Türk Dünyasının Birliği’ne Rus Gölgesi!

featured

Türk Devletleri Teşkilatı’nın ortak geleceği tartışılırken Rusya’nın bu platforma gözlemci üye olarak dahil edilme ihtimali, geçmişte yaşanan acı tecrübeler ve asimilasyon politikaları göz önüne alındığında büyük bir çelişki olarak değerlendirilmektedir. Kendi sınırları içerisindeki Türk topluluklarının dil ve kültür haklarını korumakta yetersiz kalan bir devletin Türk dünyasının dayanışma platformunda yer alması yersiz ve zamansız bulunmaktaktadır. Siyasi girişimlerin yanı sıra kamusal alanlarda ve medya yayınlarında Rus kültürüne gösterilen sempatinin artması da dikkat çekici ve sorgulanması gereken bir durumdur. İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü doğrultusunda hareket edilmesi gerektiği vurgulanarak, Türk milletinin kendi tarihî hafızasına ve kimliğine sahip çıkmasının önemi hatırlatılmaktadır. Sonuç olarak, Türk dünyasının dayanışmasının dışarıdan dayatılan gölgelerle değil, yalnızca ortak değerler etrafında kurulabilecek öz iradeyle mümkün olacağı ifade edilmektedir.

 

Tarih, milletlerin yalnızca geçmişini değil, hafızasını da şekillendirir. Yaşanan acılar, verilen mücadeleler ve uğruna bedeller ödenen değerler kolay kolay unutulmaz. Türk dünyası, yüzyıllardır süren ayrılıkların ardından dilde, fikirde ve işte birlik ülküsüyle yeniden kenetlenmeye çalışırken, bazı gelişmeler insanı ister istemez düşündürüyor. Bir yanda Türk halklarının tarih boyunca yaşadığı acıların başlıca tanıklarından biri olan Rusya’nın Türk Devletleri Teşkilatı’na davet edilmesi gündeme getiriliyor, diğer yanda Türk milletinin hafızasında derin izler bırakan Rus kültürüne gösterilen ilgi dikkat çekiyor. Peki, bütün bunlar nasıl açıklanabilir? Türk dünyası birlik arayışındayken tarihî hafızamızı bir kenara mı bırakmalıyız?

29-30 Ekim 2026 tarihlerinde Ankara’da, “Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik” temasıyla Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) 16. Zirvesi gerçekleştirildi. Türk dünyasının birlik ve dayanışmasını güçlendirmeyi amaçlayan zirvede, hiç beklenmedik bir öneri gündeme geldi. Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Rusya’nın TDT’ye gözlemci üye olarak katılmasını önerdi. Bu önerinin ardından Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov da Rusya’nın konuya olumlu yaklaştığını açıkladı.

Peki, bu öneri nereden çıktı ve neden şimdi gündeme getirildi? Kazakistan Cumhurbaşkanı’nın böyle bir öneriyi kendi inisiyatifiyle ortaya koyduğunu düşünmekte zorlanıyorum. Elbette bunun arkasında Rusya’nın telkini veya diplomatik girişimleri olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak Rusya’nın bu öneriye gösterdiği memnuniyet, meselenin üzerinde daha fazla düşünülmesini gerektiriyor. Türk dünyasının ortak geleceğinin konuşulduğu bir platformda Rusya’nın gözlemci olarak yer almasının nasıl bir fayda sağlayacağı, öncelikle cevaplandırılması gereken sorudur.

Rusya Federasyonu sınırları içerisinde başta Kazan Tatar Türkleri olmak üzere Başkurtlar, Çuvaşlar, Kırım Tatarları, Nogaylar ve daha birçok Türk topluluğu yaşamaktadır. Rusya kendi anayasasında tanıdığı hâlde bu halkların dillerini, kültürlerini ve tarihlerini ne ölçüde korumaktadır? Bu topluluklar kendi ana dillerini özgürce öğrenebiliyor, kültürlerini gelecek nesillere aktarabiliyor ve tarihlerini kendi bakış açılarıyla yaşatabiliyor mu? Anayasalarda hakların tanınması başka, bu hakların hayata geçirilmesi başkadır. Kendi sınırları içerisindeki Türklerin dil, kültür ve kimlik hakları konusunda ciddi eleştirilerle karşı karşıya olan bir devletin Türk Devletleri Teşkilatı’nda ne işi olabilir?

