Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu, Mehmet Akif Ersoy’un ölümsüz eseri Safahat üzerinden ideal bir gençliğin ve karakterin nasıl inşa edilmesi gerektiğini çözümlemektedir. Metin, toplumu dönüştürecek olan “maya” kavramını; samimiyet, mesuliyet, adalet ve bilimsel düşünce gibi temel sütunlar üzerinden detaylandırmaktadır. Akif’in şiirlerinin sadece edebi birer metin değil, güncel toplumsal ve siyasi sorunlara ışık tutan birer rehber olduğu savunulmaktadır. Özellikle cehalet, dini çıkarlara alet etme ve toplumsal duyarsızlık gibi kronik problemlere karşı Akif’in dizeleriyle güçlü bir itiraz yükseltilmektedir. Sonuç olarak kaynak, İstiklal Marşı şairinin fikirlerinin bugünün karmaşasında yol gösterici bir pusula olarak yeniden okunması gerektiğini vurgulamaktadır.
Safahat Akademisi, Ankara’daki Sebilürreşad Kültür ve Sanat Merkezinde faaliyetlerini sürdürüyor. Her salı akşamı bu merkezde Safahat’ı birinci bölümden başlayarak sona kadar sürüyor, eser ile hayatı karşılaştırıyor; bazı eseri hayatından büyük, bazı hayatı – kendisi eserinden büyük olan Âkif’i bütün cepheleriyle ele alıyor, bugüne dersler çıkarıyor ve devamında hangi bölümdeysek o bölümü etraflıca inceliyoruz.
Önce adam olma sanatını Safahat ve yazarının şahsiyeti üzerinden irdeliyoruz.
Bunda Âkif’in yararlandığı kaynakları hem uzak maziyi hem yakın geçmişi ve doğuyu – batıyı ele alıyoruz. Safahat süzgecinden adam olma sanatını derlersek şu sonuçlara ulaşıyoruz:
Önce adı Âsım (başka bir isim de olabilir) olan şahsiyetin iki ayağı olmalı. Zira bu genç koşacaktır hedefe. Sağlam iki ayak üstünde kendisinin olan hedefi hak edecek, oraya yürüyecektir. Ayakta durabilmesi için bu iki mermer sütunun vasfını bilmek icap eder. Birincisi bütün doğunun derin ilminin eseridir: Tefrik Etme Hazinesi. Batılıların analiz – çözümleme dedikleri mesele…
Güzide ile pespayeyi böylece Âsım ayırabilecektir.
İkincisi Terkip Etme Kabiliyeti. Bu da batılıların sentez dedikleri şey. Tam o mu? Elbette hayır. Analizde zıtlıkları besleyen bir düşünsel dinamik var, bu bize uymaz. Bizim çözümlememiz ayırdına varma meziyetidir. Böyle bir vasfa ulaşan genç, gerek kendisi, gerek ülkesi için neyin hayırlı olduğunun elbette idrakinde olacaktır.
Terkip etme ise farklılıkları bir araya getirebilme sanatıdır.
Bunu maya ile açıklıyoruz.
Kültür ya da medeniyet ile değil…
Çünkü her ikisi de sonuçta mayanın işlediği sürecin, toplumun, çağın bir çıktısıdır. Arpa kültürü, buğday kültürü, ıspanak kültürü hepsi de kıymetlidir; ancak ne ekersen onu biçersin… Arpa ekilip buğday biçilme beklentisi boş bir beklentidir. Ama maya dönüştürür; ister inek dönüştürür ister keçi dönüştürür ister manda sütü katın kaba, mayayı çaldığınız zaman ne olur? Tek bir kimliğe, yekpare bir yapıya dönüşür. Yoğurt dolu kabın şu tarafı manda, şu tarafı inek, şu tarafı keçi, koyunu olmaz. Yekpare bir yapıda olur.
Maya, Horasan’dan Anadolu’ya mayasıdır.
Sonra 12 burç gelir.
Tabii ki bu 12 burçlu şehri inşa edecek surları ve burçlarını dikecek olan sanatçının elindeki beş parmağın hünerlerini açıklamamız gerekir.
