Alper Sezener’in kaleme aldığı bu metin, yavaş sinema örnekleri üzerinden modern insanın zamanla olan sorunlu ilişkisini ve sabırsızlığını sorguluyor. Yazar, Béla Tarr gibi yönetmenlerin eserlerindeki sıkıcılık kavramının aslında bir eksiklik değil, izleyicinin hız odaklı dünyada kendi zihniyle baş başa kalma korkusu olduğunu savunuyor. Anlatı, sanatın tüketim nesnesine dönüştürülmesine karşı çıkarak, hareketsizliğin ve sessizliğin içindeki derin anlamı keşfetmeye odaklanıyor. Metnin sonunda ise zamanı bir kütle gibi kullanan beş önemli filmden örnekler verilerek, izleyici kendi tahammül sınırlarıyla yüzleşmeye davet ediliyor. Hakikatin her zaman eğlenceli olmadığını hatırlatan yazı, estetik deneyimin sabır ve emek gerektiren doğasını vurguluyor.
Geçenlerde bir arkadaşım, Bela Tarr’dan söz açıldığında sesine hafif bir merhamet katarak sordu: “Bu kadar uzun ve sıkıcı filmleri nasıl izliyorsun, gerçekten ne zevk alıyorsun?”
Sorunun masum görünümü altında çağımızın küçük kibri gizliydi. Çünkü “sıkıcı” dediğimiz şey çoğu zaman filmin değil, bizim zamana karşı tahammülsüzlüğümüzün adıdır.
Mesele Tarr’da değil, bizim zamana bakma biçimimizdedir.
Tarr’ın sineması alıştığımız hızlı olay örgülerine, dramatik zirvelere ve kolay tüketilebilir hikâyelere yaslanmaz.
Seyirciyi “bir şeylerin olduğu” değil, “olmanın sürdüğü” bir zamana çağırır. Karakterler patika yollarda yürür; ama bu yürüyüş bir varışa değil, varoluşun ağırlığını taşımaya yöneliktir. Uzun planlar, sessizlikler, boşluklar ve tekrarlar; modern insanın kaçtığı ne varsa hepsi perdede belirir.
Satantango’nun yedi buçuk saati çoğu kişiye ölümcül bir tehdit gibi gelir.
Asıl tehdit ise o süre boyunca kendi zihninle baş başa kalmaktır. Çünkü Tarr’da olaylar değil, aralar konuşur.
Zaman genişler, katılaşır ve izleyiciyi pasif tüketicilikten çıkarıp zamanın içine hapseder.
Werckmeister Harmonies’teki o meşhur meydan sahnesinde kamera inatla dönerken “hiçbir şey olmuyor” demek kolaydır.
Oysa tam tersine, alışık olmadığımız bir yoğunlukta her şey olmaktadır.
Sıkıcılık, nesneden değil özneden kaynaklanır. Kant’ın estetik yargısını hatırlarsak, güzellik nasıl algılayışımızda ortaya çıkıyorsa, sıkıcılık da aynı şekilde bizim üretimimizdir.
Tarr sıkıcı değildir; biz sıkılmayı seçeriz. Bu seçim de büyük ölçüde bilinçsizdir, çünkü hız artık bir ideolojiye dönüşmüştür.
Hızlı olan iyi, akıcı olan değerlidir, çabuk tüketilen anlamlıdır. Tarr ise bu ideolojiyi bozar.
Arkadaşımın asıl sorduğu şuydu: “Bu zahmete değer mi?” Yani süre-tatmin hesabını yapıyordu.
Oysa sanatı hazza, işe yarama ya da hızlı doyuma indirgersek onu fast-food’a çeviririz.
Nietzsche’nin hatırlattığı gibi, insan çoğu zaman hakikati değil rahatlığı ister. Hakikat yorucudur, alışkanlıkları bozar, korunaklı küçük anlatılarımızı dağıtır.
Anlamlandıramadığımız şeyi “sıkıcı” diye dışarı atarak hem kendimizi korur hem de sınırlandırırız.
“Hiçbir şey olmuyor,” demek kolaydır. Peki gerçekten hiçbir şey olmuyor mu, yoksa biz bakmayı mı unuttuk?
Bu soru rahatsız edicidir, çünkü cevap algımızın sınırlılığını gösterebilir. Elbette mesele “anlamıyorsan cahilsin,” türünden elitist bir kibre düşmek değildir.
