Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Sen Susun Hikayesi

Sen Susun Hikayesi

featured
0
Paylaş

Bu hikâye, sürekli susturulan ve ağır işlerde çalıştırılan “Sen Sus” lakaplı bir yetim kızın maruz kaldığı haksızlıkları ve sonrasındaki adalet arayışını konu alır. Akrabaları tarafından eziyet gören ve annesinden koparılan bu küçük çocuk, yıllar süren sürgünün ardından güçlenerek geri döner ve geçmişin karanlık sırlarını birer birer gün yüzüne çıkarır. Olayların merkezinde kıskançlık, iftira ve aile içi hesaplaşmalar yer alırken, kızın ailesine yapılan kötülüklerin aslında karşılıksız bir aşk ve intikam hırsından kaynaklandığı anlaşılır. Hikayenin sonunda, güçlü bir karaktere dönüşen genç kızın kararlılığı sayesinde şehirdeki tüm otoriteler sessizliğe bürünmek zorunda kalır. Nihayetinde Bey’in araya girmesiyle, eski yaraların üzerine bir sünger çekilerek zoraki bir barış ve sükûnet ortamı tesis edilir. Bu anlatı, ezilen bir ruhun sesini bulma yolculuğunu ve geçmişin gölgelerinden kurtuluş mücadelesini etkileyici bir dille özetler.

 

Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde devamlı susturulan, konuşturulmayan, konuşmasına imkân tanınmayan bir kız yaşarmış.

Ne zaman bir şey söylemeye kalksa, “sen sus” derlermiş. Kız sülalenin en küçük kızıymış.

El bebek gül bebek olması beklenirken; itilmiş, kakılmış, azarlanmış, hakkı yenmiş; “anam” dediği kadın ansızın ölüvermiş; adına hala denen, teyze denen, abla denen, yenge denen kadınların eline kalmış.

Neredeyse içlerinde bir tane bile vicdanlı, merhametli biri yok gibiymiş.

Kızı sürekli “sen sus, dinle, şunu yap, bunu yap, şuraya git, şurayı sil, mutfağa yardım et” diye işten işe koştururlarmış.

O geniş sülalede onun gibi kızlar varmış elbet.

En küçük diye, en sahipsiz diye, en kimsesiz diye, en sessiz diye kızı koşmadıkları iş neredeyse yokmuş.

Kız, ailenin en büyüğü olan ve herkesin “ağam” diye el pençe divan durduğu adama varmış.

“Ağam,” demiş, “bana çok fazla iş buyuruyorlar, ben bu işlerin altından nasıl kalkarım? Benim anam babam, kimim kimsem yok mudur?”

Ağa, “Bak hele,” demiş, “sana boşuna ‘sen sus’ dememişler. Bu konakta soru sormak yok.”

“On yaşında bile olmayan bu çocuk bana böyle soruları nasıl sorar? Kim öğretiyor bunları?”

Kadınlardan biri, “Ağam,” demiş, “bu çocuk oldum olası böyle. Konak kapısına bırakıldığı günden bu yana, konaktaki hemen her kadın üç beş gün baktı bu kıza.”

“Bir yerde hepimizin kızı. Bu sülalede yeri de yok, yurdu da.”

Ağa, “İyi de,” demiş, “kim aldı bu münasebetsizi konağa, kim bu yaşa getirdi? Kim bu kadar çok yük yükledi?”

“Nihayetinde çocuk bu. Kim hırsını bu kızcağızdan çıkarıyor? Kimin kini hiç sönmeden devam ediyor? Bunun cevabını bu akşama kadar isterim.”

“Benden kim ne saklıyor? Kim bu kız? Kim bırakmış benim konağımın önüne?”

Ağa, “Sen sus,” demiş, “benim yanımda sana taktıkları lakap gibi, sus!”

“Tek bir kelam dahi edersen çocuk demem, seni atarım konağın önüne.” Sen sus, “Atarsan at,” demiş.

“Ben zaten konakta yaşamıyorum ki. Konağın yanı başında yıkıldı yıkılacak, çatısı akan evler var.”

“Yazın bir saçak altında, kışın ahırlarda yatar kalkarım ağam.” Ağa, “Bu çocuğu çıkarın huzurumdan,” demiş.

“Kim bu çocuğa ağır iş yüklerse de haberim olsun.”

Ağanın lafları konakta yankılanmış. Küçük kıza iş buyuranlar, “Kim bu kız? Ağa bu kızı birden neden merak etti?” demeye başlamışlar.

Ağanın, “Sen Sus” denen küçük kızı emanet ettiği kadın, “Bütün bu olanlar sizin yüzünüzden,” demiş.

