Dr. Alper Sezener, sanat tarihinin adaletsiz seçiciliğini sorgulayarak, bugün dahi kabul ettiğimiz pek çok ismin aslında güç odakları, şans veya siyasi otoriteler sayesinde kalıcılaştığını savunmaktadır. Metin, eserlerin niteliğinden ziyade kurumsal desteklerin ve toplumsal ihtiyaçların kültürel belleği nasıl şekillendirdiğini çarpıcı örneklerle gözler önüne serer. Vivaldi, Kafka ve Vermeer gibi isimlerin geç gelen şöhretleri üzerinden, keşfedilmeyi bekleyen binlerce yeteneğin tarihin karanlığında nasıl yok olduğu vurgulanır. Özellikle kadınların ve azınlıkların bu süreçte sistematik olarak dışlandığı belirtilirken, Rodriguez ve Vivian Maier gibi figürlerin hayat hikayeleriyle başarının tesadüfiliği kanıtlanır. Nihayetinde yazar, okuyucuyu modern dünyanın algoritmalar ve popüler kültür tarafından gizlenen güncel dehalarını fark etmeye davet eder. Bu anlatı, tarihin neleri kaydettiğinden ziyade neleri kasten veya ihmalle sildiği üzerine derin bir muhasebe sunar.
Düşünün: Şu an hangi dehayı göremiyoruz?
Bugün “dahi” dediğimiz isimlerin büyük çoğunluğu, hayatlarında ya yoksulluk içinde öldü ya da çağdaşları tarafından tümüyle görmezden gelindi. Biz onlara bugün hayranlık duyarken, aynı dönemde yaşamış ve belki daha özgün eserler vermiş nice isim, tarihin karanlık odalarında sessizce çürüdü. Peki bu nasıl oldu? Daha da önemlisi, biz bugün de aynı körlüğü yaşıyor muyuz?
Tarihin sanat belleği, hiçbir zaman adaletli bir arşiv olmadı. Hayatta kalanın değil, anlatılanın tarihi yazıldı. Bir eserin geleceğe taşınabilmesi için çoğu zaman arkasında bir kurum, bir koruyucu, bir şehir ya da bir siyasi irade gerekti. Medici ailesi olmasaydı Rönesans sanatı bambaşka bir biçime evrilirdi. Kilise desteği kesilseydi, Avrupa’da klasik müziğin ana damarı dönüşürdü. Sanatın yaşaması tesadüfe değil, güce bağlıydı.
Kültürel bellek, bir seçim makinesidir; üstelik çok da şeffaf işlemez. Hangi eserin müzeye gireceğine, hangi şairin ders kitabına alınacağına, hangi bestecinin konser salonlarında çalınmaya devam edeceğine karar verenler; zevk sahibi ölümsüzler değil, dönemin güç sahibi siyasetçileri, editörleri, galeri sahipleri, eleştirmenleri ve sponsorlarıdır. Yani insanlar… Ve insanlar yanılır, önyargı taşır, kimi zaman da açık ya da örtük bir biçimde çıkarları doğrultusunda hareket eder veyahut hayranlık besleyip kin güder.
Vivaldi, ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra “keşfedildi”. Kafka, kitaplarının yakılmasını vasiyet ederek öldü; dostu Max Brod bu vasiyete uymadı ve dünya edebiyatı bugün bildiğimiz şeklini aldı. Vermeer, uzun süre hiç tanınmadı; bugün ise resimleri en pahalı eserler arasında yer alıyor. Bu “yeniden doğuşlar” tesadüf mü?

Hayır. Bu yeniden keşifler çoğunlukla dönemin ihtiyacına verilen yanıtlardır. Toplumlar bunaldıklarında mistik ve melankolik seslere yönelir. Buhran dönemlerinde varoluşçu yazarlar yeniden raflardan iner. Her çağ, kendi sorusuna yanıt veren geçmişi arar. Geçmiş ise buna uysalca boyun eğer, yeniden şekillenir.
Ama şunu sormak gerekir: Peki ya yeniden keşfedilemeyen isimler? Eserleri gün ışığına çıkamamış, vasiyetini yerine getirecek sadık bir dostu bulunmayan, eserlerini koruyacak bir kurumu olmayan sanatçılara ne oldu? Onlar için “yeniden doğuş” imkânsızdır; çünkü silinmek bazen telafi edilemez bir son demektir.
Tarihin gölgesinde kalan sanatçıların önemli bir kısmı kadındır. Diğerleri de sömürge coğrafyalarından yükselen değerlerdir. Bunların çoğu azınlık dillerinde üreten şairler, müzisyenler, romancılardır. Bu isimlerin unutulmuş olması, kalite meselesi değil; iktidar meselesidir.
Viktorya döneminin pek çok kadın yazarı, eserlerini erkek takma adlarıyla yayımlamak zorunda kaldı. Asya ve Afrika edebiyatlarının büyük kısmı, Batı merkezli yayıncılık dünyası tarafından on yıllar boyunca görmezden gelindi. Bugün Nobel alan isimler bu boşluğu kısmen kapamaya çalışıyor; ama tarih, silinenleri geri getirmiyor.
Üstelik silinmek yalnızca dışsal bir baskının sonucu da değil. Kimi zaman sanatçının bizzat tercih ettiği bir yalnızlık var. Sessizce üreten, sergi açmayan, yayımlamayan, gürültüden kaçan isimler. Bu sessizlik, kimi zaman bir erdem olarak sunulur, ama sonuç değişmez; tarih, gürültü yapanı kaydeder.
