Dr. Mustafa Kök
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Sorularla Belediye Operasyonları ve “Mutlak Butlan” Kararı

Sorularla Belediye Operasyonları ve “Mutlak Butlan” Kararı

featured

Yazar Mustafa Kök, bu metinde Türkiye’nin 2024-2026 yılları arasında yaşadığı iddia edilen siyasi ve hukuki krizleri milli bir mesele olarak ele almaktadır. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve diğer belediye başkanlarına yönelik yolsuzluk operasyonları ile CHP kongrelerinin iptaline yol açan “mutlak butlan” kararı, metnin odağını oluşturmaktadır. Bu süreçlerin demokratik sistemi ve hukuk düzenini sarsmasından endişe duyan yazar, yargının bağımsızlığına dair toplumsal güvenin zedelendiğini çeşitli sorularla savunmaktadır. Metinde, yaşanan gelişmelerin geçmişteki kumpas davalarına benzerliği vurgulanarak hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı prensiplerine dönülmesi çağrısı yapılmaktadır. Sonuç olarak yazar, Türkiye’nin iç çekişmelerle kaosa sürüklenmemesi için milli vicdana ve sağduyuya dayalı bir siyaset anlayışının önemine dikkat çekmektedir.

 

“Güncel siyaset”le doğrudan doğruya ilgilenmiyor ve bu konulara ilişkin yazılar yazmıyoruz. Bunlar ne üstümüze vazife ne de yetişebileceğimiz konular. Fakat ülkemizde son yıllarda, özellikle de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile beraber öyle şeyler oluyor ki güncel siyaset, bir parti ile diğer parti ya da partiler arası mesele olmaktan çıkıp bütün bir milletin hayatî meselesi olmaya yüz tutmuş bulunuyor. Dolayısıyla “güncel”in boyutlarını aşıp bizim anlayışımıza göre “millî siyaset” niteliği kazanmıştır. 2024 Ekimi’nde MHP G. Bşk. Sayın Devlet Bahçeli’nin kimsenin aklına gelmeyeceği şekilde Teröristbaşı Öcalan’ı muhatap alarak başlattığı “Terörsüz Türkiye” adlı “İkinci Açılım Süreci” bunlardan birisi idi ki, dayanamayıp bu köşede muhalif bir yazı yayımlamıştık.

19 Mart 2025 tarihinde ise CHP’li İBB Bşk. Sayın Ekrem İmamoğlu aleyhine önce bir şafak operasyonu ile gözaltı işlemi yapıldı, ardından da “yolsuzluk, gasp, rüşvet, kara para aklama, casusluk ve özellikle PKK’ya destek olmak, suç örgütü kurmak ve yönetmek” suçlamalarıyla tutuklandı. (Diplomasının da iptali, cabası.) Bununla kalmadı, art arda hayli İBB Bürokratları, İstanbul ilçe belediyesi ile Anadolu’daki daha bilmem kaç büyükşehir veya diğer belediye başkanları benzer suçlamalarla tutuklandı. Ve ilginç olanı, görev yerlerine bakılmaksızın hemen hepsi de İstanbul Silivri’de toplandı. (Şu anda Toplam tutuklu Belediye başkanının 20 kişi olduğu söyleniyor.) Bunlar da yetmedi, en son olarak CHP’nin parti Genel Kurul Toplantılarının, yani “Kongre”lerinin, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin tasarrufuyla 21 Mayıs 2026 günü “mutlak butlan” kararı verilerek iptaline kadar gidildi. Bu kararla Sayın Özgür Özel başkalığındaki mevcut yönetim alaşağı edilerek, bir önceki Genel Bşk. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi göreve getirildi. Olan bitenler bir yılı aşkın zamandır öylesine adlî süreçler dâhilinde geçekleşti ki, güncel adlî ve siyasî olaylar boyutunu aşarak yine bize göre “millî siyaset” karakterine büründü. Yani bütün bir milletin meselesi oldu, çünkü mevcut demokratik sistemi ve hukuk düzenini tehlikeye atacak nitelikler taşımaya başladı. Dolayısıyla bugüne kadar hiçbir partiye kaydolmamış, siyaseti hep uzaktan izlemiş bir “milliyetçi demokrat okur-yazar” olarak, birkaç satır da kendimiz yazmayı üstümüze vazife bildik.