“Yavrucağa altından kalkamayacağı işler yüklerseniz, işte böyle patlar. Ne derdiniz var bu kızla, dökülün bakalım,” demiş.

Kadın öyle bilgiler edinmiş ki doğruca ağanın huzuruna varmış. “Ağam,” demiş, “meselenin aslı astarı böyleyken böyle.” Ağanın yüzü karışmış.

Doğruca Bey’in konağına gitmiş. “Beyim,” demiş, “başımda öyle bir mesele var ki ne yapacağımı, ne edeceğimi şaşırdım.”

“Bir tarafta dokuz on yaşlarında küçük bir kız çocuğu, bir tarafta o çocuktan hırsını çıkarmaya kalkan bir konak dolusu vicdansız, merhametsiz kadın.”

“Çocuğa ‘sen sus’ demişler. Adı ‘Sen Sus’ kalmış. Ancak kız ‘kimse bana sen sus diyemez, neye susayım, niçin susayım’ diyor daha şimdiden.”

Bey, “Ağa,” demiş, “çocuğun üzerindeki baskıları birdenbire değil, parça parça al.”

“Alırken kimseyi ürkütmeden, korkutmadan al. Meseleyi sana getiren kadın bu konuları sağda solda anlatabilir. O kadını bu akşam şehirden gönder.”

“Sen Sus denen küçük kızla en fazla kimin ne derdi varsa, o kadına emanet et.”

” ‘Gözüm üstünde de eziyet edersen’ diye başlayan sert cümleler kur. Değil eziyet, aklından dahi geçiremesin. Sonraki gelişmeleri de bilahare görüşelim.”

Ağa, kendine her türlü bilgiyi getiren kadın ve ailesine bir miktar altın akçe verip onları aynı gece şehirden uzaklaştırmış.

Sonra “Sen Sus” diye küçük kızı konuşturmayan, neredeyse nefes dahi aldırmayan kadını çağırtmış küçük kızla birlikte yanına.

“Bu kız,” demiş, “sana emanet bundan böyle. Ağlarsa, sen on misli ağlarsın.”

“Ağır işlere sürersen, oğullarını şehirden sürerim; kızlarını da konağın en ağır işlerine veririm.”

Küçük kız, “Ağam,” demiş, “beni bunun eline verme. Beni konağın kapısının önüne koy, aş ekmek de verme.”

Ağa, “Küçük kızı dışarı çıkarın,” demiş. Kadına, “Be kadın,” demiş, “sen bu çocuğun öz halasısın. Ne istersin garipten?”

“Kardeşin olacak kızın babası uzak bir diyarda zindanda; kızın anası senin eski kocanı öldürmüş. Neden öldürmüş anlatan yok, herkes sus pus.”

“Ne yaptı kocan? Kızın anasına mı vurgundu? Zorla bir şeyler yapmak istedi de kadın ondan mı vurdu öldürdü kocanı?”

“Kızın anası seni bu şehrin meydanında evire çevire dövmüş. Kadına nasıl bir iftira attınız da böyle oldu?”

“Kimse elinden alamamış seni. Ahali seni iyi bir dövsün diye kılını dahi kıpırdatmadı diyorlar. Konuşsana kadın!”

“Sonra kadını bu şehirden sürdürmüşsünüz. O da birkaç aylık bebeğini Ağa konağının kapısına bırakıp giderken, yine de halasısın diye sana emanet etmiş.”

“Ben de aynı şeyi yaptım. Emaneti sana iade ettim. Anladık anasının hatırı yok. Zaten kadını esir pazarlarında sattırmışsın.”

“Kinin öfken yine dinmemiş. Ağabeyinin de mi hatırı yok?” Kadın, “Yok,” demiş. “Ağabeyim senin has adamındı ağam.”

“Benim öldürülen kocam da… Bu çocuk ne zaman konuşmaya kalksa boğazını sıkasım geliyor. Onun için ona ‘sen sus’ dedim.”

” ‘Sen Sus’ adı tuttu. Benden sonra herkes ‘sen sus’ dedi. Bu büyüdüğünde bunun önüne geçilmez. Anasından beş beter olur.”

“Hepimizi tehdit eder.” Ağa, “Senin elin,” demiş, “o çocuğun boğazına sarılmaya kalkarsa, bil ki benim elim senin boğazına yapışır.”

“Ona göre. Bu çocuk masum be, masum! Sen masumdan anlamaz mısın?” Hala öfkeyle kalkmış gitmiş ağanın yanından.

Küçük kızı bırakmışlar halasının evine. Sen Sus, “Ağamı duydum,” demiş, “bana bağır, kaşını çat, yüzünü ekşit; seni ağaya şikâyet edeceğim.”

