Bu köşe yazısı, küresel siyasetin tarihsel gelişimini ve enerji kaynakları üzerinden şekillenen güç mücadelelerini “büyük resim” perspektifiyle ele almaktadır. Yazar, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden günümüze kadar uzanan süreçte, bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemelerin stratejik önemini vurgulamaktadır. Özellikle petrolün keşfi ve sanayi devrimlerinin dünya haritasını nasıl yeniden çizdiği, ABD ve Rusya arasındaki rekabetin bölge politikalarına etkileriyle birlikte açıklanmaktadır. Türkiye’nin bu karmaşık yapıda ayakta kalabilmesi için laik eğitim ve akılcı bilgi üretimine odaklanması gerektiği savunulmaktadır. Sonuç olarak eser, geçmişteki hatalardan ders çıkararak muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın yollarını sorgulayan analitik bir değerlendirme sunmaktadır.
“Büyük resmi görmek” ifadesi küçük ve önemsiz detaylara takılmadan bir durumun veya olayların temel nedenlerini ve amacını kavramak anlamına gelir. Dünyada neler oluyor diye “küresel resme” baktığımızda bir yandan bilim ve teknoloji baş döndürücü hızla ilerlerken, öbür yandan insanlar, toplumlar birbiri ile sürekli çekişme, çatışma içindeler. Bu çekişme ve çatışmaların, bilim ve teknolojinin temelde bir tek amacı vardır; yaşamak, daha rahat, daha konforlu yaşamak, genlerin emanet edildiği gelecek nesillerin daha rahat, daha güvenli bir hayat sürdürmelerini sağlayacak miraslar bırakmak.
Tarihe baktığımız zaman görüyoruz ki, insanoğlu daha rahat bir hayat sürmek için çalışmak yerine başkalarını çalıştırmayı, üretmek yerine başkalarının alın terini çalmayı tercih etmiştir. Çünkü çalışmak, yorulmak, enerji harcamak, vücudu yıpratmak, kişinin sağlığını bozar, ömrünü kısaltır. Gelecek nesillere emanet edilecek genler bozulur, soyunun devamı tehlikeye girer.
Tarihin ilk dönemlerinde çalışmak, üretmek için tamamen insanların ve hayvanların kas gücü kullanılmıştır. Bu dönemde üretmek için öküz arabaları, kara sabanlar, buğdayı una çevirmek için dibekler vardı. Sonra su gücü keşfedildi, bu dönemde su gücüyle çalışan su değirmenleri, İngiltere’de olduğu gibi ipek dokuma fabrikaları vardı. 1721 yılında buhar gücüyle çalışan ilkel lokomotif üretildiğinde kömür vazgeçilmez bir enerji kaynağı haline geldi. 1860’larda bir sanayi devrimi gerçekleşti; Avrupa’da petrolle çalışan içten yanmalı motor icat edildi. Bu devrim sonunda petrol vazgeçilmez bir enerji kaynağı haline geldi. O yıllarda bizim su gücüyle çalışan fabrikalarımız, kömür gücüyle çalışan lokomotiflerimiz, petrolle çalışan motorlarımız yoktu; atalarımız “hadis toplamakla” meşguldü. O yıllarda gazeteler sık sık “petrol gazı” ifadesini kullanırken, Arapçada “I” harfi ile “İ” harfleri aynı harfle (ye harfiyle) ifade edildiğinden halk bunu gazi olarak anlıyormuş. Bir gün bir vatandaş köy imamına sormuş; “Hocam, Hicaz yakınlarında yer altında ‘petrol gazı’ bulunmuş haberi var, bu nedendir?”. Hoca bir süre düşünür ve der ki: “Petrol gazi olsa olsa savaşlara katılmış bir kahramandır, onun cesedi bulunmuştur.”
