Dr. Alper Sezener
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. İki Film, İki Farklı Gerçeklik

İki Film, İki Farklı Gerçeklik

featured

Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu yazı, 2026 yılının öne çıkan iki yapımı üzerinden sinemanın gerçekliği nasıl farklı uçlarda ele aldığını inceliyor. Yazar, Steven Spielberg imzalı İfşa Günü filmini umut dolu bir gökyüzü arayışı ve kurumsal gizemlerin deşifre edilmesi olarak tanımlarken, Kane Parsons’ın Arka Odalar filmini ise klostrofobik bir mekânsal kayboluş ve varoluşsal bir kriz olarak betimliyor. Metinde, Spielberg’in bilimkurgu geleneğini iyimser bir noktadan sürdürdüğü, buna karşın A24 yapımı Arka Odalar’ın internet kültüründen beslenen modern bir korku atmosferi sunduğu vurgulanıyor. İki yapımın oyuncu performansları ve ticari başarıları kıyaslanarak, birinin dış dünyaya, diğerinin ise içsel boşluklara odaklandığı belirtiliyor. Sonuç olarak kaynak, bu iki zıt anlatının günümüz insanının belirsizlik ve izolasyon karşısındaki korkularını aynaladığını zarif bir dille özetliyor.

 

İki film. Biri gökyüzüne davet ediyor, diğeri ayaklarımızın altındaki gizemi deşiyor. Steven Spielberg’ün iyimser bilimkurgu geleneğini sürdürdüğü İfşa Günü (Disclosure Day) ile A24’ün karanlık estetiğinden doğan ve genç yönetmen Kane Parsons’ın imzasını taşıyan Arka Odalar (Backrooms), 2026’nın en çok konuşulan iki yapımı olarak, günümüz insanının en derin korku ve arzularını karşı karşıya getiriyor. Birinde “yalnız değiliz” mesajı, diğerinde ise gerçekliğin çok katmanlı bir yanılsama olduğuna dair bir ima var. Birini izleyip diğerine geçince, ikisi adeta birbirini tamamlayan iki parçalı bir ayna oluşturuyor.

İfşa Günü, Spielberg’in klasik bilimkurgu-gerilim üslubunu taşıyor. Emily Blunt’ın meteorolog Margaret Fairchild ve Josh O’Connor’ın siber güvenlik uzmanı Daniel Kellner karakterleri üzerinden, 1947’den beri süren uzaylı-dünya ilişkisinin devlet ve şirketler eliyle nasıl örtbas edildiğini takip ediyoruz. “Tavşan kaç, tazı tut” kovalamacası yine filmin omurgasını oluşturuyor.

Colin Firth, Wardex’in soğuk ve tehditkâr lideri rolünde alışılmış zarif imajının oldukça uzağına gidiyor ve bunu başarıyla yapıyor. Genellikle romantik ve duygusal rolleriyle tanınan Firth, burada zeki, mesafeli ve giderek daha tehlikeli bir karaktere dönüşüyor. Oyuncunun bu beklenmedik tercihi, filmin en çarpıcı performanslarından biri olmuş.

Spielberg, yine o tanıdık insancıl dokunuşunu konuşturuyor: Bilinemez karşısında korku var, ama umut her zaman daha ağır basıyor. Film, günümüz UFO tartışmalarını, kurumların gizlediği bilgileri ve sosyal medyadaki “gizli gerçek” furyasını zekice yakalıyor. Üçüncü Türden Yakınlaşmalar (1977) ve E.T. (1982) filmlerinin mirasını taşıyan bu yapım, artık sadece mucizeyi değil, onun bedelini de gösteriyor.

Arka Odalar ise tam karşı kutupta duruyor. Kane Parsons’ın 20’li yaşlarında yönettiği bu A24 yapımı, internetin derinliklerinden doğan “Backrooms” efsanesini sinemaya taşıyor. Chiwetel Ejiofor, Renate Reinsve ve Mark Duplass’ın oynadığı film, hikâyesinden ziyade mekânın kendisiyle gerilim yaratıyor. Bir mobilya mağazasının bodrumundaki gizli kapı, bizi sonsuz sarı koridorlara, zamanın büküldüğü, mantığın eridiği ve yalnızlığın somutlaştığı o ürkütücü ara-uzama sürüklüyor.

Burada Spielberg’in aydınlık umudu yok. Arka Odalar, pandemi sonrası izolasyonu, algoritma tünellerini ve anlam krizini, “gerçeklikten kayma” metaforu üzerinden kusursuzca yansıtıyor. Genç yönetmenin found-footage (buluntu film) köklerinden gelen ustalığı, filmi hem nostaljik hem de son derece güncel kılıyor. Korku, bu kez dev uzaylı filolarından değil; sonsuz bir odada kaybolmaktan ve kimsenin seni bulamayacağını bilmekten geliyor.

Ticari açıdan da Arka Odalar dikkat çekici bir başarı elde etti. Kuzey Amerika’da açılış hafta sonunda maliyetinin yaklaşık on katı (81 milyon dolar) hasılat yaparak dünya çapında 260 milyon dolara ulaştı. İfşa Günü’nün 200 milyon dolarlık bütçesine kıyasla bu, A24 için oldukça etkileyici bir zafer.

İki film yan yana konduğunda çarpıcı bir karşıtlık ortaya çıkıyor. Biri “dışarıdan gelen”i (uzaylıyı) merkeze alırken, diğeri “içerideki”ni, gerçekliğin ta kendisindeki yarılmayı araştırıyor. Spielberg bize ötekinin varlığını kabul etmenin özgürleştirici olabileceğini söylerken; Parsons, ötekinin çoktan içimizde ve aramızda olabileceğini hatırlatıyor.

Günümüz seyircisi için ikisini birden izlemek tuhaf bir ayna etkisi yaratıyor. Sosyal medyada her gün yeni bir ifşa videosu izlerken, gece yarısı sonsuz oda görüntülerine dalıyoruz. Asıl korku aynı: Ya bildiğimiz dünya gerçekten yalansa? Ya “normal” dediğimiz şey, sadece ince bir kabuktan ibaretse?

Spielberg gökyüzüne bakmamızı isterken, Parsons ayaklarımızın altındaki zemini çekip alıyor. Biri ufku genişletiyor, diğeri daraltıyor. Biri “orada bir şey var ve anlamlı olabilir” diyor; diğeri “buradasın ve hiçbir şey güvende değil” diye fısıldıyor.

Her ikisi de aynı anda doğru. Gerçeklik hem muazzam hem kırılgan hem umut hem de tehdit barındırıyor. Sinemanın gücü de burada: Bizi hem avutuyor hem uyandırıyor. Ne aşırı umuda kapılmak ne de tam teslimiyet. Sadece gözlerimizi açık tutmak ve ikisini birden taşıyabilmek önemli.

Sinema hâlâ bu kadar etkili.

İki film de tavsiye niteliğindedir.

İyi pazarlar…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!