Ruslar ile Türklerin tarihî ilişkileri savaşlar, işgaller, sürgünler, baskılar ve asimilasyon politikalarıyla doludur. Bu acı tecrübeler Türk milletinin hafızasında hâlâ canlılığını korumaktadır. Üstelik Rusya ile Türk toplulukları arasındaki meseleler yalnızca geçmişte kalmış tarihî olaylardan ibaret değildir; bugün de dil, kimlik ve kültürel haklar üzerinden tartışılmaya devam etmektedir. Türklerin hak ve hukukunu gözetmeyen bir devletin, Türk dünyasının birlik ve dayanışmasını amaçlayan bir teşkilatta gözlemci olarak bulunması ne kadar anlamlıdır? Ben bu öneriyi yersiz, zamansız ve anlamsız buluyorum.

Üstelik Rusya’ya yönelik bu yakınlaşma yalnızca siyasi alanda karşımıza çıkmıyor. 3 Kasım 2026 tarihinde oynanan Galatasaray-Stuttgart UEFA Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında yaşanan bir olay da dikkatimi çekti. Rus asıllı futbolcu Aleksey Batrakov’un attığı ikinci golün ardından TRT 1 ekranlarında Rusların geleneksel ve tanınmış şarkılarından *“Kalinka”*nın çalınması, bana göre büyük bir talihsizlik olmanın ötesinde, üzerinde düşünülmesi gereken bir yayın tercihiydi.

Galatasaray’ın Nijerya asıllı golcü futbolcusu Victor James Osimhen gol attığında Nijerya’ya ait bir şarkının çalındığını bilmiyorum. Peki, Rus futbolcu gol attığında neden özellikle Rus millî kültürünün simgelerinden biri olan “Kalinka” tercih edildi? Bu neyin hayranlığıdır? Elbette futbol evrenseldir; bir futbolcunun milliyeti üzerinden değerlendirme yapmak doğru değildir. Ancak kamu yayıncılığında kültürel sembollerin hangi gerekçeyle ve hangi ölçütlere göre öne çıkarıldığı da sorgulanmalıdır.

Rusya’nın Türklere yaşattığı tarihî acılar, uygulanan baskılar ve bugün de tartışılmaya devam eden politikalar ortadayken bu Rus hayranlığını anlamakta güçlük çekiyorum. Türk dünyasının birliği söz konusu olduğunda Rusya’nın teşkilata dâhil edilmesi öneriliyor; kültürel alanda ise Rus sembollerine böylesine kolayca yer verilebiliyor. İnsan ister istemez soruyor: Bu hayranlık nereden geliyor?

Türk dünyası, yüzyıllardır süren ayrılıkların ve parçalanmışlığın ardından yeniden bir araya gelmeye, ortak tarihini, dilini ve kültürünü yaşatmaya çalışıyor. Böyle bir dönemde önceliğimiz, kendi birliğimizi güçlendirmek ve ortak değerlerimize sahip çıkmak olmalıdır. Tarihî hafızamızı göz ardı ederek, Türklerin yaşadığı sorunları görmezden gelerek birlik kurulamaz.

Dilde, fikirde, işte birlik diyorsak önce bu birliğin ruhunu korumalıyız. Türk dünyasının geleceğine, Türklerin haklarına ve ortak değerlerine yine Türk dünyasının kendisi sahip çıkmalıdır. Unutmayalım: Birlik, kapıları herkese açmak değil; kiminle, hangi değerler etrafında ve ne amaçla bir araya geldiğini bilmektir.

İsmail Gaspıralı’nın bir asırdan fazla zaman önce ortaya koyduğu “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü, bugün Türk dünyasının yolunu aydınlatması gereken en önemli düşüncelerden biridir. Gaspıralı, Türk milletinin farklı coğrafyalara dağılmış kollarının ortak bir dil, fikir ve ideal etrafında birleşmesini arzulamıştı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk de Türk dünyasının geleceğine kayıtsız kalmamış, Türkiye dışında yaşayan Türklerle kültürel bağların korunmasının önemini vurgulamıştı. Atatürk’ün, “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir.” sözleri, Türk dünyasının geleceğine ilişkin öngörüsünü ve tarihî sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır. Bugün bize düşen, Gaspıralı’nın birlik ülküsünü yaşatmak, Atatürk’ün işaret ettiği tarihî sorumluluğu unutmamak ve Türk dünyasının geleceğini kendi irademizle şekillendirmektir. Çünkü Türk dünyasının birliği, başkalarının gölgesinde değil, kendi tarihine, kimliğine ve ortak değerlerine sahip çıkarak kurulacaktır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!