Kuvvetler Ayrılığı ve Millî Vicdana Vurgu

24 Mayıs günü, Sayın Nuri Gürgür Beyin kıdemli bir hukukçu kimliğiyle yayımladığı “Butlan Büyük Bir Deprem Etkisi Yapacak Siyasî Bir Karar” adlı yazısını paylaşarak sosyal medya mecrasında “Vah Ülkenin Hâline!” başlıklı kısa bir yorum kaleme almış ve şöyle demiştik:

“Türk siyasî hayatında bugüne kadar karşılaşmadığımız türden, yeni bir kriz süreci başlamış görünüyor.

Çağdaş demokrasi, her bir kuvvetin bağımsız şekilde işlevini yerine getireceği “Kuvvetler ayrılığı”na dayanmaktadır, malûm. En büyük problemimiz, giderek bu sistemden uzaklaşmakta olduğumuz endişesidir, maalesef![1]

Dua edelim, aziz ülkemiz siyaset kaynaklı toplumsal bir kargaşaya sürüklenmesin; millî meselelerin çözümünde, kaynağı MİLLÎ VİCDAN olan SAĞDUYU GALİP GELSİN! Milliyetçi câmiaya düşen görev ise -Nuri Gürgür ağabeyimizin duruşunda görüldüğü üzre- Hakk’ın ve hukukun yanında yer almak; yasal ifadesiyle de HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ’nden yana olmaktır.

Allah gidişatımızı hayra tebdil etsin!”

Ne Oldu da Bu Kadar Siyasî Yolsuzluk Dâvası Türedi?

Biz bu yazıda önce CHP’li Belediyeler hakkındaki “siyasî” nitelikte görülen yolsuzluk dâvalarına dair şüphelerimizi birtakım sorularla dile getireceğiz, sonra da yine siyasî, sebeplerden alındığı her yönüyle belli olan “mutlak butlan” kararına aynı yöntemle bakacağız.
Siyasî konulardaki dâvalar hakkında sade vatandaşlar olarak olur-olmaz iddialı şekilde konuşmak doğru olmasa gerek. Çünkü bizler içinde değiliz, yakinen bilmiyoruz. Nitekim bütün dünyada siyaset kaynaklı yolsuzluklar, hırsızlıklar, arsızlıklar olagelmektedir. O yüzden çoğu zaman “beşer şaşar” ya da “insanoğlu çiğ süt emmiştir” deyip geçiyoruz. Oysa gelişmiş demokrasilerde sadece bu söylemle yetinilmiyor. İnsanoğlunun bu tabiatı esas alınarak her kademedeki siyasetçiler (seçilmişler), hesap verilebilirlik kriterleri çerçevesinde belli aşamalarda sıkı şekilde sorumlu tutuluyor ve muhatapları karşısında hesaba çekiliyorlar. Çünkü hiç kimse zan altında, yani giydirilen kirli gömlekle sokakta dolaşsın istenmiyor. Daha da önemlisi, küçükten büyüğe toplumsal sorumluluğu hâkim kılmak amacıyla temiz toplum için temiz siyaset olmalı deniyor. Dua edelim şu ya da bu yöntemle, güzel Türkiye’miz de özlenen bir “sorumlu siyaset”[2] dönemini idrak etsin!

Mademki bütün bunlar henüz özlemsel düşünce safhasında ve siyaset (zaafa uğratılan  iç denetim mekanizmaları sayılmazsa) çoğunlukla eldeki nihaî denetleme araçlarıyla, yani normal mahkemeler kanalıyla sorgulanıyor. O zaman kamu vicdanının rahatlaması için CHP’li Belediyelere yönelik yolsuzluk dâvalarında, bize göre şu soruların cevabının verilmesi elzemdir:

