptıklarını içine sindiremiyormuş.
Aile güçlü bir aile olunca, ahali bir-iki söylenmiş, sonra insanlar içine atmışlar söyleyeceklerini.
Aradan bir ay kadar geçmiş, Hekimbaşı o köye hasta kadını ziyarete gitmiş. “Yengem” demiş, “maşallahın var.”
“Senin evlatlar neyin var neyin yok kendi aralarında bölüştüler. Senden kalan altın akçeyi de aramadıkları gün yok.”
Kardeşim olan şehrin beyi bile ayrı arıyor. Yaşlı kadına bakan akraba, “Hekimbaşı” demiş, “bize bir yol göster, bunların ‘Anamız daha ölmedi mi?’ diye gelmesi eli kulağında.”
Yaşlı kadın, “Benim için” demiş, “öldü deyin.” Bu konuşmalar geçerken, köyde yaşlı bir kadıncağız ölmüş.
Hekimbaşı, almış kadının cenazesini, koymuş bir arabaya önce şifahaneye getirmiş, ardından kardeşleri çağırmış.
Demiş ki, “Ben yengemin son durumunu merak ettim köye gittim. Ben varmadan bir saat kadar önce ruhunu teslim etmiş.”
“Ben de aldım geldim cenazesini. Anasını son bir defa görmek isteyen var mı?”

Bütün kardeşler, “Yok Hekimbaşı” demişler, “onu en son haliyle hatırlamak isteriz.”
Şehrin beyi, Hekimbaşı’nı çağırmış. “Yengem” demiş, “şehrin en zengin kadınıydı. Altını akçesi çoktu. Sırrını kimseye açmazdı. Sen de ölmeden önce yetişememişsin.”
“Ona en son bakanlara bir şeyler anlatmış olabilir. Basayım o köyü, konuşturayım kim ne biliyorsa.”
Hekimbaşı, “Aman ha, Bey ağabeyim” demiş. “Sen bu işi bana bırak, benim altın akçeyle işim olmaz, bir şeyler bulursam, hepsi senin.”
“Bana dua et yeter.” Bey, “Kardeş dediğin” demiş, “senin gibi olacak. Elbet seni de görürüz bir şekilde.”
“Bütün mesele çocuklarından önce o altınlara ulaşmak. Sen şimdi ‘Hakkın değil, senin değil’ diye bir yığın cümle kuracaksın da, kurma.”
“Hatta önümde de durma.” Hekimbaşı, “Eğer” demiş, “köyü basarsan çocukları ve ahali seni Sultan’a şikâyet eder Bey ağabeyim.”
“Bana bırak derim. Dur derim. Etme derim, bir adım daha ileri gitme derim.”
Bey, “Haklısın” demiş, “gece yarısı yola çık, sabaha karşı orada olursun, anladın meseleyi, sakın eli boş gelme ha.”
Ahali, “Yaşlı kadını attılar dağ köyüne, oralarda öldü kaldı kadıncağız” demiş. “Bu şehirde yardım etmediği bir Allah’ın kulu yoktu.”
Açgözlü damatlar, dünya onların olsa yetmeyen gelinler özellikle gelip bu aileyi bulmuş sanki.
İçlerinde bir tane de akıllı uslu, iyi huylu biri olmaz.
Ahalinin Payitaht’ta Sultan nezdinde sözü geçen adamlarından biri, varmış Payitaht’ta. “Sultanım” demiş, “öyle bir sülale şehrin yönetiminde ve ticaretinin başında ki, bu sülalede tek bir iyi insan var, o da Hekimbaşı.”
Sultan, “Hekimbaşı” demiş, “şehzadeliğimde beni de hayata döndürmüştü. Onun kadar gözü tok, dünya malında gözü olmayan birini görmedim.”
Ahalinin önde geleni, “Sultanım” demiş, “bana kalırsa şehrimizin anası, ablası, yengesi olan kadın yaşıyor. Yaşıyorsa da bunu sadece Hekimbaşı biliyor.”
Aradan on gün kadar geçmiş, köye uzak bir diyardan şifacı bir kız gelmiş.
Şifacı kız bütün otların dilinden, şifasından, neye iyi gelip gelmediğinden anlıyormuş.
Hasta kadının yakınları, “Şifacı” demişler, “her ne kadar Hekimbaşı yengemize ‘bir şeyin yok’ dese de, bir de sen bakıver.”
Şifacı kız kadına merhemler hazırlamış, şuruplar yapmış, içirmiş. Hasta kadın kendini çok daha iyi hissetmeye başlamış.
