Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Geçmişe Mazi Derler Demesine de

Geçmişe Mazi Derler Demesine de

featured
0
Paylaş

Erol Sunat’ın kaleme aldığı bu metin, geçmişten günümüze değişen toplumsal değerleri ve insan ilişkilerini çeşitli temalar üzerinden eleştirel bir dille sorgulamaktadır. Yazar, hayatı bir yolculuğa benzeterek başladığı anlatısında, paranın günümüzde her kapıyı açan ve insanın değerini belirleyen temel ölçüt haline gelişini vurgular. Toplumdaki samimiyetsizliği; “gemileri yakmak” gibi iddialı sözler söyleyip eyleme geçmeyen “yaygaracı” tipler ve Anadolu’daki bürokratik oyunlar üzerinden örneklendirir. Ayrıca hayatın ağır yükü altında ezilen insanların dramına ve sanatçılara sağken verilmeyen değerin, onlar öldükten sonra gösterilmesine sitem eder. Sonuç olarak maziye özlem duyan yazar, günümüzde vefa ve anlayışın yok olmasından dert yanmaktadır.

 

Yol üstüne çok şeyler söyledik…Rahmetli Aşık Veysel’in uzun ince yollarından çıktık yola, İpek yolundan dem vurduk, patikalardan, stabilize yollardan asfaltlara geçtik, yolların dublesini gördük, Avrupai denilenlerini de… Daha ötelerini de…

Her neyse…

Yola bir düştük, hâlâ yollardayız.

Yol var, yol var demişler…

Yollar uzak gelemedim diyen olmuş…

Yaş seksene dayandı gidemedim diyende…

Yol olur da üzerine konuşulmaz mı?

Yol edebiyatı diye bir edebiyat ortaya çıkmaz mı?

İyi ki edebiyat var…

İçinde mecaz var…Kinaye var…Taşlama var…Güzelleme var…

Ne diyorduk?

Yola çıkmış arıyorum diyen şarkıya selam, yolumuza devam…

Yol kaybolmuş sisten…

Yol kaybolmuş tipiden…

O yol, bu yol şu yol, öteki yol, beriki yol diye diye yol enflasyonunun tam da ortasında kaldık.

Lakin, yolumuzu şaşırmadık çok şükür…

Yol, telaffuzu güç olana mı denir?

Yoksa, korkma yürü yürüyebildiğin kadar denilene mi?

Onu da yolcuya bırakalım. Yolcu yolların kurdudur. Yolu tanır, yolu bilir. Yol, yolcu olmadan ne ağlayabilir ne de gülebilir…

*****

Ne demişler?

Paran varsa adamsın, yoksa neye yararsın?

Daha başka…

Varsa paran herkesle iyi aran, yoksa paran kapanmaz yaran…

Para bizde, diye övünenler var…

Ne diyorlardı bir zamanlar?

Para elin kiri…

Parayla saadet olmaz…

Şimdi ne diyorlar?

Parasız hiçbir şey olmaz…

Para, varlığı bir dert yokluğu yara diye anlatılan bir değer…

Her şeyin üstündeymiş meğer…

Para konuşturuyor…

Adamın yürüyüşünü değiştiriyor…

Sınıf atlatıyor…

Düşman çatlatıyor…

Kapıları ardına kadar açtırıyor…

Namını yürütüyor.

Ah felek zalim felek diyenler boşa mı konuşuyor?

*****

Gemileri yakacaksan Tarık gibi yak denmiş…

Bugün kendini Tarık yerine koyanlar başlıyorlar işin edebiyatına…

Yakan yaktım diye sarhoş, yakmayan yakacağım diye atıp tutma makamından üstelik daha yakmaya başlamadan sarhoş…

Şuraya geçerim, falancayı seçerim, ben eskiden su içerdim testiden, bana şöyle derlerdi, önümde düğmelerini iliklerlerdi, sülalemde şu vardı, bu vardı diye böbürlenenler, övünenler, mangalda kül bırakmayanlar, abarttıkça abartanlar ellerinden ne geliyorsa yapanların hali de meydanda.

Meydanda olmasına meydanda amma…

Biz Tarık tabiatlı olanları görünürde sever görünsek de bilin bakalım kimin yanında dururuz?

Gemileri yaktık diyenlerin yakacağım, yakmak üzereyim, bir bakmışsınız yakmış gitmişim diyenlerin.

Yani yaygaracıların, goygoycuların, şamatacıların, reklamını yapmak için en ufak bir fırsatı dahi kaçırmayanların. İsteseler de Tarık tabiatlı olmayanların, olamayanların…

*****

Yük taşımak diye bir kavram var hayatımızda…

Bu yükün adı hayatın yükü…

Sırtımızda bir küfe…İçinde gam var, kasavet var, keder var, elem var…dert var, borç var, harç var…Sırtlamışız küfeyi taşı babam taşı…

İndir o küfe denen garabeti, az dinlen, soluklan diyecek bir çift laf bekliyoruz uzunca bir süredir.