“Ben sana ne yaptım? Anamı esir pazarında sattırmışsın onu da duydum. Büyüdüğümde anamı arayıp bulacağım.”

“Seni de ne yapacağımı o zaman düşüneceğim.” Hala, “Alın şunu gözümün önünden,” demiş, “değilse elimden bir kaza çıkacak.”

Halanın yanındaki kışkırtıcılar, “Hanımım,” demişler, “senin bu lafını sözünü bilmez kızdan acele kurtulman lazım.”

“Yalnız ne yapsak ağa bu işi senden bilecek. Bu kızı öldürmeyelim ama öyle bir yere gönderelim ki gidişi olsun, dönüşü olmasın.”

Oturmuşlar, kızın anasının ağzından uydurma bir mektup yazmışlar. Ağanın karısına ağlayarak bu durumu anlatmışlar. Ağanın karısı çok duygulanmış.

“Ağam,” demiş, “yazıktır günahtır, kavuştur şu garibi anacığına.” Halanın kurduğu plan, kızın şehirden çıkışına kadar oldukça sessiz ve sakin işlemiş.

Ancak Bey’in hatunu ne ağanın hatununu ne de küçük kızın halasını günahı kadar sevmezmiş.

Çözülemeyen işleri çözme konusunda mahir olan kardeşini bu mesele ortaya atıldığında görevlendirmiş. Kardeşi, “Ablam,” demiş, “kızın anasını buldum.”

“Kız şehirden çıkar çıkmaz ikisini buluşturacağım. Ondan sonrası da seninle konuştuğumuz gibi yürüyecek.”

Bey hatununun kardeşi, küçük kafile mola verdiğinde, “Ben,” demiş, “halasının emriyle küçük kızı almaya geldim. Bundan sonrası bana ait.”

Kafilenin başı, “Beyim,” demiş, “senden haberimiz var. Halası ‘onun dışında kimseye vermeyin’ demişti,” diyerek uyuyan küçük kızı Bey hatununun kardeşine teslim edip geri dönmüşler.

Bey hatununun kardeşi sabaha kadar at sürdükten sonra bir şehre gelmiş. Şehirde bir konağın kapısını çalmış.

Çıkan kadına, “Hanımının emanetini al götür,” demiş. “Beni görmedin, tanımıyorsun.” Kadın küçük kızın tutmuş elinden, geniş bir salondan girmiş içeri.

“Hanımım,” demiş, “misafirimiz geldi.” Konağın hanımı kalkmış yerinden, küçük kıza öyle bir sarılmış, ağlamış ki; küçük kız, “Bildim,” demiş, “sen benim anamsın.”

Aradan uzun yıllar geçmiş. Küçük kızı alan anası, oldukça uzak bir diyara çekmiş gitmiş.

Kızını; her türlü silahı oldukça iyi kullanan, nerede ne konuşacağını iyi bilen bir kız olarak yetiştirmiş.

Hala, Ağa, Bey ve Bey hatunu ile Bey hatununun kardeşi ise bu mevzulardan hiç kapak kaldırmamışlar.

Olaylar sekiz-on sene kadar bir süre üzeri küllenerek şehrin gündeminden düşmüş.

Ta ki kız ve anası kimsenin beklemediği bir anda şehre gelinceye kadar.

Kızın anası, halanın konağının bulunduğu sokakta bir konağa yerleşmiş. Ahaliye göre aylar önce o konağı satın aldığını anlatanlar olmuş.

Şehirde birçok insan, “Yıllar önce kapanan mevzu yeniden açılıyor,” demişler.

Aradan bir hafta kadar sonra Sen Sus, halasının konağına gelmiş. Kendini durdurmaya kalkanları yıkmış girmiş içeri. “Hala!” demiş.

” ‘Sen sus’ dedin,” demiş. “Neredeyse on senedir sesimiz soluğumuz çıkmadı. Nasıl, rahata huzura erdin mi bari?”

“Bu arada hem büyüdüm hem kendimi geliştirdim hem de sizin şu meselenizi derinliğine araştırdım. Baktım ki eteklerinize bayağı taş toplamışsınız.”

“Önce herkes eteklerindeki taşları dökecek. Dökmeyenin taşlarını ben dökeceğim. Dökerken dişleri falan da dökülürse benden değil, kendi kuru inadından olacak.”

Hala, “Ya anan?” demiş, “anan dökecek mi eteğindeki taşları?”

“Sen sus bundan böyle,” demiş, “ben konuşacağım sen susacaksın. Bey hatunu susacak, senin kızların susacak.”

Halanın büyük kızı, ” ‘Sen sus’ dedik anlamadın, seni benden başkası susturamaz,” demiş, saldırmış.

