Bu araştırma, İdil-Ural ve Kırım Türklerinin Rus işgali altındaki tarihsel mücadelelerini ve maruz kaldıkları Ruslaştırma politikalarını ele almaktadır. 1552’de Kazan’ın işgaliyle başlayan süreç; Çarlık ve Sovyet dönemlerinde sürgün, yapay açlık ve aydın soykırımlarıyla devam etmiştir. Yusuf Akçura ve Zeki Velidi Togan gibi isimler Türk Birliği fikrini bilimsel temellere oturturken, Sultan Galiyev gibi figürler bağımsızlık bedelini hayatlarıyla ödemiştir. Sovyet sistemi; ana dilini ve kimliğini terk eden, “mankurtlaşmış” bir toplum yaratmayı amaçlayan ekonomik ve kültürel bir baskı rejimi kurmuştur.
Türk Birliği fikri, modern Türk düşünce tarihinde yalnızca siyasî bir ideal olarak değil, aynı zamanda tarih, dil, kültür ve kimlik ortaklığına dayanan bütüncül bir düşünce sistemi olarak şekillenmiştir. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında, özellikle Rusya hâkimiyetindeki Türk topluluklarının yaşadığı siyasal baskılar ve kimlik aşınması, Türk dünyasında müşterek bir kader bilincinin doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu süreçte Türk aydınları, dağınık hâlde yaşayan Türk topluluklarının varlığını koruyabilmesi ve geleceğini inşa edebilmesi için birlik fikrini teorik ve ideolojik bir çerçeveye oturtma gayreti içine girmiştir. Türk Birliği düşüncesi, işte bu tarihsel ve fikrî arka plan içerisinde gelişmiş; bireysel çabaların ötesine geçerek sistemli bir entelektüel hareket hüviyeti kazanmıştır. Türk Birliği fikrini bilimsel temellere oturtan “Pantürkizm’in Babası” olarak bilinen Yusuf Akçura (1876–1935) ve 1944 yılında Türkçülük-Turancılık davasında yargılanan Zeki Velidi Togan (1890–1970), İdil-Ural bölgesinin yetiştirdiği Türklerdendir. Türkiye; Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan gibi vatanlarında vatansız kalan dış Türklere kucak açmış, onlar için “ikinci vatan” olmuştur. Yurt dışından gelen Türkler ise Ruslardan kurtuluş yolunu Türk Birliği bayrağı altında birleşmekte aramış ve bunun mücadelesini vermiştir.
ÇARLIK RUSYA’SI VE SOVYET DÖNEMİ
Rus istilası, 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın Korkunç İvan tarafından işgali ile başlamıştır. 333 yıllık süreç içerisinde Çarlık Rusya’sı tüm Türk Dünyası’nı boyunduruğu altına almıştır. 1556 yılında Kazan Hanlığı’nın son başkenti Çalım, 1557 yılında Başkurdistan, 1783 yılında Kırım Hanlığı olmak üzere İdil-Ural-Kırım sırasıyla Ruslar tarafından işgal edilmiştir. Toprak işgali sonrasında Ruslar, Rus olmayan milletleri Hristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetini başlatmıştır. Rusların bu siyaseti İdil-Ural bölgesinde birçok ayaklanmaya neden olmuştur. 1552 yılından itibaren 463 yıllık zaman zarfında Ruslara karşı mücadelede önderlik eden, en fazla kurban veren ve en sert direniş gösteren Kazan Tatar Türkleridir dersek yanlış olmaz. Kazan Tatarlarının vatan, millet ve devlet uğruna yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi ister Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde, ister Sovyet Dönemi’nde, ister 1990’lı yıllardan sonra cereyan eden olaylarda hiç eksilmeden sürmüştür. Onun için Rusya’da yaşanan bu mücadele tarihini Kazan Tatar Türkleri örneğinde irdeleyeceğiz.
1917 Şubat ve Ekim Devrimlerini İdil-Ural Türkleri büyük bir heyecanla karşılamıştır. Bu devrimi Çarlık Rusya’sından kurtuluş olarak gören Türkler, çok zaman geçmeden Komünistlerin iyi niyetli olmadığını anlamıştır. Bir dönem Sovyetlerle iş birliği yapan Zeki Velidi Togan şu sonuca varmıştır: “Demek Sovyetler iyilik perdesi altında her ne iş yaparlarsa yapsın bunun arkasında en büyük kötülük gizlenmiş oluyor.” (Togan 1999: 237) . Yaşanan hüsran sonucu bölge Türklerinin bir kısmı yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır.