Peki, bugün takip etmediğimiz, okumadığımız, dinlemediğimiz kim var?
Bu çağın “unutulacak dehası” şu an bir yerde üretiyor olabilir. Belki küçük bir şehirde, belki az izlenen bir kanalda, belki yeterli bütçesi olmayan bir yayınevinde. Algoritmaların önermedikleri, trendlerin taşımadığı, kurumların desteklemediği biri.
Geçmişe bakıp “keşke o dönemde yaşasaydım, Kafka’yı anlardım” demek kolaydır. Asıl zor olan, bugün yaşayanı görmektir. Kültürel belleğin seçiciliğine teslim olmak yerine, o seçimin dışında kalanlara bilinçli biçimde yer açmak; bu hem bir entelektüel tutum hem de bir sorumluluktur.
Tarih neyi seçti, neyi sildi diye sorarken; biz bugün neyi seçiyoruz, neyi siliyoruz diye de sormalıyız. Yanıt, iki yüz yıl sonra verilecek.
***
Yine, sinemayla final yapalım.
Tarihin sanatçıya ne kadar haksız davranabildiğini anlamak için bazen beyazperdeye bakmak yeterli.
2012 yapımı Bir Şarkının Peşinde / Şeker Adamın İzinde (Searching for Sugar Man, Yön: Malik Bendjelloul) Rodriguez adlı Meksika asıllı bir müzisyenın hikâyesini anlatıyor. 70’li yılların başında ABD şehri Detroit’te bar köşelerinde şarkı söyleyen, iki albüm çıkaran ve ardından tamamen unutulan bir adam, aynı yıllarda, haberi bile olmadan, Güney Afrika’da bir efsane hâline geliyor. Güney Afrika’da uygulanan, siyah ve beyaz nüfusu yaşamın her alanında birbirinden tamamen ayıran resmi devlet politikası Apartheid (ırk ayrımı) baskısı altındaki genç nesiller onun şarkılarını yasa dışı kasetlerle birbirlerine ulaştırıyor, şarkıları bir başkaldırı marşına dönüşüyor. Rodriguez ise o sırada yoksulluk içinde inşaat işçisi olarak çalışmaya devam ediyor. Tarihin neyi seçip neyi sildiğini bu kadar acı ve net anlatan başka bir hikâye bulmak zor.
Vivian Maier ise farklı bir silinişin hikâyesi. Hayatı boyunca ABD’de, Chicago’da bakıcılık yapan bu kadın, gittiği her yere kamerasını götürüyor ve elli yıl boyunca 100.000’i aşkın fotoğraf çekiyor. 2009’da yalnız başına ölüyor. Fotoğrafları bir müzayedede satışa çıktığında, bir tarih meraklısı tesadüfen bunları satın alıp dijitale aktarıyor. Bu andan itibaren sanat dünyası sarsılıyor; bugün Maier, 20. yüzyılın en büyük sokak fotoğrafçıları arasında sayılıyor. Vivian Maier’in Peşinde (Finding Vivian Maier, Yön: John Maloof & Charlie Siskel) belgeseli, 2013’te bu keşfin peşine düşüyor ve rahatsız edici bir soruyu gündeme taşıyor: Sanatçı zaten harika eserleri yaratmıştı; peki onu “büyük” yapan bu keşif miydi, yoksa eserlerin kendisi miydi?
Bir diğer şaheser, Shine (1996) ise tarihin sildiği değil, sistemin kırdığı bir dehayı anlatıyor. Scott Hicks’in yönettiği Avustralyalı piyanist David Helfgott‘un hikâyesi, müziğin sihirli dünyası ile babasının katı yüreği arasında gelip giden bir çocuk dehanın draması üzerine kurulu. Rachmaninoff’un 3. Piyano Konçertosu’nu çalabilen dünyadaki yalnızca üç isimden biri olan Helfgott, bir konser sırasında geçirdiği ruhsal çöküşün ardından on iki yıl tedavi gördü ve müzikten uzak kaldı. Peki bu yıllar boyunca o yetenek neredeydi? Filmde, izleyici David’i önce yetişkin ve derbeder hâliyle görüyor, sonra geçmişe dönüp o çocuğu tanıyor. Böylece geçmiş olayları, nereye varacağını bilerek izliyorsunuz. Bu da her mutlu anı biraz daha dokunaklı hâle getiriyor. Helfgott’u üstün bir başarıyla canlandıran Geoffrey Rush bu filmle 69. Akademi Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu Oscar‘ını kazandı. Üstelik aynı yıl BAFTA ve Altın Küre’yi de aldı. Rush o dönemde neredeyse hiç tanınmayan bir aktördü. Shine onun uluslararası kariyerinin fiilen başlangıcı oldu. Yani film hem David Helfgott’u hem de Geoffrey Rush’ı “yeniden doğurdu.”
Bu filmler bize şunu söylüyor; kültürel bellek, yalnızca eserin kalitesiyle değil, tesadüflerle, keşif süreciyle, gerçek yaşantıların bıraktığı izler yoluyla ve zamanlamayla şekleniyor. Bugün adını bilmediğimiz kaç Vivian Maier, Rodriguez ve Helfgott var?
Düşünelim…