Şans mı diyelim şanssızlık mı diyelim, içten yanmalı motorun icadı sonrası Avrupa için vazgeçilmez bir enerji kaynağı olan petrolün çoğunluğu Osmanlı toprakları içinde bulunuyordu. Bunun üzerine Osmanlı’yı yıkma, parçalama ve bölüşme planları hazırladı. Birinci Dünya Savaşı bu plan üzerine başlatıldı.
O zaman Amerika henüz bir süper güç olmadığından, Çin de bölgeye çok uzak olduğundan bölgede Çarlık Rusyası ile İngiltere, Fransa birlikte; Alman, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile çekişiyorlardı. Osmanlı; Alman, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile ittifak halinde olsa da her iki ittifakın da hedefi Osmanlı topraklarındaki petrol-gaz yataklarıydı. Çatışma o dönemin 5 süper gücü olan Fransa, Çarlık Rusyası ve Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı arasında geçti. Bu savaş sonunda dünyanın 5 süper gücünden Osmanlı tarihe karışırken, Amerika bir süper güç olarak sahneye çıktı.
Bilindiği üzere Amerika’nın etkisi ile Osmanlı ve yandaşları savaşı kaybettiler. Sözleşildiği üzere Osmanlı toprakları İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası arasında bölüşülecekken bir mucize gerçekleşti; Çarlık Rusyası’nda iç savaş başladı. “Kızıllar” denilen Komünistler ile “Beyazlar” denilen Çar-İmparator yanlıları arasındaki savaşta Batı, doğal olarak müttefikleri olan Çar’ı destekledi ama yanlış ata oynadılar; savaşın galibi Kızıllardı ve 1917 Bolşevik Devrimi gerçekleşmiş oldu. Dolayısıyla Rusya ile İngiltere, Fransa ve Amerika’nın arası açılmış oldu. Eğer Bolşevik Devrimi’nden Çar yanlıları galip çıksa, Batı ile Çar birlikte hareket etse idi, bizim Kurtuluş Savaşı’nı kazanma ve bağımsız bir ülke kurma, boğazları elimizde tutma şansımız oldukça zordu.
İkinci Dünya Savaşı sonunda Dünya, Rusya/Bolşevikler’le Batılılar olmak üzere iki kutuplu hale geldi; bir yanda Rusya ve yandaşları, diğer tarafta iki dünya savaşı sonunda rüştünü ispat eden Amerika ve yandaşları. Bu tarihten itibaren zaman zaman sıcak, zaman zaman soğuk savaş bu iki kutup arasında günümüze kadar devam edip geldi. Bu iki kutup arasındaki çekişme; bilim, teknoloji, silahlanma, sıcak çatışma yanında ideolojik olarak yayılma ve başta enerji kaynakları ve stratejik önemi olan bölgeleri ele geçirme çabası olarak kendini gösterdi. Büyük resmi görmek için bu tarihi süreci bilmek gerekir. Büyük resmin detaylarına baktığımızda dünyada olup biten küçük detayları daha iyi anlayabiliriz. Mesela, Rusya’nın yandaş kazanma çabaları sonunda 1949’da Çin’deki Kızıl Devrim’i görürürüz. Kızıl Devrim sırasında Rusya komünist harekete silah, mühimmat, lojistik destek vermiştir. Bu tarihi dostluk ve komünist ideoloji nedeniyle Rusya ve Çin hâlen yakın iki dost ülkedir.

1950’de başlayan, bizim de devlet olarak “tarafımızı” belirlediğimiz Kore Savaşı’nda Kuzey Kore’yi Rusya, Çin; Güney Kore’yi Amerika ve yandaşları desteklemiştir.