Sovyetler döneminde yaşananlara ve Türklere yapılan zulme kısa bir göz gezdirelim: 1. 1921–1922 yıllarında İdil-Ural bölgesindeki yapay açlık sonucunda birçok insan açlıktan ölmüş, bir kısmı Kazakistan, Özbekistan vb. yerlere göç etmek zorunda kalmıştır. 2. 1928 yılında Stalin’in talimatı üzerine başlatılan aydın soykırımı 1937–1938 yılında doruk noktasına çıkmıştır. Akabinde birçok aydın tutuklanmış, yargılanmış, sürgün ve idam edilmiştir. Stalin Dönemi’nde (1924–1953) idam edilen ve yargılananların sayısı bazı kaynaklara göre 30–40 milyon, bazılarına göre ise 60 milyondur. Bu rakam, o dönemki nüfusun dörtte birine denk gelmektedir. Nüfusuna oranla en çok kayıp veren millet de Kazan Tatarlarıdır. 3. 1941–1945 İkinci Dünya Savaşı yılları da büyük kayıplara neden olmuştur. 18 Mayıs 1944 Kırım Türklerinin sürgünü, 1944 Kasım Ahıska Türklerinin sürgünü tam anlamıyla bir soykırımdır. 4. 1950 yılında tekrar bir yapay açlık vakası yaşanmıştır. 5. 29 Ekim 1957 tarihinde Ural’ın ötesinde bulunan “Mayak” atom tesisinde meydana gelen patlama ve akabinde Rus köyleri hemen tahliye edilmiş, Tatar köyleri ise tahliye edilmeden haritadan silinmiş ve köy sakinleri kaderi ile baş başa bırakılmıştır. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Çarlık Dönemi yerini Sovyetlere bırakmış, ancak Ruslaştırma siyaseti devam etmiştir.

Sovyet Dönemi’nde yaşananları görmüş geçirmiş Tatar tarihçi ve bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) durumu şöyle özetlemiştir: “Komünistler iktidara gelince molla oğlu olmak, dine inanmak, geleneklere bağlı kalmak, milletinin tarihini savunmak büyük ‘günahlardan’ sayılmıştır. Bunun farkına varan Tatar aydınları, kendi ‘günahlarından’ arınmak için bir nevi vaftiz yolunu – Rus kadınlarla evlenme yolunu seçtiler. Bir zamanlar Tatar folkloru üzerine birçok büyük çalışmalar yapan bilginimiz Hemit Yarmöhemmetov; kendinin ‘müezzin oğlu olmasına’, ‘İdegey‘[1] metinlerini toplamasına, yayına hazırlamasına rağmen neden tutuklanmadığının, işten atılmadığının nedenlerini bana anlatmıştı. ‘Eşim Rus’tu, Rus kadınlarla evlenenlere milliyetçi, halk düşmanı adını takmıyorlar,’ demişti. Evet, Rus kadınla evlenme, milletinden kaçma, çocuklarına Rus ismini verme, Sovyet Dönemi’nde kariyer yapma kapılarını sonuna kadar açıyordu. Şimdi de böyle. Biz kırk civarında Tatar generali, amirali olduğunu biliyoruz; onların mutlak çoğunluğunun eşleri Rus’tur. Bunların hepsi milletini satarak koltuk, makam sahibi olmanın örnekleridir… Rus kadınla evlenmediysen ‘vaftiz olmanın’ diğer yolları da vardır. Makam sahibi olmak için kendi dilini ‘unutmak’, sadece Rus dilinde nutuk söylemek, Moskova’nın şarkısını okumak, çocuklarını Rus okullarında okutmak şarttır. Bu durum sadece Tataristan’da böyle. Tataristan dışına giden Tatarların mutlak çoğunluğu İvan’a dönüşmüş, milletini, soyadını değiştirmiştir… Bunun başka yolu yoktur. Aksi takdirde o en zor işte, asgari ücretle çalışmak zorundasındır. Tatar kalırsa ona ne lojman ne kariyerde yükselme vardır; o bir zenci durumundadır. Bu şartlar altında nasıl dilini, milletini düşünürsün? Tüm Sovyet sistemi, Rus olmayan milletleri iktisadi, sosyal ve kültürel yönden Ruslaştırma amaçlı kurulmuştu.” (Kerimullin 1996: 402–403) . Görüldüğü gibi Sovyet Dönemi’nde Ruslaştırmanın sadece yöntemleri değişmiştir. Sovyetler “tek tip” insan yetiştirmenin dışında; dilini, tarihini, geleneklerini bilmeyen şuursuz “mankurtlar” yetiştirmiştir. Sovyet Dönemi’nde “Türk olmak” ve “Türk kalmak” çok zor olmuş, bu bugün de böyledir. Ancak şunu belirtmekte yarar var, Türklük için sonuna, ölümüne kadar mücadele eden insanlar da olmuştur. Değil zindanları ölümü bile göze alan yiğit insanlardan ilk akla gelen isim hiç kuşkusuz Tatar ulusunun büyük oğlu, siyasetçi Mirseyit Sultan Galiyev’tir (1892–1941). Sultan Galiyev 1917 Ekim Devrimi’ni büyük bir heyecanla karşılamış ve Lenin’in “Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı” sözlerinden yola çıkarak Bolşevikleri desteklemiştir. Fakat çok zaman geçmeden söylenenlerin sadece sözde kaldığını gören Sultan Galiyev, gerçekleri Stalin’in yüzüne haykırmıştır: “Yeter, yoldaş Stalin, cumhuriyetlerin bağımsızlığı ile oynamayın! Yaşasın Tatar-Başkurt Cumhuriyeti!” (Kurban 1998: 99). Bu sözleriyle şimşekleri üzerine çeken Sultan Galiyev, sözlerinin bedelini hayatı ile ödemiştir.
[1] İdeg
ey, Altın Ordu Devleti’nin son dönemleri olan XIV. yüzyılın sonu XV. yüzyılın başlarında yaşanan tarihi olayları konu edinen ve Sovyetler Dönemi’nde yasaklanan bir Tatar Halk Destanı’dır.