  1. Söz konusu “CHP’li Belediye Başkanları”, büyüklü-küçüklü çeşitli il ve ilçelerde, sadece bu değil, geçen ve önceki dönemlerde de seçilmiş ve görev yapmışlardı değil mi? O hâlde, geçtiğimiz dönemlerde her partiden olduğu gibi eğer bunlardan da yolsuzluğa bulaşanlar olmuşsa, yargılanıp ya temize çıkmışlardır ya da ceza görmüşlerdir, herhâlde. Fakat bu dönem nasıl oldu da İBB başta olmak üzere 20 civarında SIRF CHP’Lİ BELEDİYE BAŞKANI EN FAHİŞ YOLSUZLUKLARA BULAŞTI? Önceki dönemlerin CHP’li belediye başkanları, en başta yolsuzluk olmak üzere (iddialar bağlamında) nice “rezîl işleri” yapmasını bilmiyorlardı da ancak bu döneme gelinceye kadar mı öğrendiler?
  2. Peki, CHP’liler “yolsuzluğun yollarını” güçlükle de olsa öğrenirken, iktidar partilerinin, ittifakın belediye başkanları daha geri zekâlı oldukları için mi öğrenemediler? Denilebilir ki, hayır onlardan da “öğrenip” yolsuzluk iddiasına maruz kalan ve haklarında soruşturma açılanlar var. Evet, az da olsa var. Peki, o zaman neden onlar da CHP’liler gibi şafak vakti evlerinden alınmıyor ve aylarca süren iddianame hazırlığı ve dâva sürecinde illâ da TUTUKLU olarak yargılanmıyorlar? “Kaçma şüphesi” sadece CHP’liler için mi vâki?
  3. Meselâ İBB dâvasından söz edecek olursak, nasıl bir iddianame hazırlığı ki, savcılıktaki ifadelerinde “itirafçı” denen birçok sanık, hâkim karşısında sözde itiraflarını reddediyor ve savcılıkta akıl almaz baskılara maruz kaldıklarını söylüyorlar? İddiaların bu kadar sözde itirafçıya rağmen boşa çıktığı son günlerde en çok konuşulanlar arasında. Mevcut basını izleyen herkes bunu görüyor. Ya iddianamenin bilerek 3700 sayfa şişirilmesine ve yalancı şahitliği daha HTS kayıtlarında anlaşılan birinin tam sayfa ifadesin tam 13 kez kopyalanıp yapıştırılmasına ne denir? Ayrıca, rüşvet iddialarının sübut bulması konusunda aynı zamanda iyi bir hukukçu olan gazeteci Taha Akyol’un şu sorularını da ödünç alalım: “Kimden ne kadar rüşvet alınmış, bu paralar nasıl bir ‘havuz’da toplanmış, o paralarla İmamoğlu’nun hangi siyasi faaliyeti finanse edilmiş? Hukuk bunların sağlam, somut delillerle ortaya konulmasını gerektirir. Oysa bu netlik yok. ”
  4. Basın demişken; yazılı ve görsel türden, hangi demokratik ülkenin %90-95 nispette BASINI iktidar taraflısı?.. Daha geçtiğimiz aylarda “muhalif” sayılan tv. kanallardan TELE 1’e kayyım atandı -yani “devletleşti”(!) ve G.Y. Yönetmeni Yanardağ ise, dâhil edilen İBB Bşk. İmamoğlu ve iletişimci Necati Özkan ile birlikte akıl almaz, neresine atsanız elinizde kalır türden casusluk iddialarıyla yargılanıyor.[3] Klasik deyimle, eğer çoğulcu demokrasilerde BASIN/MEDYA gerçekten de DÖRDÜNCÜ KUVVET ve toplumu aşağı yukarı eşit şartlarda aydınlatması gerekiyorsa, bu kadar orantısız basın gücüyle toplum nasıl hakkaniyetle aydınlatılacak?
  5. Tarafgir basın örneğiyle devam edelim: İBB Bşk. İmamoğlu’nun daha göz altına alındığı ilk gün 19 Mart 2025’te,(giderek çarpıcı yalan haberleriyle gündem oluşturmakta mahir hâle gelen) Yeni Şafak gazetesi nasıl manşet atmıştı: “İmamoğlu’nun İstanbul vurgunu: Vatandaşın 560 milyar lirası nerede?” Bu manşeti görünce kendim internetten İBB’nin bir önceki yıl toplam bütçesine bakmıştım, yanılmıyorsam 240 milyar yazıyordu. Ne acı ki, şu sorunun cevabı ebediyen açıkta kalacak: BU 560 MİLYARLİK YOLSUZLUK İDDİASI NEDEN İDDİANEMEYE GİRMEDİ? Sayın savcılar unutmuş olabilirler mi?