1955–1975 yılları arasında meydana gelen Vietnam Savaşı’nda Kuzey Vietnam’ı Rusya, Çin; Güney Vietnam’ı Amerika desteklemiştir. Şah Dönemi’nde İran Amerika’ya yakındı, 1979-80 İran İslam Devrimi sonunda İran Amerika’dan uzaklaştı. İran İslam Cumhuriyeti’ne göre Amerika büyük, Rusya küçük şeytandı. Ama bu uzun sürmedi; iki kutup dışında bir güç olmanın mümkün olmadığını anlayan İran, büyük şeytana karşı küçük şeytana, yani Rusya’ya yakınlaştı. Afganistan Savaşı’nda yine Amerika ve Rusya başrolü oynadılar. Rus işgaline karşı savaşan mücahitler, Pakistan Kızılçamı’nda Amerika’nın desteği ile eğitilip donatıldılar. Rusya Afganistan’ı terk ettikten sonra besleyip büyüttüğü Taliban, Amerika’nın başına bela oldu.
Sonra çıkar çatışmaları, dünya petrol ve gaz rezervinin %50’sini elinde bulunduran Orta Doğu’da yoğunlaştı. İran-Rus yakınlaşması sonunda Rusya, Şii mezhebini kullanarak; Şii mezhebinden olan Iraklılar, Şii Kürtler kullanarak Irak, Alevi halkı kullanarak Suriye, Lübnan hatta Yemen’e kadar etkisini genişletti. Rusya’ya yakınlığı Saddam’ın sonunu getirdi. Körfez Savaşı’nda Irak’a demokrasi gelecekmiş, Kürtler’e özgürlük gelecekmiş gibi söylemler işin detaylarıydı. Asıl amaç, enerji bölgesindeki Rus “karakollarını” imha etmekti.
Rusya’nın Irak karakolu düştüktün sonra sıra Suriye’ye gelmiştir. Bir iç savaş gibi görünse de Suriye’de olanlar da Rus-Amerikan çekişmesinin küçük bir detayıdır. Rusya ve İran, Lübnan’daki Şii Hizbullah’ın müdahalesi ile Suriye Savaşı kolay olmayacağından Rusya-Ukrayna Savaşı başlatıldı. Detaylara baktığımızda 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığını görüyoruz. Büyük resme baktığımızda bu savaşın temellerinin 2000 yılından itibaren yavaş yavaş atıldığını görüyoruz. 2000 yılında Putin Devlet Başkanı seçildikten sonra eski SSCB’nin topraklarına göz diktiğini görüyoruz. Karşı hamle olarak da 2003’lerden başlamak üzere Amerika ve yandaşlarının Ukrayna askerlerine eğitim verdiğini, modern silahları tanıttığını, 2014 yılından itibaren de Ukrayna’ya NATO silahlarının gittiğini görüyoruz. Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya katılacağı açıklanması bardağı taşıran son damla oluyor ve Ukrayna-Rusya Savaşı başlıyor.
Afganistan’ın içinden çıkılmaz bir bataklık haline getirilerek SSCB’nin dağılmasının sağlanması gibi Ukrayna Savaşı da Rusya için bir bataklık haline getirilmiştir. Rusya bu bataklıkla mücadele ederken Orta Doğu’daki Suriye karakolunu ve Lübnan’daki etkisini kaybetti. Sonuçta Suriye, Rusya’nın kontrolünden çıkıp Amerikan kontrollü bir ülke haline gelmiştir.
Bu aşamadan sonra Amerika kontrol sınırlarını İran ve Orta Asya’ya yöneltirken kontrolü altına aldığı Orta Doğu’da bir kargaşa, bir çekişme, çatışma olsun istemiyor. Türkiye dahil bölgede hiçbir ülkenin kendisine tavır alıp Rusya’ya yanaşmasını veya bir güç olarak karşısına çıkmasını istemiyor. Dolayısıyla Amerika için öncelikli olan Amerika’nın çıkarlarıdır. Bu Rusya için de geçerlidir; Amerika’nın, Rusya’nın sadık dostu olmaz; çıkarlarına ters düştüğünde düşmanı, çıkarlarına uygun düştüğünde dostu olursun.