İşte tam da o günlerde Hekimbaşı çıkmış gelmiş köye. Bir de bakmış ki, hasta kadın eskisinden de iyi.
Kadının kocasının akrabaları, “Köyde” demişler, “şifacı bir kız var. Yengemize en son o baktı.”
Hekimbaşı, şifacı kızı bir tepenin eteğinde şifalı ot ararken bulmuş.
Kız, “Hekimbaşı” demiş, “sen beni bilmesen de ben seni bilirim. Babamı ölümden döndüren hekimsin sen.”
“Ahali sana Lokman Hekim gibi maşallah derdi. Beni Sultanımız gönderdi.” Şifacı kız ve Hekimbaşı hasta kadının yanına gelmişler.
Hekimbaşı, “Yengem” demiş, “seni sarıp sarmalayacağım. Şifacı kızın anası olarak benimle şehre geleceksiniz.” Hekimbaşı şifahanenin bir odasını onlara tahsis etmiş.
Ertesi gün şifahaneye Payitaht’tan biri gelmiş. Hekimbaşı, onu görünce “Beyim” diye elini öpmüş. Bey, “Hekimbaşı” demiş, “kurduğun oyuna ekleme yapacağım.”
“Çağır şu şifacı kızı.” Kız gelince, Bey, “Bu kızla” demiş, “bugün evleneceksin. Sen hekimsin, kız şifacı.”
“Kızın anasının rızası da tamam denecek, şehir şaşırsa da alışırlar. Hele bu şifacı kız elini bu şehre bir dokundursun.”
Bey anlatmış bir şeyler daha, sonra atına atlamış gitmiş. Hekimbaşı şifacı kızla evlenmiş.
Hekimbaşının hiç kimsenin tanımadığı, bilmediği bir şifacı kızla evlenmesi yadırgansa da, şifacı kız önce bey hatununun, sonra, hasta kadının en büyük oğlunun karısının hastalıklarına derman olmuş, üç ay kadar sonra şehir şifacı kızın şifalı ellerini anlatmaya başlamış.
Şifacı kızın anası kılığındaki hasta kadın da şifacı kızla beraber şehri dolaşmaya başlamış.
Şehrin beyi, “Hekimbaşı” demiş, “altınların yerini bulmaya gittin, şifacı bir kıza vuruldun, dünyayı unuttun. Olan altınlara oldu.”
“Çocukları bulmuş diyorlar” diye arada bir dövünüyormuş. Hasta kadın, şehrin önde geleni olan adamı bulmuş. Adam, “Yengem” demiş, “aman ha, ortaya falan çıkayım deme. Seni gelinlerden, damatlardan önce Bey ortadan kaldırır.”
Şifacı kıza şehrin kadınları, “Senin” demişler, “bir de yaşlı anan varmış. Çağırsana onu.” Hasta kadın, yüzü sarılı bir şekilde gelmiş.
“Kusura bakmayın” demiş, “ben bir uçurumdan aşağıya düştüm. Yüzümü açsam uykunuz kaçar, kaç yıldır aynaya bakmayı unuttum.”
“An anlatın bakalım sizler kimsiniz. Ananız, kaynananız sağ mı, aranız nasıl?” Sıra kadının gelinlerine gelmiş. Büyük gelin…
“Huysuz, geçimsiz, çekilmez bir kaynanam vardı” demiş. “Şifacı kızın kocası ‘bir ay yaşamaz’ dedi, yaşamadı.”
Kadının en büyük kızı, “Anamdı amma” demiş. “Kocalarımıza demediğini koymazdı, çocuklarımız onu sevmezdi.”
“Sevgisiz bir kadındı” derler ya, tam da öyle. Oradan bir kadın, “Dur bakalım” demiş.
“Asıl sevgisiz, açgözlü ve nankör sizlersiniz. Ananız bu şehrin kadınlarının hamisiydi. Onu sevmeyen tek bir kadın, kız yoktu.”
“Sen ve kardeşlerin, bir de yengeler hariç. Bir de bey hatunu nedense günahı kadar sevmez.”
Sanki o bey hatunu denen sevimsizi, görgüsüzü bu şehirde seven var. Ne yaptı bu kadın size?
Dinle şifacı kız, şehrin anası dediğimiz kadın ölmeden nesi var nesi yok bölüştü bu açgözlüler.
