Dr. Alper Sezener’in kaleme aldığı bu yazı, dijitalleşmenin ve sosyal medyanın insan doğası üzerindeki yozlaştırıcı etkilerini eleştirel bir perspektifle incelemektedir. Yazar, modern bireyin gerçek bilgi ve derinlik yerine algı yönetimi ve yüzeysel bir özgüvene sığındığını savunarak bu durumu bir “gürültü medeniyeti” olarak tanımlar. Özellikle iş dünyasındaki yapay dil ve kurumsal maskelerin, insanın özgün karakterini yok ederek onu pazarlanabilir bir dijital profile dönüştürdüğü vurgulanır. Düşüncenin yerini reflekslerin aldığı bu yeni çağda, bireylerin kendi yaşamlarını sadece tüketilebilir içerikler olarak kurguladığı ifade edilir. Son bölümde ise Black Mirror dizisinden bir örnek verilerek, toplumsal onayın bir sosyal kredi sistemine dönüştüğü distopik bir geleceğin tehlikelerine dikkat çekilir. Özetle kaynaklar, hakikatten kopan ve algoritmaların esiri olan modern insanın kimlik kaybını ve varoluşsal boşluğunu sorgulamaktadır.
Bir uygarlığın çürümesi çoğu zaman büyük felaketlerle başlamaz. İlk belirtiler dilde ortaya çıkar. Sözcükler hafifler. Kavramlar içi boş ambalajlara dönüşür. İnsanlar düşüncelerini kaybetmeden önce düşünme biçimlerini kaybederler. Günümüzün dijital kalabalıklarına bakıldığında görülen ilk şey tam olarak budur; yani, düşüncenin yerini refleksin alması. Sosyal medya yalnızca yeni bir iletişim teknolojisi üretmedi; yeni bir insan tipi de üretti. Sürekli konuşan, sürekli pozisyon alan, her konuda kanaat belirten, hiçbir konuda bedel ödemeyen bir insan tipi. Eski çağların cahili susardı; kendi sınırını hissederdi. Günümüzün cahiliyse tam tersine, eksik bilgisini bir üstünlük gösterisine dönüştürüyor. Çünkü çağımızda özgüven, bilgiden daha yüksek bir sosyal değer birimi haline geldi.
Özellikle kariyer ya da iş odaklı sosyal medya platformları, mesela LinkedIn, bu yeni antropolojik deformasyonun en steril vitrini. Orada dolaşan şey düşünce değil; şirket jargonuyla cilalanmış bir boşluk estetiği. İnsan kaynakları departmanlarının kişisel gelişim kültürüyle çiftleşmesinden doğmuş yapay bir bilinç dili. Herkes aynı sözcükleri kullanıyor: “vizyon”, “network/ilişki ağı”, “liderlik”, “disruption/yıkıcı dönüşüm”, “mindset/zihniyet”, “öz değer”, “hikâye anlatıcılığı…” Bir süre sonra insan, ekrana değil de aynı cümlenin binlerce varyasyonuna baktığını hissediyor. Sanki devasa bir kurumsal papağan kolonisi kendi yankısını tüketiyor.
Daha rahatsız edici olan taraf, bütün bu dilin organik olmaması. Kimse gerçekten konuşmuyor orada. Yalnızca “kurumsal maske”ye ait olması gereken cümleler sırayla dudaklardan dökülüyor. Sadece çalışan bireyler değil bunlar; kendilerini aralıksız pazarlayan mikro reklam ajansları. Sabah kahvesini içerken bile içsel deneyim yaşıyorlar ve paylaşılabilir içerik üretiyorlar. Modern beyaz yakalı sınıfın büyük bölümü artık üretimden çok temsil üzerine kurulu bir hayat sürüyor. Ne bildiğinden çok nasıl göründüğün önemli. Ne düşündüğünden çok nasıl sunduğun önemli. Böylece hakikatin yerini “algı yönetimi” alıyor. İnsan, karakter sahibi olmaktan çıkıp optimize edilmesi gereken bir profile dönüşüyor.

Trajik olan, bu insanların çoğunun kendisini özgür zannetmesi. Oysa tarihte standartlaştırılmış bir bilincin yeniden üretimi hiç bu kadar yaygın olmamıştı. Aynı jestler, benzer kariyer cümleleri, yapay tevazu gösterileri, başarı yanılsamaları, cilalı yalanlar… Yapay zekâ araçlarını kullanınca kendini düşünür zanneden insanlar… İki komut yazıp Nietzsche’nin torunu gibi dolaşıyorlar. Oysa çoğunun yaptığı şey düşünmek değil; düşünme simülasyonu üretmek. Bilgelik artık deneyimden, çelişkiden, acıdan ya da iç hesaplaşmadan doğmuyor. Herkes konuşuyor fakat kimsenin sesi yok. Herkes görünür fakat kimsenin ağırlığı yok. Gürültü sürekli artıyor çünkü içeride büyük bir boşluk büyüyor.