  6. Şimdi bütün dünyanın ve bizim de sorduğumuz başka bir soru: Bu nasıl bir yargılama süreci ki Sayın Akın Gürlek, önce AYM’nin kararına uymayan yargıç olarak ünleniyor ve sonra da müsteşarlıkların kaldırılmasıyla tekmil siyasî bir makam hâline gelen Adalet Bakan Yardımcısı iken, 2024 Ekimi’nde İst. Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanıyor ve gecikmeden özellikle CHP’li Belediyelere yönelik yağmur gibi soruşturmalar başlıyor? Neden Sayın Gürlek? İstanbul’da bu işleri “başaracak” başka hiçbir savcı yok mu imiş? Bununla da kalmıyor; Sayın Başsavcı, hayli uzun süre içinde hazırlanan İBB iddianamesi hakkındaki tartışmaların zirve yaptığı bir aşamada Adalet Bakanı olarak atanıyor? Neden? Eski bakan Sayın Tunç, bu işleri “hakkıyla başaramıyor” mu imiş? Oysa ne güzel, en azından haftada bir kere “Türkiye’de yargı bağımsızdır” demeçleri vererek millete bilmediklerini (!) öğretiyordu. Lâtife bir yana; Türkiye’de hem de yargı bağımsızlığı tartışmalarının zirveye çıktığı bir zamanda Sayın Gürlek’in Adalet Bakanlığına ataması ülke için sükûnetin mi, yoksa gerilimin mi artmasına sebep olurdu? Ve ülkemizin hangisine daha çok ihtiyacı var? Sükûnete mi, gerilime mi? (Nitekim Sayın Bakan’ın daha Meclis’teki yemin töreninden başlayarak ne çirkin kavga ve gürültüler yaşandı, dünya basınında manşetlere çıktık.)
  7. Bu işleri hararetle başlatanlara sormak gerek: Mademki İBB iddianamesinin içeriğinden bu kadar emindiler, o zaman CHP ve bütün muhalefetin, “YARGILAMALAR TRT’DEN CANLI YAYINLANSIN ve BÜTÜN BİR MİLLET GERÇEKLERİ İZLESİN” talebi neden es geçildi? Keza Meclis’teki KANUN TASARISI neden reddedildi? İddianameye pek de güvenmemekten olabilir mi? Daha ilginç olanı, MHP G. Bşk. Sayın Devlet Bahçeli de TRT’den CANLI yayınlanması taraftarı iken, kendi grubu dahi neden aleyhe oy verdi? Ve bu maddede sorulacak son soru: İktidar sahipleri mademki yolsuzluklar konusunda bu derece hassas hâle geldiler, neden Siyasi Etik ve Yolsuzlukla Mücadele Yasasını, çıkarmıyorlar? (Birincisinin 2012’den, ikincisinin ise 2015’ten beri bekletildiği yazılıp çiziliyor. Üstelik ikincisi, girmek için can attığımız AB’nin talebi.)
  8. Hani 2017 yılında, Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın isteğiyle İstanbul, Ankara dâhil birkaç belediye başkanı “metal yorgunluğu” gerekçesiyle istifa ettirilmişlerdi. Ama kamuoyu ne demişti: Mademki bunlardan bazıları hakkında kendi partililerinin, meselâ dönemin Ankara BB. Başkanı Melih Gökçek aleyhine Sayın Meclis Eski Başkanı Bülent Arınç’ın bile “ANKARA’YI PARSEL PARSEL SATTI!” diye bir iddiası vâki olmuştu. Peki, bu kadar vahim iddialar karşısında, neden en azından Bşk. Gökçek görevden ayrıldıktan sonra yargıya teslim edilip aklanması cihetine gidilmedi?  Milletin adalet duygusunun örselenmesi bir yana, bu umursamazlık Gökçek’in bizzat kendisine de zulüm değil mi? Ne güzel, ortalıkta “pirüpak” dolaşmak varken, adamcağız neden “kirlilik şüphesi”ne mahkûm olsun? Üstelik TBMM Eski Başkanı gibi bir şahsiyetin giydirdiği, “kirlilik şüphesi” taşıyan bir gömlekle dolaşsın? Sayın savcılar neden böylesi bir DEVLET YETKİLİSİNİN İDDİASINI İHBAR KABUL EDİP DE SORUŞTURMA AÇMADILAR? HANİ “YARGI BAĞIMSIZ”DI? O Belediye başkanı CHP’li veya başka bir muhalif partiden olsa sayın savcılar yine böyle mi davranırdı? Ondan da geçtik, Başkent’e 2019’da Sayın Mansur Yavaş BB Başkanı seçilince, Gökçek hakkında (birisi “dinazorlar parkı” olmak üzere) 100 civarında “yolsuzluk dosyası” hazırlayıp Ankara C. Savcılığına suç duyurusunda bulunduğunu bizzat kendisi açıklamıştı. Kamuoyu soruyor: yaklaşık 7 yıldan beri neden tek birisinin kapağı bile kaldırılmadı?