Birincisi şehadet parmağı ki Allah’tan başkasından korkmamak vasfıdır.
İkincisi emaneti ehline vermektir. Emanet ehline verilmediğinde kıyamet kopacaktır, her şey altüst olacaktır.
Üçüncüsü emanete hıyanet etmemek… Sana verilen emanete sahip çıkmak… Çevreye, doğaya, ırmaklara, madenlere, devlete…
Dördüncüsü hükmedildiği zaman adaletle hükmetmek, muarızlarına karşı bile adil olabilmek…
Beşincisi ise asla yeise düşmemek, azmi elden bırakmamak. Ümitsiz olmamak. Hep ümitvar olmak.
“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak
Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak”
diyebilmek ve en hüsranlı zamanlarda bile ayakta kalabilmek…
Bu beş ilkeye sahip elin üç harfi aşk yani ışk olmalı. Ayn, şın, kaf.. Şın’da üç nokta, kaf’ta iki nokta…
Burçlarımız ise önce şehrin ana kapısının yanındaki iki burçtur: Samimiyet ve mesuliyet.
O yüzden Safahat samimiyet kavramı ile başlar. Anahtar kavramdır. Dibacedir, eşiği geçmek için gerek şarttır.
“Bana sor sevgili kâri, sana ben söyleyeyim
Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım
Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri…”
Mesuliyet hissini ise Âkif’i yine en iyi anlayan Nurettin Topçu’dan öğrenmek gerek. Özetle geçiyoruz ama bütün bu kavramların her biri bir kitap dolduracak hacimde olsa gerektir.
Sırayla diğerleri: bilimsel düşünmek, merhamet, sadakat, fedakârlık, kanaatkârlık, cesaret, irfan, hareket (çalışmak), vefakârlık ve ülkücülük (projeksiyon).

ORTALIK YANGIN YERİYSE…
Genç Ülkücüler Teşkilatı kurucularından Muhittin Çolak’ın cenazesinden sonra eskiler bir araya gelmiştik; teker teker ocağın direkleri gidiyor, bir gün kararlaştırıp buluşalım demiştik. İşte o gün salıya denk geliyormuş.
Fakat mazereti çıkmış bir eski vekil arkadaşımızın, toplantıyı erteleme kararı aldık. Yine bir vekil arkadaşım ders çalıştığımı öğrenince “Ne dersi?” diye sordu.
Ben de: “Safahat Akademisinde acizane hocalık yapıyorum; İkinci Safahat’a geldik, Abdürreşid İbrahim’in Âlem-i İslâm’ını okuyorum, hani malum ya Âkif de İkinci Safahat’ta Sibiryalı o gezgin ve filozof Tatar Türkünün anlattıklarını şiire dökmüş.” diye cevap verdim.
Dedi ki arkadaşım; “Ortalık yangın yeri, uğraştığınız şeye bak. Şiir…”
“Hayır!” dedim, “o sadece bir şiir değildir.”
Nitekim akşam dersinde İkinci Safahat’tan yani Süleymaniye Kürsüsünden, Üçüncü Safahat‘a yani Hakkın Sesleri’ne geçiş yaparken Âkif‘in karşımıza çıkan şiirleri tam da bugüne mesaj veriyor.
Muhalefete; halkın çok büyük desteği olmasına rağmen nasıl da cehaletle kolayca bu potansiyeli bölünmeye evirenlere sanki Âkif yıllar evvelinden yazmış.
Dahası canilerin dışarıda, mazlumların içeride olduğunu da.
Neden dönüp okumazlar?
Okusalar ve anlasalar; belki iktidarın yer yer İstiklal Marşı şairimizi siyasetine malzeme yapmasının da önüne geçip kendileri için güçlü savunma refleksleri icat ederler.
Nerede o iz’an?
Bırakın Âkif‘i okuma ve anlamayı, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini bile yaşamlarına yansıtamayan fakat morali pek bozuk olmaya devam eden sözde muhalifler bir hayli çok…
Bakın ne diyor Âkif:
“Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhi, bu ne zillet?
Mazlumu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?
Zalimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!