Her estetik deneyim bir eğitim, bir alışma gerektirir. Tarr’ın sineması da sabır ister. Çağımız ise sabrı değil sabırsızlığı ödüllendirir.
Belki de bazı filmler gerçekten sıkıcıdır ve bazı şeyler sıkıcı olmak zorundadır. Çünkü hakikat her zaman eğlenceli değildir.
Fenomenolojik Sinema (kimilerine göre “Yavaş Sinema”), dünyanın yüzeyini kazır ve bizi zamanla, sessizlikle, boşlukla baş başa bırakır.
Bu deneyim her zaman hoş olmayabilir ama değerli olabilir.
O yüzden soruyu tersine çevirelim: Sahiden sıkıldığımız için mi kaçıyoruz, yoksa sıkılmadan duramadığımız için mi?
Belki de asıl mesele, kendi tahammülsüzlüğümüzle yüzleşmektir.
Fenomenolojik Sinema derken, elbette günümüzün “On beş saniyede her şeyi tüketip bir sonrakine kaydıran” sosyal medya fenomenlerinden bahsetmiyoruz.
Aksine, o on beş saniyelik dikkati alıp, onu on beş dakikalık tek bir plana hapseden, izleyiciyi “beğen” butonuna basmaya değil, kendi varlığının ağırlığı altında ezilmeye davet eden bir sinemadan bahsediyoruz.
Zamanı oymakla yetinmeyip, onu üzerinize koca bir kütle gibi bırakan beş yönetmen ve beş filmle bugünkü yazımızı bitirelim:

Béla Tarr – Torino Atı (The Turin Horse, 2011) Film, Nietzsche’nin Torino’da kırbaçlanan bir atın boynuna sarılıp delirmesiyle başlayan o meşhur rivayeti referans alır ve “Peki o ata ne oldu?”
diye sorar. Film, dünyanın sonuna giden altı günü, bir baba-kızın rüzgarın hiç dinmediği bir kulübedeki korkunç monotonluğu üzerinden anlatır.
Zaman burada patates soymak, su taşımak ve sadece rüzgarı dinlemekten ibaret, kaçışı olmayan bir hapishanedir.
Theo Angelopoulos – Sonsuzluk ve Bir Gün (Eternity and A Day, 1998) Film, öleceğini öğrenen bir yazarın son gününü anlatır.
Ancak Angelopoulos için “bir gün,” içine koca bir ömrün ve tarihin sığdırılabileceği kadar esnektir.
Plan-sekanslar aracılığıyla zamanı öyle bir yayar ki, geçmişle bugün arasındaki sınır silinir; izleyici kendini o puslu sahil kasabasının melankolik zamanına hapsolmuş bulur.
Tsai Ming-liang – Elveda Sinema (Goodbye Dragon Inn, 2003) Film, kapanmak üzere olan eski bir sinema salonunda, son kez gösterilen bir filmi izleyen birkaç yalnız ruhun hikayesidir.
Diyaloğun neredeyse hiç olmadığı filmde, kamera boş koridorlara veya bir koltukta oturan birine o kadar uzun süre bakar ki, zamanın o mekanda bir toz bulutu gibi biriktiğini hissedersiniz.
Chantal Akerman – Jeanne Dielman, Commerce Rıhtımı, 23 numara, 1080 Brüksel (Jeanne Dielman, 23 quai du Commerce, 1080 Bruxelles, 1975) Film, bir ev hanımının üç günlük rutinini gerçek zamanlıya yakın bir tempoyla izletir.
Patates soymanın dakikalarca sürmesi, zamanı bir ev içi hapis hayatının yükü olarak izleyicinin üzerine bırakır.
Bu filmde zaman, patlayan bir bombadan çok daha gerilimli bir sessizliktir.
Nuri Bilge Ceylan – Kasaba (1997) Bir ailenin ateş başında geçen uzun sohbetleri ve taşranın o karakteristik durağanlığı üzerinden ilerler.
Zamanın geçmediği, sadece “olduğu” o meşhur siyah-beyaz sahneler; doğanın ve çocukluğun zamansızlığını izleyicinin kucağına bir bekleyiş yükü olarak bırakır.
İyi Pazarlar…