Aldananalar-Aldatılanalar ve Mutlak Butlan Kaosu

  1. Soru çok, ama son bir soru dizisi ile bitirelim:

15 Temmuz öncesi “FETÖ” bağlantılıları açığa çıkan savcı ve hâkimler tarafından (altına zırhlı araba verilen ve şimdi yurt dışında kaçak olduğu söylenen Zekeriya Öz ve yoldaşlarınca) “ERGENEKON”, “BALYOZ”, “CASUSLUK” vs. dâvalarıyla -Genel Kurmay Bşk. dâhil- nice şerefli Türk Subayına ve vatanperver insana, akademisyene, yargı mensubuna, sair devlet memuruna KUMPASLAR kurulduğunu, onların haksız yere yıllarca zindanlarda çürütüldüğünü biliyoruz. Gerçeklerin ancak 15 Temmuz hain darbe girişimiyle herkesçe anlaşıldığını, böylece DEVLETİ YÖNETENLERİN ALDATILDIĞINI bilen (ki, Sayın Cumhurbaşkanı “Rabbim de milletim de bizi affetsin, aldatıldık” sözleriyle itiraf etmişti.) Türk kamuoyu, özellikle CHP’li belediyelerden başlayan yeni yargılama furyası ile CHP kongrelerine yönelik “mutlak butlan” dâvasının hakkaniyetinden nasıl emin olsun? “YA BU İŞİ BAŞLATANLARIN DA ARKASINDA DEVLET YETKİLİLERİNİ YİNE YANLIŞ YÖNLENDİREN BIR KUMPAS ÜSTADI VARSA?!…” sorusuna nasıl mâni olacaksınız?..
Gerek İBB vb. belediye başkanlarıyla bürokratları hakkındaki, gerekse CHP kongrelerinin iptaline ve “mutlak butlan” dâvasının açılmasına ilişkin iddialar, insana vaktiyle Ergenekon-Balyoz sürecindeki soruşturmaları hatırlatıyor. Hani gömüldükleri arazilerden pıtrak gibi çıkan makinalılar, lâv silalâhları vs.vs.(Malûm, bütün bunları savcı beyler, “elleriyle koymuş” gibi buluyorlardı.) Zamanın kuklalarını yıllarca hazırlayıp kullanan o eski kumpasın patronu en sonunda kim olarak ortaya çıkmıştı, biliyoruz. Gerçi biz hesabını soramadık, ama artık dünya âlem biliyor, değil mi?

Efendim; memleket kaygılısı yurttaşlar olarak bizler sadece şüphelenmekle, soru sormakla yükümlüyüz? Sade vatandaşlar olarak bu can alıcı sorulara bizler cevap veremeyiz! Ama DEVLET ve onu sâlimen yönetmekle sorumlu olanların, bütün istihbarat kaynakları ellerindeyken ALDANMAMASI ve VATANDAŞIN KAYGILARINI GİDERMESİ GEREKMEZ Mİ?