Az daha taşı…az daha…biraz daha… çok şey kalmadı birkaç adım daha…

Küfenin ağırlığı altında kalan kalana…

Bu arada…

Hakkın geçti diye helalleşelim diyen var, hakkın baki, hakkını vereceğim, aklımdasın, şu geçsin bu geçsin, yaz gelsin, güz bitsin söylemleri aramadığınız kadar…

Ağır hayat yükünü, sonra önce virüsün yükünü, enflasyonun yükünü, ardından kiraların doğalgazın, elektriğin, kredi kartlarının, borçların yükünü ve ağırlığını taşıyamayanlara ne oldu?

Kimi virüsten, kimi kalpten, kimi tansiyondan koptu gitti bu hayattan!

Halen bu yükü taşımaya devam edenlerin durumu ise hiç de iç açıcı değil!

*****

Bir zamanlar Anadolu vilayetlerinde kasaba siyaseti denen bir siyasi tercih vardı. Hazzetmedikleri işlerine gelmeyen, dediklerini yapmayan Müdür, Amir ve yöneticilerin önce tayinini çıkartırlar…

Ardından ona veda yemeği verirler…

Giderken de yalandan vah…vah…tüh tüh derler, eşyasını da yükleyip uğurlarlardı…

Gönderemezlerse, istifa etmeye kalkar, partiyi ve şehri ayağa kaldırmaktan çekinmezlerdi…

Ya biz ya o raddesine gelen durumlarda nadiren Müdür, Amir yerinde kalır, onlarla da onlar gidene kadar uğraşılmaya devam edilirdi.

Vilayetin birinde vilayete ne yapalım diye vekiller geldiğinde, siyasiler demişler ki, bize fabrika falan lazım değil, Valiyi alın dedik duruyor, Bayındırlık Müdürünü, Milli Eğitim Müdürünü de bu hafta içinde alın, alın ki şehir rahat bir nefes alsın…

Gelen gideni arattırır diye bir söz vardır ya…

Neredeyse her defasında kimi getirseler ya kendi başlarına iş açmışlar ya da gidenin yerine gelen, bir gün Beylik Beyliktir diyen kendi başına çorap örmüş. Bakmışlar olacak gibi değil. Gönderdikleri mahkeme kararıyla geri geliyor. Her gelmesinde, siyasiler ağır yaralar alıyorlar. Vekil Müdür, Vekil Amir diye bir yol bulmuşlar.  Vekil asilin bütün yetkilerine sahiptir diye de bir türkü tutturulmuş. Vilayetlerde hayat durmuş.

Anadolu vilayetlerinde Vali hariç, bütün makamların Vekil olduğu yıllar yaşanmış.

*****

Yaşarken insanlara hak ettikleri değeri veremeyen ve bunu her defasında unuttuğunu söyleyen, yine de bu yanlışlardan vazgeçemeyenleriz.

Dilimizden hiç düşürmeyiz bu hikâyeyi…

Bu konuda verdiğimiz sözlerin birini dahi tutamadık.

Vereceğimiz bir plaket…

Şu vilayetin sanatçısı diyeceğiz sadece…

Biz ise, ömrünü o şehrin tanıtımı için harcayan o insanlara olan vefa borcumuzu ödemeden yıllardır oturduğumuz makamlardan ayrılıp gideriz.

Sanatçı duygusaldır. Hatırla beni diye kimsenin yakasına yapışmaz, kimsenin kapısını çalmaz, aşındırmaz.

Hatırlaması gerekenler, hatırlaması boynunun borcu olanlar, bu konuyu es geçenler, pas geçenler, sürekli ıskalayanlar gelin şu insanlar henüz sağ iken, aramızdayken, bir gece düzenleyip analım onları, bu hayattan kopanları da yad etmiş olalım.

Birçok sanatçı, birçok yazar, birçok sevilen ve sayılan insan sağlıklarında takdir edilmemişler, ancak bu dünyadan ayrıldıklarında arkalarından ne kadar iyi oldukları, sanatları, kişilikleri anlata anlata bitirilememiştir.

Bu davranışın bu yaklaşımın adına ne deniyor?

Ardından o güne kadar konuşulmayan ne kadar güzel cümle ve söz sarf edilen merhum ve merhumeleri de şehrin, şehrimizin sanatçısı diye hatırlasanız kıyamet mi kopar?

*****

Bizi anlayanlar galiba fi tarihinde kaldı!

Fi tarihi uzunca bir yıl önce demek, tam olarak hatırlanamayan bir tarih demek…

Bizim neslin çocukluk yılları ellili yıllar…

Gönlümüzü alanlarda öyle…

Hani, geçmişe mazi derler demesine de…

Maziye şöyle bir bakılı verseydi…

Hiç değilse, yarım elma gönül alma babından gönüllerimiz alınırdı. Ağzımıza bir parmak bal çalınırdı mesela…

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!