Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bir Eşik, İki Eşik, Üç Eşik, Hal Ahval Delik Deşik

Bir Eşik, İki Eşik, Üç Eşik, Hal Ahval Delik Deşik

featured
0
Paylaş

Erol Sunat’ın bu yazısı, toplumun karşı karşıya kaldığı ekonomik zorlukları ve aşılması güçleşen sosyal engelleri “eşik” metaforu üzerinden ele almaktadır. Yazar, bireylerin artan enflasyon, barınma krizi ve hayat pahalılığı karşısında nasıl çaresiz ve yalnız bırakıldığını derin bir karamsarlıkla betimlemektedir. Eskiden yardımlaşma ile aşılan sorunların artık devasa birer gelecek kaygısına dönüştüğü ve insanların direncinin kırıldığı vurgulanmaktadır. Metin, sadece maddi imkansızlıkları değil, aynı zamanda toplumdaki moral çöküntüsünü ve çözüm üretilememesinden kaynaklanan bir boşluk hissini dile getirmektedir. Sonuç olarak yazar, dış dünyadaki savaşların ve içteki ekonomik dengesizliğin halkın yaşam kalitesini nasıl tahrip ettiğini çarpıcı bir dille özetlemektedir.

 

Suya düşen her ne varsa geldi bizi buldu.

Üstelik hepsi birden.

Ya da biz öyle olduğu düşüncesine kapıldık.

Kritik eşiklerin önündeyiz.

Bir eşik, iki eşik, üç eşik… Hal ahval delik deşik…

Kaç eşiği aşmak zorunda kaldığımızın tam rakamı elimizde yok…

Her gün yeni eşikler çıkıyor karşımıza…

Eşikten eşiğe koşmaktan sağımızı solumuzu göremez olduk.

Bize ne mi oldu?

Neler olmadı ki…

Eşikten eşiğe koşarken, garip bir eşik çıkmazının tam da ortasında bulduk kendimizi…

Bu kadar eşik bizi nasıl mı buldu?

Bizim bulmadığımız kesin…

Cevabını bulamadığımız soru ise şu…

Biz bu kadar eşiğin arasında neden bu kadar yalnız, yapayalnız ve bir o kadar da çaresiz ve kimsesiz kaldık?

Yerden mantar bitercesine eşikler bitti etrafımızda.

Ve bu iş eşiklerin kuşatmasına dönüştü.

Eşikler tarafından kuşatılmış bir hal üzereyiz.

Biz ki eşiklerden korkmazdık…

Yılmazdık…

Eşik bizi gördüğünde, adeta geçelim diye alçalır, yere yapışırdı.

Şimdi; set oldu, engebe oldu, tümsek oldu.

Dikkat et de ayağın takılmasın, bedenin eşik ötesine çakılmasın diye dalga geçme babından cümleler sıralıyor.

Bu eşik bizim eşik mi, bizim bildiğimiz eşik mi diye sorup duruyoruz kendimize…

***

Bir zamanlar önümüzde en fazla birkaç eşik olurdu.

Aşamadık mı, bize eşimiz dostumuz, ailemiz yardımcı olurdu.

Şimdi eşik sayısı öylesine çoğaldı ki.

Eşiğin birini aşsak, üçü beşi hatta onu birden karşımızda.

Eşikten eşiğe koşmaktan harap olduk.

Yorulduk, tükendik, bittik…

Aşılamayan ne varsa gözümüzde büyüdü.

Bakan, çeken, yardım eden, elimizden tutan, “Ne senin derdin, anlat derdini” diyen de olmadı.

Yolumuzun üstüne obruk misali aniden, en beklemediğimiz anlarda çıkıveren eşikler, bize dur demeye, bizden habersiz nereye gidiyorsun demeye başladı.

O hoşgörülü, anlayışlı, halden anlayan, görmezden gelen eşikler gitti; yerine sorgu sual eden, yol kesen, kendine göre gerekçeleri, şartları olan eşikler geldi.

İnsanlar evliliğin eşiğine geldi evlenemedi…

İş bulmanın eşiğine geldi, kusura bakma bile demeden yüzüne kapılar kapandı.

Üç kuruşu vardı, ev alacaktı; ev almanın eşiğinde evler öyle bir uçtu ki, yanına bile yaklaşamadı.

Barınmanın eşiği, tanışmanın eşiği, barışmanın eşiği, sınanmanın eşiği…

Say say bitmiyor…

Bu eşikler arasında insan uyuyabilir mi?

Düşünmeden edebilir mi?

***

Eşiklerde beklemek gibi bir hal var başımızda…

Eşikle bozduk…

Her eşik ayrı bir handikap

Eşikleri aşıp içeri girmek gibi bir cesarete sahip olup olmadığımızı kendimize dahi itiraf edemiyoruz…

Eşiklerin önünde çakıldık kaldık.

Kimimiz ayakta…

Kimimiz oturdu eşiğin önüne…

Kimimiz kıvrıldı yattı…

Kimimiz “eşiğin üstü ile eşiğin önü arasında kaldım” diye bir muhabbete daldı…

Kimimiz eşik üzerine şarkı yaptı…

Kimimiz eşiğe acılı tarafından bir türkü yaktı…

Yakında eşik edebiyatı diye bir edebiyat ortaya çıkarsa kimse şaşırmasın.

Eşikti, beşikti, sondu, ilkti diye şiir bile yazanlar oldu.