Aklı başında sorumlu insanlar olarak hepimiz, iyi niyetle ülkemizin daha iyi yönetilmesini istemez miyiz? Her gün olay, her gün bilmem hangi CHP’li belediyeye şafak operasyonu, onlar yetmiyormuş gibi, şimdi de doğrusuyla yanlışıyla “demokrasinin vazgeçilmezi” olan asırlık bir partiye, hem de ana muhalefet partisine yetkileri tartışılan BİR İSTNAF MAHKEMESİ KARARIYLA “MUTLAK BUTLAN” İCRAATI DOĞRU MUDUR?

Ak Parti’nin kurucusu ve hukukçu bir TBMM Eski Başkanı sıfatıyla Sayın Bülent Arınç’ın da bu komdaki yorumunu öğrenmişsinizdir. Bölge mahkemesin kararı için “Yetki, görev ve usul hukuku bakımından yanlış buluyorum” diyor. (Sayın Arınç, ne zamandan beridir CHP’li acaba?) Keza MHP’nin hukukçu kurmayı Feti Yıldız da olumlu bakmıyor. Nihayet hukukçular, iki garabetten daha bahsediyorlar: Bir İstinaf Mahkemesi’nin butlan kararına esas olarak kullandığı delillerden bazılarının, iptale konu olan kongre hakkında açılan ceza dâvasıyla da ilgili olması. Oysa görülmekte olan ceza dâvası henüz sonuçlanmamış, yani o delillerin doğruluğu henüz kesinlik kazanmamış. Böylece bir istinaf mahkemesi, yani hukuk mahkemesi hem bitmemiş dâvadaki delilleri kullanıyor hem de kendini ceza mahkemesinin yerine koyuyor. Bu bağlamda AYM’nin 22 Mayıs 2005 tarihli şu AÇIK VE NET kararı zikrediliyor: “Bir hukuk mahkemesinin, ceza mahkemesi yerine ikame edilmesi gibi bir işlevi olamaz.” Keza Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin de benzer bir kararı olduğu yazıldı: “Asliye Hukuk Mahkemesindeki bir dâvada, ceza mahkemesinde görülmekte olan bir iddia gündeme geldiğinde, verilmesi gereken karar, ceza mahkemesinin sonunun beklenmesidir. (K: 2020/1135) (Akyol, Karar, 29 Mayıs 2026)

Yeni Bir Kumpas mı?

Tamam, bizler hukukçu olmayabiliriz, fakat bu mütalâalar ve AYM kararının doğruluğu mantıken bile anlaşılmıyor mu? Bütün bu gerçekler ortada iken, YSK kendisine yapılan itirazı neden reddediyor? Akabinde bir ülkenin ana muhalefet partisinin Genel Merkezine demir kapılar doğranarak, (daha önce İstanbul İl Merkezi vakasında da olduğu gibi) ortalık biber gazına boğularak girilmesi makul olabilir mi? “İdarenin ve emniyetin hatası” deyip geçmek yeterli mi? 150 yıllık demokrasi tecrübesi olan bir ülkeye böylesine “otokrat” yönetim görüntüleri yakışıyor mu? Ya bu işin düpedüz parçası gözüken Kılıçdaroğlu da yeni bir kumpasın kurbanı ise? Ya o yolla Devletin başındakiler de buna âlet ediliyorsa? Bu zamana kadar hangi partinin Genel Kurulu bu şekilde iptal edilmiş ve o yüzden ülke böylesi siyasî bir kaosa duçar olmuştu? Bu zamana kadar olmamışsa şimdi neden oluyor? “Vallahi bizimle ilgisi yok, kendi iç çekişmeleridir” demek, yargıya güvensizliğin %71’5’a kadar çıktığı bu günlerde inandırıcı olabilir mi? Ve Parti Genel Kurul Toplantıları’nın takip, soruşturma ve sonuçlarının ilânından tek sorumlu olan YSK neden sorumluluktan kaçıyor? Bir Ana Muhalefet Partisinin kargaşaya sürüklenmesi, sadece o partinin meselesi olabilir mi? Onlar zarar görürse yüz yılı aşkın zamandır yaşattığımız Cumhuriyetimiz de zarar görmez mi? Coğrafyamızın bu kadar karışık, ekonomimizin 550 milyar dolara yaklaşan bürüt dış borç ve beş yıllık kronik enflasyonla hayli kırılgan olduğu, bölgenin her an yeni bir savaşa sürüklenebileceği bir zamanda toplumun sükûnetle, milletimizin birlik-beraberlik içinde huzura ve kalkınmaya odaklanması gereken şu aylar ve yıllarda böylesine topyekûn gerginlik ve “kaos” kimin işine yarar? Bütün ülkenin işine yarar mı? Sadece falanca partinin işine yarayacağı ihtimali her şeye değer mi? Bütün bunlar neden?