Rusya’nın Ukrayna bataklığına saplanması sonunda bölgede kontrolü ele geçiren Amerika bu nüfuzunu kaybetmek istemiyor. Çünkü bölgede asayiş tamamen sağlandığında bir sonraki Orta Asya planı devreye girecektir. Kuzey Suriye’deki Kürtler’in Şam yönetimine katılmasını, Türkiye’deki “Barış Süreci”nin başlamasını, İbrahim Anlaşması’nı bu bağlamda değerlendirirsek bölgede neler olup bittiği hakkında daha sağlıklı bir sonuca ulaşırız.
Amerika elbette Kürtler’e sempati duyuyor, elbette onların da bağımsız bir devleti olsun istiyor ama Amerika duygularla değil yasalarla yönetiliyor ve öncelikli olan Amerika’nın çıkarlarıdır. Birincisi, Amerika bölgede Marksist-Leninist, Rusya’ya yakın bir Kürt devleti istemiyor. Apo bu nedenle yakalanıp teslim edildi, bu nedenle “Gelin PKK’yı birlikte yok edelim” çağrısı yapıldı. İkincisi, Orta Doğu’daki bu hassas dönemde Amerika, Kürtler’e destek vererek Şam yönetiminin ve Türkiye’nin kendinden uzaklaşmasını, Rusya’ya yaklaşmasını istemiyor. Çünkü Türkiye; stratejik konumu, nüfusu, askeri gücü ve her şeyden önemlisi Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerle olan bağı dolayısıyla Amerika için vazgeçilmez bir ülkedir. Amerika’nın bu politikasını Rojava’nın Şam hükümetine katılması ve Türkiye’deki “barış süreci” ile doğrudan ilişkilendirmek mümkündür.
Amerika’nın Orta Asya’ya uzanabilmesi için Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Orta Asya Türki cumhuriyetlerden her yıl binlerce öğrencinin Amerika’da öğrenim görmesi için büyük kolaylıklar sağlanıyor. Bu yatırımların elbet bir amacı vardır. Ancak Rusya da bunun farkındadır ve buna karşı planları ve hamleleri vardır. Dolayısıyla Türkiye’nin hangi kutupta yer alacağı, geleceğe ait ne gibi planlarının olduğu, kozmik odada ne gibi bilgilerin saklandığı ve dahi Türkiye’yi kimin yöneteceği hem Rusya hem de Amerika için oldukça önemlidir. Dolayısıyla iç siyasette olup bitenler, devletin beka sorunu, ülke sınırları dışında olup bitenlerle yakın ilişki içindedir.
Büyük resme baktığımızda insanoğlunun yaşayabilmesi, hayatını kolaylaştırması için alet edevat, teknolojiye ve bu aletlerin kullanılabilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Enerji ihtiyacı için insanlar bir yarış, çekişme hatta çatışma içindedirler. İki Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan çatışmaların geneli enerji kaynaklarını kontrol etme çabasıdır. Günümüzde Çin, sıcak savaş yerine siyasi-ekonomik olarak büyüme çabası içindeyken, Rusya ve Amerika soğuk savaş yanında gerektiğinde sıcak çatışmadan kaçınmamaktadırlar. Geçmişte bu iki gücün çekişmesinin yansıması sonucu büyük acılar yaşadık, büyük bedeller ödedik. Bu bedel sonucu ideolojik işgale uğrasak da askeri işgale uğramadık; uydu bir devlet olsak da kukla bir devlet olmadık.