Sen Sus, kızın kolunu yakalayıp onu çarpmış yere. Halanın konağından feryatlar yükselmiş.

Sen Sus, üzerine kim geldiyse sağa sola çarparak çıkmış gitmiş konaktan. Hala herkesi toplamış başına.

“Bundan böyle,” demiş, “işimiz çok zor. Bu kız belli ki hınçla büyümüş. Yok mu bunu durduracak biri?”

Bey hatunu, yakın bir şehirde bulunan kardeşini çağırmış. Kardeşi geldiğinde, “Kıymetli ablam,” demiş, “sen bu kızın halasıyla akraba değilsin, Bey’in de bir akrabalığı yok.”

“Kadın arkadaşın olabilir anlarım ama kızın anasıyla mı bir derdin var?”

“Bak ablam,” demiş, ” ‘sen sus’ dediğiniz o kızı ben yetiştirdim. Babası benim kılıç ustamdı.”

“Benim anlamadığım; kızın anasıyla senin ve kızın halasının ne alıp veremediği var?”

“Kızın anası, benim ustamın karısı. Ustam sağ, kızını gördü. Karısıyla bir araya geldi. Bugün yarın şehre gelebilir.”

“O halanın kocası aslında o küçük kızın anasına vurgundu. Cümle ahali bunu bilirdi. Kızın anası da ustamdan başkasını sevmedi.”

“Bu arada sen de ustamı severdin be ablam. Halanın kocası hileyle, entrikayla ustamı komşu diyarda zindana attırdı. Daha yeni çocukları olmuştu.”

“Kızın anasının evini bastı. Kızın anası çok iyi kılıç kullanırdı. Halanın kocasını bastığı evin önünde öldürdü, sokağın ortasına ölüsünü bıraktı.”

“Ne ağa ne Bey olaya karışmadılar. Hala ölen kocasının cesedi üzerine kapanarak yemin etti.”

“Kızın anası da kundaktaki çocuğunu Ağanın konağının kapısına bıraktı ve halasına emanet diye de bir mektup bıraktı. Hala mektubu sakladı.”

“Lakin o mektubu ben buldum. Önce Bey’e verdim. Bey de ağaya vermiş. Hala kızın anasını yakalattı, esir pazarlarında sattırdı.”

“Kocası her defasında karısını kurtardı. Bırak ablam şu insanların yakasını.”

“Halanın kocası çocuklarına ve halkın onu sevmesine rağmen, ustamın karısını zorla elde etmeye kalktı, canından oldu.”

“Ben ustamın karısının ve kızının yanındayım. Kim onlara karşı koyarsa canından olur. Bundan böyle gelin siz susun. Susanlardan olun artık.”

Anlatırlar ki; “Sen Sus” diye susmaya mahkûm edilen kızın babası şehre geldikten sonra şehir susmuş, hala susmuş, Ağa susmuş, Bey susmuş, Bey hatunu susmuş.

Şehir derin bir suskunluğa bürünmüş. Sonunda Bey, yılların kavgalılarını konağına davet etmiş.

“Ben,” demiş, “bu gece bu işi sona erdirmek istiyorum. Her ne yaşandıysa yaşandı.”

“Herkes bağrına taş basacak, kim kime ne yaptı unutacak. Bu işler kan davasına dönüşmeyecek.”

“Ben her ne yaşandıysa da birebir bilen birkaç kişiden biriyim. Bu gece burada kimseyi utandırmak ya da gücendirmek istemem.”

“Bu konaktan barışmış olarak çıkacaksınız. ‘Çıkamayız, yapamayız, içimize sindiremeyiz’ diyen varsa sabahın ilk ışıklarında şehri terk etmiş olsun.”

“En ufak bir tartışmada tarafların haklı ya da haksız olduğuna bakmadan bu şehirden süreceğim.” Şehirden ne giden olmuş ne ayrılan.

Küs durmaya, konuşmamaya, eski yaraları bir daha açmamak üzere verdikleri söze herkes uymuş. Şehir her ne olduysa ne yaşandıysa unutmuş.

Ya da öyle sanılmış. “Kapandı gitti her şey” diyenler fena halde yanılmış.

Şehir şehre, Sen Sus Sen Sus’a, hala halaya, ana anaya, baba babaya, Ağa Ağa’ya, Bey Bey’e, Bey hatunu Bey hatununa, usta ustaya, halanın kocası halanın kocasına, Bey hatunu kardeşi Bey hatunu kardeşine, han hana, konak konağa, diyar diyara, ahali ahaliye benzer.

Bir kıssadır anlatılan. “Her kıssadan bir hisse alına” denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir.

Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…

Sürçülisan eylediysek affola…

Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!