Üst üste krizler yaşadığımız bir dönemde elin oğlu (ABD B. Elçisi Tom Barrack efendi (!) ) bir toplantıda, “bu bölgede işleyen tek sistemin hayırlı monarşiler veya monarşik cumhuriyetler” olacağını söylemiş. Bu sözle neyi kastediyordu acaba? Bu coğrafyalara demokrasi yaramaz, monarşi ya da monarşik cumhuriyetler gerek, derken bizi ve bütün bu bölgeyi sevdiğinden mi konuşuyor? Yoksa her şeye rağmen bu bölgenin -kendi işlerine gelmeyen-  tek demokratik ülkesi olmamız hasebiyle asırlık tecrübemizden mi rahatsız? Ona, “sen 250 yıllık devlet aklınla kime öğüt veriyorsun efendi? Bizim Müslüman Türk olarak sadece  bu topraklarda bin yıla yaklaşan toplum ve devlet geçmişimiz var. Biz, A.F. Başgil merhumun vurguladığı gibi, senin  dediğin o monarşiyi de (mutlakiyet/Hânedan saltanatları), otoriter meşrutiyeti de (I. Meşrutiyet), liberal meşrutiyeti de (II. Meşrutiyet), otoriter cumhuriyeti de (1950’ye kadar olan Erken Cumhuriyet) birbiri ardınca yaşadık. Bugün klasik devlet rejimlerinden sonuncusu”nda, çok partili demokraside karar kıldık. (İlmin Işığında Günün Meseleleri, epigraf – parantez içi ifadeler bize ait-)   “Sular tersine akmaz!” dememiz lâzım değil mi?. Hem de bu sözleri kendimize olan özgüvenle söylemek gerekmez mi?

Malûm, bugünün çok partili demokrasisinde ise, HUKUK, BAĞIMSIZ YARGI, tek kelimeyle ÜSTÜNLERİN-“ÜSTTEKİLERİN” DEĞİL, “HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ” OLMAZSA OLMAZ ŞART!…

Ve o öğütçüye şöyle devam etmeli:

“Efendi! Burası ne Afganistan, ne de İran! Burası 12.yüzyıldan beri dünyanın “TÜRKİYA” diye adını koyduğu Müslüman Türk vatanı! Kanını barış ve huzur için sebil etmiş, en son kurduğu 600 yıllık imparatorluğun bağrından çıkan onlarca kavmin/devletin diline-dinine asla dokunmadığı dünyaca tescil edilmiş çocukların yurdu! Biz dün olduğu gibi bugün de yönetmesini iyi biliriz! Sen git o aklını, ona muhtaç olanlara sat! İkinci defa böylesi hadsiz lâfları da edersen, İSTENMEYEN ADAM kararıyla geldiğin yere gidersin!”

Ülkemizin tam da bu günlerde (“Trump’in falanca x mesajı ne anlama geliyordu? Sildi miydi, silmedi miydi?” tartışmaları yapılırken) BÖYLESİ BİR İRADEYE O KADAR ÇOK İHTİYACI VAR Kİ!..

Böyle söyleyebiliyor muyuz? Söyleyebilirsek, görün bakalım bundan sonra bu ülkede kumpas üstatlarına iş kalıyor mu?

Ama söyleyemiyorsak, elin oğlu da dün Irak’ta, Libya’da; daha yeni (sözüm ona bizi de yanına alarak) Suriye’de gerçekleştirdiği gibi, nihayet bizde de 15 Temmuz’da bir ara denendiği üzere, işini bir daha-bir daha yapmaya devam eder mi, eder!..
Sonuç:
Bu netameli coğrafyada aklımızı başımıza toplamaktan başka çaremiz yoktur!..

