Hurdalık

featured

Mehmet Özkendirci’nin “Hurdalık” adlı hikayesi, eski bir ilkokul arkadaşının davetiyle belediyeye ait bir emekliler kahvehanesine giden anlatıcının gözlemlerini aktarmaktadır. Kahvehaneye varan yazar, masadakilerin kronik sağlık sorunları, yaşlılık sancıları ve bedensel yakınmaları üzerine koyu bir sohbete dalmış olduklarını fark eder. Mekânın yetersiz tuvalet koşulları ve unutkanlık gibi yaşlılık meseleleri masadaki herkesin ortak gündemini oluşturur. Akşam saatlerine kadar süren bu iç karartıcı ve neşeli sohbetin ardından yazar, asıl hurdalığın neresi olduğunu acı ama gerçekçi bir mizahla anlar. Hikâyenin sonunda yaşlanmış, yıpranmış ve adeta hurdaya çıkmış insan topluluğunun bizzat bu kahvehaneyi doldurduğu gerçeği çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilir.

 

Sabah kahvaltı yaparken ilkokul arkadaşım Şevket aradı, “Saat ikide hurdalığa gideceğiz, tamam mı?” dedi. Beni dinlemeden telefonu kapattı. Şevket’in tutumluluğunun cimrilik boyutunu aştığını bildiğim için “Bu sefer ne alacak hurdalıkta?” diye düşünmeye başlamıştım… Saat tam ikide zil çaldı, beklemeyi ve bekletmeyi sevmediğim için hemen aşağıya indim. Ben “Hurdalıkta ne işimiz var?” derken kısaca “Bekle görürsün,” deyip park içindeki bir kahvehaneye girdik. Müşterilerin altmış ve yukarı yaşta olduklarını görünce buranın daha önce hiç gitmediğim belediyenin emekliler kahvehanelerinden biri olduğunu anladım. İçerisi kapı ardına kadar doluydu. Arka masalardan bizim yaşıtımız biri bizi görünce ayağa kalkıp el sallayarak bizi oraya çağırdı.

— Tanıştırayım, bu Fuat. Benim ilkokuldan arkadaşım, yıllar sonra gurbetten dönünce buluştuk. Mali Müşavirlikten emekli. Oturanlardan birisi yanındaki sandalye üzerindeki pazar çantasını alarak oturmam için el işaretiyle “Otur,” dedi. Oturmadan hepsiyle birer birer selamlaşıp tokalaştım. Önce karşımdaki yaşıtım kişi konuşmaya başladı, onun ardından diğerleri ara vermeden söze girdi:

— Dün gece yine uykum kevgire döndü. Tuvaletle yatak arasında, saat dolmadan kaç kez gidip geldim. Çoğu kez yolda altıma kaçırdım. Vallahi bıktım bu meretten; prostattan iki yıl önce ameliyat oldum, güya hiç fark etmedi.

— Contalar eskidi, motor yağ kaçırıyor. Burada o dertten mustarip olmayan mı var?

— Benim de basur belası yine azdı. Yahu tuvalete gitmek azap oldu. Yıllardır acı yemeye hasret kaldım. Kabız olunca cehennem azabı hazır.

— Ben de çok çektim bu beladan. Ameliyat olacaktım, bir arkadaş acı badem çekirdeği yememi tavsiye etti; şıp diye kurtuldum.

— Desene be birader, biz de kurtulsak.

— Sonradan öğrendim ki bu çekirdek siyanürmüş, fazla yiyince adamı öldürürmüş. Aradan yıllar geçti, günde kaç tane yediğimi unuttum.

— Benim derdim boğazımı tıkayan balgamla ilgili; alacaklı esnaf gibi boğazıma sarılıyor. Üstelik sol burun kemiğim epey eğrilmiş, tüm gece tek burun deliğiyle nefes almaya çalışıyorum. Allah’tan sigara içmem…

Masada tek konu hastalıklardı. Evden çıkarken iki kez mesanemi tam boşalttığımdan emin olmama karşın, içimi karartan sohbetlerden kaçmak için tuvalete gitmek amacıyla masadan kalktım. İki tane tuvalet kabini önünde yaklaşık on kişi, idrarını kaçırmamak için cehennem azabı çekiyor; elleri önlerinde, sağa sola kıvranıyorlardı. “Yahu buranın müdavimleri işemek için buraya geliyorlar; bir tane tuvalet kabini yapıp üç tane pisuvar yapsanız günaha mı girersiniz?” diye yüksek sesle söylendim. Herkes, “Emekliyi düşünen mi var?” diye beni onayladı. Arkamda bekleyen iki kişiye sıramı verip hayır dualarını aldım. İçeride iki üç dakika çişimi yapmak için bekledim, üç damla zor düştü. Tekrar masaya döndüm, konuşma olanca iştahıyla sürüyordu.

— Hacı Bekir vardı, şu bizim Alzheimer hastası. Geçen gün beş yüz metre mesafedeki evine dönmek için taaa şehrin dışına çıkmış. Yağmurda tiril tiril titrerken trafik polisleri boynundaki telefondan oğlunu aramışlar. Garibim on gün yataktan kalkamadı.

— Allah kimseye öyle bir dert vermesin.

Masadakiler kulaklarını çektikten sonra masaya iki kez vurarak koro hâlinde “Âmin” dediler. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı, sohbetlerin arkası kesilecek gibi değildi. Şevket’in kulağına eğilip seslendim:

— Şevket, biz ne zaman gideceğiz hurdalığa?

Şevket eksik sarı dişlerini sonuna kadar göstererek gülmeye başladı. Gülmesi bitince sırtıma sert bir yumruk atarak konuştu:

— Hurdalık burası be oğlum. Burada hurdaya çıkmış emeklilerden başka kimse var mı?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!