Cani geziyor dipdiri… can vermede masum!
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?”
Bu mısralar bugüne hitap etmiyor mu? Canilerin dışarıda gezdiği, masumların içeride yattığı bir düzenden şikâyet edenlerin bu mısralardan haberi var mı?
Sonra yine Hakkın Sesleri’ndeki haykırışlar ve tespitler bugünün problemlerini masaya yatırmıyor mu?
Mesela şu şiir…
“Emri bil maruf nehyi anil münker” ilahi emrini Müslümanların nasıl da yanlış anladığını, dinini maskaraya çevirdiğini o dindar Âkif bütün çıplaklığıyla anlatmıyor mu?
Üstelik o şiirde milliyetçilik dersi veriyor. Nasıl mı?
“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz.”
İşte bu iki mısra milliyetçiliğin zihinsel ve matematiksel çözümlemeye kavuşabilmesi yani gerçek olabilmesi için teorik olarak önce bir milliyet fikrinin ve umdelerinin inşa edilmesi gereğini ortaya koyuyor. Bu bir inşa olduğu kadar tarihten süzülüp gelen bir felsefenin, o milletin sosyal psikolojisinin adıdır.
Dil birliği, inanç birliği, ülkü birliği, siyasi birlik, vatan birliği, ortak geçmiş ve ortak gelecek şuuru, yaşama iradesi ve benzeri bir arada tutan sanatlar…
İşte burada dinin de aslında bu milliyetin ortak bir değeri olarak nasıl ters giyildiğini izah ediyor Âkif.
Bugün de öyle değil midir?
“Biz neyiz? Seyreyle artık; bir de Fikret neymişiz:
Din de kürkün aynı olmuş: ters çevirmiş giymişiz!
Nehy-i maruf emr-i münkerdir gezen meydanda bak!
En metin ahlakımız yahut görüp aldırmamak!”
Yani maruf nehyediliyor, münker emrediliyor bugünkü softalarca… Meydanda hâkim olanlarca…
Marufu öğütleyecek, önünü açacak, emredecek yerde marufu yasaklayan, meneden bir düzen yok mu şimdi?
Marufu gözleyenler ve münkeri menetmek isteyenler niçin Âkif’ten habersiz?
Görüyorsunuz ya ne kadar güncel Safahat ve Âkif, görmek isteyenlere…
Ortalık yangın yeriyse Safahat’ya ve İstiklal Marşımızın şairine kulak asmalı yine…
ALLAH İLE ALDATANLARA KARŞI ÂKİF
Bugün de din denen müesseseyi imandan ayırıp araçsallaştıran ve menfaatleri istikametinde kullanan bezirgânlara karşı bir asır evvelinden ne de güzel söylemiş.
Bir başka şiirinde de bilenle bilmeyenin bir olmayacağını, birinin insan diğerinin hayvan olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Peki bugün din adına ahkam kesen sarıklıların ikide bir bilime karşı söylemleri olduğunda ona Âkif’in mısralarıyla karşılık vermek gerekmez mi?
“Ey millet uyan cehline kurban gidiyorsun
İslam’ı da batsın… diye tutmuş yediyorsun
Allah’tan utan, bari bırak dini elinden
Gir leş gibi topraklara kendin gireceksen
Lakin ne demek bizleri Allah ile ıskat
Allah’tan utanmak da olur ilm ile… Heyhat!”
Siyaseti, sivil toplumu, iktisadi hayatı eline geçirmişlerin, dini siyasete alet edenlerin ilme karşı herzelerine en güzel cevabı Âkif vermiştir. Onların bizi Allah lafzı ile ıskat etmeleri yani Allah adına doğru söyleyenleri korkutmaya, susturmaya kalkmaları üzerine yazdığı mısralar, işte yine bugünün belki muhalefetine rehber olmaz mı?
Hayfa ki onlar Anıtkabir’e gidip Ata’nın ruhunu inciten davranışlarda bulunarak yine güya karşıtlarının dini alet etmesi gibi Ata’yı siyasi emellerine alet ediyorlar. Üstelik Gençliğe Hitabe’yi dahi okuyamıyorlar.