Bu boşluğu en iyi örten sektör ise pozitiflik endüstrisi. Dünyanın ortasında savaş çıkıyor, ekonomik çöküş yaşanıyor, açgözlü büyüme arzusunun bir sonucu olarak doğa tahribatı tüm canlı yaşamını tehdit ediyor, insanlar modern dünyanın anlamsız hızı karşısında büyük bir tükenmişlik yaşıyor; birileri üç emoji eşliğinde “evren enerjini hisseder,” diye motivasyon dağıtıyor. Acıyı anlamaya çalışan bir kültür yerine, acıyı hızla estetize eden plastik bir ruh piyasasından bahsediyoruz. İnsanlar artık travmalarını çözmüyor; estetik filtreyle paylaşıyor. İçerik üreticiliği adı altında yaşanan şeyin önemli bir kısmı da tam olarak “varoluşsal boşluğun kesintisiz dekorasyonu” aslında. Ziyaret edilen mekanlarda gerçekleştirilen performans görüntüleri, hızlandırılmış şehir videoları, yapay samimiyetler, makyajlanmış melankoliler… İnsanların çoğu artık yaşam deneyimi üretmiyor; yalnızca tüketilebilir atmosfer hazırlıyor. Hayat bile bildiğimiz anlamda, doğal ve sıkıcı bir sükunetle yaşanmıyor artık; profesyonel bir dokunuşla, renklendirilerek kurgulanıyor.
Daha kötüsü, bütün bu sistem insanı fark ettirmeden kendine benzetiyor. Algoritmanın sevdiği davranışlar zamanla karaktere dönüşüyor. İnsanlar düşüncelerini değil, etkileşim ihtimalini güçlendiriyor. Eğer bu, öfke getiriyorsa öfkeli oluyorlar. Hassasiyet prim yapıyorsa duyarlı rolüne giriyorlar. Politik kimlikler bile çoğu zaman ahlaki duruş değil; dijital aidiyet kostümü haline geliyor. Ortaya çıkan şey tam anlamıyla neo-liberal bir insan pazarı; ve nihayetinde herkes kendi yarattığı avatarı dijital tezgâhta sergiliyor. Zekâ, travma, mizah, yalnızlık, ahlak ve hatta devrimcilik bile bu tezgahın müşteri çeken ürünleri. İnsan kendi benliğinin girişimcisine dönüşmüş durumda.
Bütün bunların sonunda modern insanın trajedisi daha görünür hale geliyor. Ortaya çıkan yeni insan tipi bu yüzden grotesk bir karışım taşıyor: Yarım kültür, tam özgüven. Yüksek görünürlük, düşük derinlik. Sonsuz kanaat, sıfır iç muhasebe. Bir zamanlar insanlar kitap okuyarak kişilik inşa etmeye çalışırdı. Şimdi kişilikler, içerik tüketiminin tortusundan oluşuyor. İnsanların zihni artık organik bir bütünlük taşımıyor; trend parçacıklarıyla dolu bir enkaz alanına benziyor. Biraz stoacılık kırıntısı, biraz girişimcilik kültü, biraz motivasyon estetiği, biraz popüler psikoloji, biraz finans guruluğu… Düşünsel bütünlüğü olmayan yamalı bir bilinç.
Ortaya çıkan şey bilgi toplumu değil; sürekli yayın yapan bir “gürültü medeniyeti.” Herkes konuşuyor fakat kimsenin zihninde gerçek anlamda bir derinlik oluşmuyor. Çünkü derinlik hız sevmez. Algoritma ise düşünceyi değil, dürtüyü ödüllendiriyor. Gelecekte tarihçiler bir gün bu döneme dönüp baktığında, muhtemelen şunu söyleyecek: “İnsanlık bilgiye hiç bu kadar yaklaşmamıştı ama hakikatten de hiç bu kadar uzak kalmamıştı.” Tabii o gelecekte, düşünmeyi hâlâ veri akışından ayırabilen, hafızasını algoritmalara kiralamamış birkaç tarihçi kalırsa.
***
Yazımızı bu defa bir dizi film önerisiyle sonlandıralım: Black Mirror (Kara Ayna, 2011-2025) isimli televizyon dizisinin en çarpıcı bölümlerinden biri olan Nosedive (2016, 3. Sezon, 1. Bölüm). Dizinin bu bölümü distopik bir gelecekte geçiyor. Sosyal medyanın belirleyici olduğu bir evrende, insanlar birbirlerini 1’den 5’e puanladıkları bir sosyal kredi sisteminde yaşıyorlar. Bu puan, ev yaşamından iş yaşamına ve tüm sosyal ilişkilere kadar hayatın her alanını belirliyor. Pastel renkli, yapay bir mutluluk dünyası kurgulayan bölüm, sosyal medyanın beğeni ve itibar kültürünü uç noktasına taşıyarak, mutluluğu başkalarının onayına bağlamanın trajikomik sonuçlarını sert ve çarpıcı bir hicivle anlatıyor. Hem görsel olarak etkileyici hem de fazlasıyla tanıdık bir eleştiri olması bakımından izlenmeyi hak ediyor.
İyi Pazarlar…