Ve son bir not: Bu satırları, -bizi bilenler bilir ki-“bir CHP’li” olarak değil, memleketini seven, tarihine ve kutsallarına bağlı, ama ülkesinin, güzel yurdunun gidişatından kaygı duyan, DEMOKRAT BİR MİLLİYETÇI İNSAN olarak yazdık. Çünkü Fâzıl Hüsnü Dağlarca’nın (Çocuk ve Allah kitabında) söylediği gibi:

“Gönlüm günahkâr bir derviş
Aklı kısa gönlü geniş
Bilmem âlem nasıl gitmiş
BEN BURADAN  AYRILAMAM!!! “

 

 


[1] Nuri Gürgür Bey, andığımız yazısında konuya dair endişesini şöyle dile getiriyordu: “YSK yetkisiz hâle gelince herhangi bir istinaf yahut Asliye Hukuk Mahkemesi, başkanlık dâhil seçimlerle ilgili iptal kararı verirse nasıl engellenecek, seçim güvenliğini kim sağlayacak?”  Gürgür ağabey haklı. Bütün mesele burada… Çünkü YSK, “CHP’nin seçilmiş G. Bşk.” ve arkadaşlarınca kendisine yapılan “mutlak butlan kararının iptali”ne ilişkin başvuruyu “Hukuk mahkemelerinin ve adli yargı mercilerinin verdiği esasa ilişkin kararları denetleme yetkisinin bulunmadığı” gerekçesiyle reddetmişti. YSK böylece, verdiği ret kararıyla seçimler konusunda en son merciin kendisi olduğu gerçeğini unutarak – ya da unutmayı vazife bilerek- bizzat kendi kendisini “yetkisiz” kılmıştı. Bu durumda gerçekten, bundan sonraki seçimlerin “güvenliği” ve “sonuçlarının kesinliği” Asliye Hukuk Mahkemelerinin insafına kalmış durumda.

[2] Temiz ve “sorumlu siyaset” için dünya arayış içinde. Bizde de vaktiyle siyasetin lâbirentlerinde gezinmiş birisi, eski Devlet Bakanı Sayın Tınaz Titiz, ekip çalışmasıyla bir model geliştirmiş ve “Sorumlu Siyaset Manifestosu” hazırlamış. Temel tezi şu: Türkiye sadece bir hükümet veya muhalefet krizi değil, varoluşsal bir “tutunabilme” krizi yaşamaktadır. “Mevcut siyasetin ‘bedelsiz’ olması, yani vaatlerin gerçekleşmemesi durumunda siyasetçinin somut bir maliyet üstlenmemesi, bu krizin temel nedenlerinden biri olarak tanımlanmaktadır.” Çözüm olarak “yapay zekâ destekli denetim mekanizmalarını”, bu bağlamda siyasetçilerin vaatlerini noter onayıyla ve maddi taahhütlerde bulunmak suretiyle, ya da yetki teminatlarıyla kancaladığı “Bedelli Siyaset” modelini; keza toplumdaki kronik güvensizliği aşmak için de “Sivil Güvenirlik Puanı” sistemini önermektedir. İçeriği incelenmeye değer modelin adresi şöyle: https://share.google/nli0lmwkmL2UAv16M

[3] Bu dâvada “FETÖ” kumpaslarındaki casusluk dâvalarına benzer tutarsızlıkları anlamak için Cansu Çamlıbel’in T24’te Necati Özkan ile yaptığı röportajı (17 Kasım 1925) ve “muhafazakâr camia” bağlamında siyasî angajmanlar uğruna ülkede  “vicdanların suskunluğu ve değer iddiasının tükenişi”nin nasıl sorgulanabildiğini görmek için de -muhafazakâr bir hukukçu Millet Vekili olan- Mustafa Yeneroğlu’nun “Kendi Tradejisine Sıra Gelmeyen Bir Mektup” başlıklı yazısını okumak gerek (Karar, 21 Mayıs 2026: M. Yeneroğlu gençliğinde Almanya Millî Görüş geleneğinde yetişmiş, ülkeye dönünce üç dönem üst üste Ak Parti’den M.V. seçilmiş, son dönem de Deva Partisi’nden M.V. seçilmiş iken, 26 Aralık 2024’de partisinden istifa etmiş olup hâlen İst. Bağımsız M.V.’dir.)

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!