Yazar Atsız Burucu, İstanbul’da yaşadığı talihsiz bir olay üzerinden toplumsal ahlaktaki çöküşü ve dürüstlüğün kaybını ele almaktadır. Şiddetli yağmur altında dar bir sokakta karşılaştığı bir sürücü, kendi rahatlığı ve elli metre geri gitmemek için yazara yalan söyleyerek onun can güvenliğini tehlikeye atmıştır. Bu durum, bireylerin küçük çıkarları uğruna başkalarının hayatını zorlaştırmasını ve iyi niyeti suistimal etmesini gözler önüne sermektedir. Toplumsal çürümenin büyük felaketlerle değil, küçük çıkarcılıkların ve yalanların olağanlaşmasıyla başladığı vurgulanmaktadır. Sonuç olarak yazar, güven duygusunun ve vicdanın yitirilmesinden duyduğu derin üzüntüyü dile getirerek geçmişteki erdemli toplumsal yapıya duyduğu özlemi ifade etmektedir.
Bugün Okmeydanı’nda yaşadığım bir olay, beni yağmurdan, trafikten, İstanbul’un dar sokaklarından çok daha fazla yordu. Eve döndüğümde üzerimde yolun yorgunluğundan çok, insanın insana yaptığını anlamaya çalışmanın ağırlığı vardı.
Üniversiteden çıkmış, bir bebeği Okmeydanı’na bırakmıştım. Dönüş yolunda İstanbul’u korkunç bir yağmur teslim almıştı. Bir iki metre önümü bile güçlükle görebiliyordum. Sokaklar su içindeydi. Navigasyonun gösterdiği yolu izleyerek Okmeydanı’nın dar sokaklarından ana yola ulaşmaya çalışıyordum.
Tek bir aracın geçebileceği kadar dar bir sokakta karşıma hızla gelen bir otomobil çıktı. Araç durdu, içindekiler mal indirmeye başladı.
Bekledim.
İnsanlar çalışıyor, ekmek parası kazanıyor, dedim. Biraz anlayış göstermekten ne çıkar? Yaklaşık yarım saat sabırla bekledim.
Sonunda araçtaki kişi yanıma geldi.
“Abi, burası tek yön. Sen ters girmişsin.” dedi.
Navigasyonun beni buraya yönlendirdiğini söyledim.
“Yok abi, ileride kapan bile var. Sen nasıl geçmişsin, hayret!” diye karşılık verdi.
Öylesine kendinden emin konuşuyordu ki inandım.
Yağmur bütün şiddetiyle yağıyordu. Arkamı görmekte zorlanıyordum. Sokak son derece dardı. Buna rağmen aracımı geri vitese taktım. Metre metre, büyük güçlükle geri gitmeye başladım. O da aracıyla üzerime doğru gelerek beni takip ediyordu.
Sonunda sokaktan çıktım. Başka sokaklardan dolaştım, suların içinden geçtim, büyük uğraşlarla yeniden ana yola ulaştım.
Fakat içime bir kuşku düşmüştü.
Yolun trafik düzenini dikkatle inceledim. Söylediği kapanı göremedim. Üstelik tek yönlü olan sokakta doğru yönde ilerleyen bendim. Ters yönden gelen kendisiydi.
O an her şeyi anladım.
Adam, yalnızca elli metre geri gitmemek için bana yalan söylemişti.
Yarım saat boyunca mal indirmesini beklediğim, işine saygı gösterdiğim insan, kendi rahatlığı için beni suçlu olduğuma inandırmıştı. O korkunç yağmurun altında, görüş mesafesinin neredeyse sıfıra indiği daracık sokakta can güvenliğimi tehlikeye atmıştı.
Peki, ne kazanmıştı?
Elli metre yol!
İşte insanı kahreden de bu. Bir insanın vicdanını, dürüstlüğünü, başkasının güvenliğini elli metrelik bir rahatlığa değişebilmesi.
Be adam! Elli metre geri gitseydin ne kaybederdin? Ben senin işini bitirmeni yarım saat bekledim. Sana anlayış gösterdim. Sen neden bana aynı anlayışı göstermedin? Neden doğruyu söylemek yerine beni kandırmayı seçtin?
Bu nasıl bir ahlak? Bu nasıl bir kurnazlık?
Üstelik mesele yalnızca o adam değil. O adamın davranışında, giderek yaygınlaştığını düşündüğüm bir anlayışın küçük ama düşündürücü bir örneğini gördüm.
Kendi işini kolaylaştırmak için başkasının hayatını zorlaştırmak. Haksız olduğu hâlde haklı görünmek. Yalan söyleyerek üstünlük sağlamak. İyi niyeti kullanılacak bir zayıflık saymak.

Bir toplumun ahlaki çözülüşü her zaman büyük olaylarla başlamaz. Bazen trafikte yol vermemekle, sırada başkasının önüne geçmekle, küçük bir çıkar için yalan söylemekle başlar. İnsanlar bunları yaptıkça değil, yaptıklarından utanmamaya başladıkça asıl tehlike büyür.
Çünkü utanma duygusu, insanın kendi davranışını sorgulamasını sağlayan son iç denetimlerden biridir.