Şehir unuttu sanıyorlar da şehir unutmaz, şehirde yaşayanlar da unutmaz. Bunların kapılarına var, ekmek iste, kapıyı yüzüne çarparlar.
Bu kadar nankör bir araya nasıl gelmiş, ahali de işin içinden çıkamadı.
Sadece bunlar böyle değil, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş derler ya, bunların kocaları da erkek kardeşleri de kendileri gibi.
Şifacının anası, sen de tanı, bil bu kendine bile hayrı olmayanları.
Ölen kadın mezarından kalksa gelse, bunlar bir araya gelir, kadını yedi kat yerin dibine gömerler.
Sekiz kadın bağırış çağırış çıkıp gitmişler. Eve geldiklerinde şifacı kız, “Anacığım” demiş, “aylardır şehrin neredeyse cümle hanesini dolaştık.”
“Şehir bilmeden senin yasını tutmaya devam ediyor. Kızların, gelinlerin, akrabaların demediğini koymuyor. Ver şu elini bir daha öpeyim.”
“Bunların seninle derdi ne Allah aşkına?” İçeri Hekimbaşı girmiş. “Onların derdi bulamadıkları altın akçe” demiş.
Gerçi bulsalar da yengemin ardından dua eden de olmaz ya. Hasta kadın, “Hekim oğlum” demiş, “ben o altın akçeyi, yoksul, garip, öksüz ve yetim çocuklar için Sultanımıza teslim edeli çok oldu.”
“Sultanımız değil memleketin ücra bir köşesi, sağ olduğum müddetçe dünyanın en uzak diyarına gitsem de beni bulur, bir şekilde korur, kollar, gözetir Allah rızası için.”
“Ölsem mezarımı da bulur. Şifacı kız tesadüfen gelip bulmadı beni. Açgözlü çocuklarım, hırsının esiri olan Bey, bırakın arasınlar.”
Anlatırlar ki, hasta kadın birkaç yıl sonra çıkmış ortaya. “Ben” demiş, “ölmedim, sağım.”
Bey ve çocukları, “Ana” demişler, “çıkar o altınları ortaya. Sana söz, ölünceye kadar bolluk ve refah içinde yaşatalım seni.”
Hasta kadın, “Ben” demiş, “gerçekten ölümcül hastaydım. Beni siz hasta ettiniz.”
Hekimbaşı ve karısı olan şifacı kız, beni o dağ köyünde iyi ettiler.
“Bu arada Bey dahil her birinizin gerçek yüzünü yakinen gördüm. Nasıl mı?”
“Şifacı kızın anası oldum, her birinizin yanı başına oturdum.” Onlar konuşurken, Sultan’ın Bey’i çıkıp gelmiş.
Bey, “Şu andan itibaren bu şehrin Beyi değilsin. Bu kadından aldığınız ne varsa hepsini geri veriyorsunuz, hem de hemen.”
“Kendi analarına nankörlük yapan evlatların, gelinlerin ve damatların da değil bu şehre, kendilerine bile hayırları yoktur” dedi Sultanımız, “bir daha geri gelmemek üzere sürüldünüz.”
Sonra dönmüş şifacı kıza, “Senin de görevin nihayete erdi” demiş.
Şifacı kız, “Beyim” demiş, “eğer Hekimbaşı da itiraz etmezse, ben onun yanında kalmak isterim.”
Hasta kadın, “Bugün” demiş, “duyduğum en güzel talep bu.” Hekimbaşı, “Beyim itiraz etmezse” deyince, Bey, “Allah sizi mesut etsin Hekim evladım” demiş.
Hasta hikayesi memleketin her bucağında ibret alınsın diye anlatılmış. Hekimbaşı ve şifacı kız, daha sonra Sultan’ın emrinde memleketin her tarafına şifa taşımışlar; evlatları arasından hayırla anılan şifacılar ve hekimler çıkmış.
“Şehir şehire, hasta kadın hasta kadına, yenge yengeye, evlat evlada, Bey beye, Hekimbaşı Hekimbaşına, şifacı kız şifacı kıza, şehrin önde geleni şehrin önde gelenine, akraba akrabaya, Sultan Sultana, Sultan’ın Bey’i Sultan’ın beyine, ağabey ağabeye, nankör nanköre, görgüsüz görgüsüze, dağ köyü dağ köyüne, şifahane şifahaneye, ahali ahaliye benzer…”
Bir kıssadır anlatılan. Her kıssadan bir hisse alına denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise, tamamen tesadüften ibarettir.
Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…
Sürçülisan eylediysek affola…
Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…