Bugün bilim, teknoloji, demokrasi, hukuk, ekonomi alanlarında çıkarlarımızın çakıştığı ülkelerin çoğunun gerisindeyiz. “Vatan sana canım feda”nın limitleri vardır; bazen ülke için can vermek hiçbir şeyi değiştirmez. Dolayısıyla, siyasi-ideolojik sloganlardan ibaret geleneksel silahları bir yana bırakıp, bilim-teknoloji gibi çağın silahlarıyla silahlanmamız; dünyada neler olup bitiyor, bugünlere nasıl gelindi konusunda bilgi edinerek büyük resmi görebilmemiz, bundan sonra bizleri nelerin beklediğini doğru kestirebilmemiz, kısa ve uzun süreli planlar yapmamız ve uygulamaya koymamız gerekmektedir. “Orta Çağ’da biz üç kıtaya yayılmış bir imparatorluktuk, beş süper güçten biriydik, o halde Orta Çağ’ya dönelim” politikası doğru değildir. Biz Orta Çağ’a dönsek dahi çıkarlarımızın çatıştığı ülkeleri Orta Çağ’ya döndürmemiz mümkün değildir. Batı bugün bulunduğu konuma din, sanat, nüfus, insan gücü gibi Orta Çağ değerlerini terk edip insan aklı temelli laik eğitim, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi insan aklı temelli adımları sonunda ulaşmıştır. Batı’nın Orta Çağ değerlerini terk etme nedenlerinden biri Osmanlı’dır; İstanbul’un düşmesi sonunda Batı, Tanrı’nın ve mevcut Orta Çağ değerlerinin kendilerini korumadığını ve ileride de korumayacağını, ancak insan aklı temelli bilim ve teknolojinin kendilerini koruyabileceğini kabul etmiş ve yeni bir yol haritası belirlemiştir. Biz, Orta Çağ’da Avrupa’ya iman ve kılıçla girdik ama insan aklı temelli bilimin ürünü olan makineli tüfeklere karşı geri çekilmek zorunda kaldık. Şehadet, sadakat, disiplin, otoriteye itaat, iman gücü, cihat gibi Orta Çağ değerleri Avrupa’da tutunmamıza yetmedi. Bugün de yetmez, Batı’nın silahlarını ithal ederek ya da kopyalayarak Batı’ya üstünlük kuramayız. Biz mevcudu kopyalamakla uğraşırken Batı daha gelişmişini üretmektedir. Bu şuna benzer: Üniversite, yüksek lisans eğitimi olmayan biri başkalarının doktora tezlerini harfi harfine ezberleyebilir, satır satır kopyalayabilir ama alanda bir adım ileri gidemez, araştırma yapıp yeni bilgiler üretemez. Bilgi üretmek için ilk, orta, lise, üniversite, yüksek lisans ve doktora sırasını takip etmek gerektiği gibi bizim de muasır medeniyetler seviyesini yakalamak için Batı’yı kopyalamaktan ziyade “Rönesans”tan başlayarak gerekli adımları atmamız gerekir. Bunun dışında Orta Çağ temelli ilahi bir “zihinsel sıçrama”nın tarihte bir örneği yoktur.
Dünya iki sıcak bir soğuk savaş sonunda yeniden şekillenmiş, her ülkenin coğrafi sınırları ve siyasi konumu belirlenmiştir. Mevcut şartlarda bunu değiştirmek kolay değildir; “Suriye’den başlayalım, Osmanlıyı yeniden diriltelim” diye çıktığımız yolun sonunda “beka” sorunu yaşadık, Amerika’dan af dilemek, Apo’yu muhatap almak zorunda kaldık.
“Harf devrimi ile bir gecede cahil kaldık” iddiası doğru değildir. Avrupa 18. YY’da su gücüyle çalışan fabrika kurarken biz “hadis toplamakla” meşguldük. Avrupa içten patlamalı motor üretip petrol kaynakları üzerinde plan yaparken biz “tırnak kesmenin orucu bozup bozmadığı sorununu” çözmeye çalışıyorduk. Hakikatte, harf devriminden önce de cahildik. İçinde bulunduğumuz durum; harf devrimi, Cumhuriyet rejimi, dinden-imandan uzaklaşmakla alakalı değildir; Sayın Ümit Özdağ’ın sürekli gündeme getirdiği gibi geri kalmamızın nedeni, her şeyin temeline insan aklını koyarak Rönesans’la başlayan laik eğitim, bilimsel çalışmalar ve onun ürünü olan beş sanayi devrimini kaçırmış olmamızdır.