İnsan yalnızca yakalanmaktan korktuğu için dürüst davranıyorsa, ortada sağlam bir ahlak yoktur. Ahlak, kimse görmediğinde de doğru olanı yapabilmektir. Kendi çıkarımızla başkasının hakkı karşı karşıya geldiğinde verdiğimiz karardır.
O adamın önünde iki seçenek vardı: Elli metre geri gitmek ya da bir insanı kandırmak.
O, kandırmayı seçti.
Belki kendisini akıllı sandı. Belki de içinden, “İyi atlattım, geri gitmekten kurtuldum.” diye geçirdi.
Ama bir insanı kandırabilmek, ondan daha akıllı olduğunuz anlamına gelmez. Bazen yalnızca onun sizin kadar kötü niyetli olmadığını gösterir.
Dürüst insanın aldanması onun aptallığı değil, karşısındakinin ahlaki sorumluluğudur.
Beni düşündüren bir başka mesele de güvenin kaybolması.
Toplum dediğimiz şey yalnızca aynı topraklarda yaşayan insanların toplamı değildir. Birbirine güvenebilen, gerektiğinde birbirinin hakkını koruyan, tanımadığı insanın bile güvenliğini önemseyen bireylerin oluşturduğu ortak yaşamdır.
Bir yabancının sözüne inanmak neden tehlikeli hâle gelsin? Bir insanın yol göstermesinden neden kuşkulanmak zorunda kalalım? Herkesin herkesi kandırabileceğini düşündüğü bir yerde huzur nasıl yaşasın?
Elbette tek bir kişinin davranışından bütün bir milleti suçlamak doğru değildir. Bu ülkede hâlâ dürüstlüğünü hiçbir çıkara değişmeyen, tanımadığı insan için fedakârlık yapan, başkasının hakkını kendi hakkı gibi koruyan nice insan var.
Ama asıl korkum, kötü davranışların varlığı değil, bunların giderek olağan karşılanmasıdır.
Kurnazlığa zekâ, fırsatçılığa beceri, yalan söylemeye iş bitiricilik denildiğinde, toplum yalnızca ahlaki değerlerini değil, birlikte yaşama yeteneğini de kaybetmeye başlar.
Ben bugün Okmeydanı’nda yalnızca bir sürücüyle karşılaşmadım. Kendi çıkarını her şeyin önüne koyan, karşısındakinin iyi niyetini kullanmaktan çekinmeyen bir anlayışla karşılaştım.
Oysa bizim toplumsal belleğimizde başka bir insanlık ölçüsü de vardı.
Yolda kalana yardım etmek, dara düşenin elinden tutmak, tanımadığın birinin hakkını gözetmek, komşunun sıkıntısını kendi sıkıntın bilmek… Bunlar yalnızca geçmişe duyulan özlemin güzel sözleri değildi. Birlikte yaşamanın ahlaki dayanaklarıydı.
Geçmişimiz kusursuz değildi. İnsanımızın arasında dün de yalancı, fırsatçı, çıkarcı vardı. Fakat bugün kendimize sormamız gereken soru, bu davranışlara karşı toplumsal duyarlılığımızı ne ölçüde koruyabildiğimizdir.
Çünkü bir milleti ayakta tutan yalnızca ortak tarih, ortak dil veya aynı bayrağın altında yaşamak değildir. Birbirinin hakkını gözetme iradesidir. Vicdandır. Güvendir. İnsan olmanın sorumluluğudur.
Bugün o sokakta yaşadığım sıkıntıyı unutabilirim. Yağmurun şiddetini, geri geri giderken çektiğim güçlüğü, suların içinde dolaştığım yolları da unutabilirim.
Ama elli metre geri gitmemek için beni kandıran o insanın davranışını kolay kolay unutamayacağım.
Çünkü mesele elli metre değildi.
Mesele, insanın insana verdiği değerdi.
Yağmur diner. Sokaklar kurur. Sular çekilir. Ama vicdan kuruduğunda, o kuraklığı giderecek yağmur yoktur.
Bir zamanlar birbirimizin yükünü taşımayı erdem bilirdik. Bugün bazılarımız kendi yükünden kurtulmak için başkasının omzuna daha fazlasını koyuyor.
Bir zamanlar tanımadığımız insanın bile güvenliğini düşünürdük. Bugün bazılarımız kendi rahatlığı uğruna bir yabancıyı tehlikeye atabiliyor.
Bir zamanlar millettik. Hem de nasıl bir millet!
Birbirinin derdini kendi derdi bilen, bir lokmasını paylaşan, düşenin elinden tutan, yolunu kaybedene yol gösteren bir millet…
Şimdi düşünüyorum da insanın içi acıyor.
Biz ne zaman yol gösteren olmaktan çıkıp birbirine yanlış yol gösteren insanlar hâline geldik?
Biz ne zaman elli metre kazanmak uğruna insanlığımızdan kilometrelerce uzaklaştık?
Bir zamanlar millettik, hem de nasıl bir millet…
Biz nasıl bu hâle düştük?
Atsız Burucu (Mehmet Hoca) Çıksalın, İstanbul – 15 Ekim 2026