Eşikleri biz çoğaltmadık aslında.

Eşik mi geldi buldu bizi, yoksa biz mi çok aradık eşiği bilemedik.

Ancak tehlikeli bir ekonomik eşiğin tam önünde durduğumuz ne sır ne yalan…

Eşikleri aşamamak gibi bir sıkıntımız var.

Biz bu eşiklerin önünde beklerken…

“Neden bekliyorsunuz?” diyen yok…

“Tut elimi bu eşikten beraber geçelim” diyen de yok.

Hatta görünürde olan bir kimse de [yok].

***

Eşik atlanmaz değil…

Eşik geçilmez değil…

Eşiği geçecek halimiz mecalimiz yok…

Kalmadı…

Eşiğin önüne kadar geldik, attık kendimizi eşiğin önüne…

“Benden buraya kadar” dedik…

Bu eşikleri aşabilmek için bir zamanlar var olan direncimiz ne yazık ki yok.

En azından moral olarak yok.

Moral lafla olmuyor.

Lafla kazanılmıyor.

Yaparsınız…

Geçersiniz…

Aşarsınız…

Eşik dediğin ne ki…

Benzeri laflar eşiği aşmaya yetmiyor.

Bir zamanlar güle oynaya geçtiğimiz o eşikleri geçmek için şimdi maddi güç lazım.

Bizim hal, Orhan Veli’nin dediği gibi…

“Cep delik cepken delik…”

Parasız pulsuz da aşılmaz ki o eşik…

***

Bugüne kadar iyi kötü sürdürmeye çalıştığımız bir hayatımız vardı.

Zamlar, hayat pahalılığı ve enflasyon bizleri bu denli bunaltmamıştı.

Öyle bir eşiğin önünde kalakaldık ki; eşik önünde durmak dert, eşiğe çıkmak bir başka dert, eşikten içeri girmek çok daha büyük bir dert.

Direncimiz zayıf… Moral sıfır… Kalp kırık… Destek ortalarda yok…

Lafın kendine bile faydası olacağı şüpheli…

Hayatımız alt üst…

İstihdam meselesi çökmüş vaziyette…

Rakamlar yalan…

İstatistikler ve gerçekler sus pus…

İşten sessiz sedasız çıkarılanlar arttı…

Çetelesini tutan yok…

Neden diye, niçin diye soran yok…

Karamsarlık bulutlarını gören yok…

Bu meseleyi çözen yok, çözmeye niyetli olan henüz ufukta görünmüyor.

Kopmuş bir fırtına, ortalık kim kime dumduma…

Ayağa kalkmak yok…

Toparlanmak yok…

Ne yapalım diye istişare etmek yok…

Bir olmak, birlik olmak yok…

“Görün bizi, duyun bizi” deme yok…

İşsizlik tehlikeli bir çizgide.

Ne mi olacak halimiz?

Suya düşen hayallerimize yanar olduk…

Eski günlerimizi arar olduk…

Hayal kurmaktan korkar olduk.

Bu dünya artık, Yahya Kemal’in, “İnsan bu dünyada hayal ettiği müddetçe yaşar” dediği o dünya olmaktan çıktı.

İnsafsızların, vicdansızların ve merhametsizlerin dünyası oldu.

***

Hemen yanı başımızda bir savaş var.

Hürmüz Boğazı kapalı kaldıkça petrol fiyatları artıyor.

Savaşanlar tehditler savurdukça piyasalar allak bullak…

Olan bizlere oluyor.

Tutulamayan uçuk bir enflasyon…

Ortalık güllük gülistanlıkmış gibi, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranan rakamlar.

Ve savaşın getirdiği elektrik ve doğal gaza gelen sarsıcı zamlar.

Benzin ve mazotun litresini yüz liraya zorlayan adımlar…

Yanıyor çarşı pazar…

Ekonomik tahminlerin tepetaklak olduğu bir dönem.

Göstergeler, açıklamalar, gidişat; velhasıl ne dense, ne anlatılsa, ne söylense tam bir fecaat…

Öyle uçuk zamlarla karşı karşıyayız ki, buçuklu ve küsuratlı rakamlar zevahiri kurtarmaya kalkarken, zevahir düştü bayıldı birden…

Ayıltan yok…

Ayılası yok…

Ayılmaya neredeyse niyeti yok.

Zevahir de “benden buraya kadar” dedi.

Savaş, Orta Doğu’yu ve İran’ı kana bulamaya devam ederken, savaşa komşu olan ülkeler ve coğrafyalarda ekonomiler darmaduman.

***

Yangın eşikte, yangın kapıda, yangın sarıp sarmalamak üzere her yeri ve sönecek gibi de değil.

Yangına körükle giden zamlar çarşıyı yaktı, pazarları yaktı; barınma denen en tehlikeli mevzuyu getirdi gündemin ilk sırasına koydu.

Aylık gelirin üzerinde olan ev kiraları, insanların hayatını çekilmez hale getirdi.

Canından bezdirdi.

Çare denen biçare, derdini kimselere anlatamadı.

Onu dinlemek isteyen yok.

“Bağırır, çağırır, ağlar, sızlar bir tarafa yığılır” deyip kendi kaderine bırakmışlar garibi.

Hoş geldin Nisan…

Hoş geldin bahar…

Hoş geldin, geldin amma….

Bir eşik, iki eşik, üç eşik… Hal ahval delik deşik…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!