Mehmet Edip Ören’in bu yazısı, bayram sonrasında güncel siyasetin gerginliğinden uzaklaşarak çocukluk yıllarının geleneksel oyunlarına duyulan özlemi dile getirmektedir. Yazar; birdirbir, uzun eşek, körebe ve yağ satarım bal satarım gibi oyunların sosyal dokusunu ve neşesini kendi anıları üzerinden betimlemektedir. Geçmişin kısıtlı imkanlarına rağmen sahip olunan geniş oyun alanları ile günümüzün betonlaşmış şehir yapısı arasında hüzünlü bir kıyaslama yapılmaktadır. Metinde, modern çağın çocuklarının teknoloji bağımlılığı ve kapalı alanlara hapsolmuş yaşam tarzı, geçmişin samimiyetiyle karşılaştırılarak eleştirilmektedir. Sonuç olarak eser, kaybolan mahalle kültürüne ve çocukların doğayla iç içe büyüme hakkına vurgu yapan nostaljik bir değerlendirme sunmaktadır.
Bugün bayram değil, bitti ama devamı pazar gününe geldiği için halk arasında gene bayram kabul edilir. Bizde henüz, ağzımızdaki şekerlerin, tatlıların, böreklerin lezzeti geçmeden sizleri tekrar, ülke siyasetinin çirkef alanına çekmeyi uygun görmedik. Hepinize merhabalar olsun. Türkiye birden büyüktür…
Esasında çocukların olan bayram günlerinde, doğal olarak çocuklardan bahsetmek gerekiyor. Çocuk ve oyun da ayrılmaz bir ikili olduğundan, yazı konumuz kendiliğinden ortaya çıkıyor. Dün epey bahsettiğimiz konuya tekrar dönmemiz icap ediyor. Çocukların ve de çocukken oynadığımız oyunlar o kadar çok ki, hangi birini yazalım. En iyisi, aklımıza ilk gelenden başlayıp, devam edelim…
Birdirbir diye bir oyun olduğunu, hatırlayanınız var mı… Yok herhalde, ben anlatayım. Eğilmiş ebenin sırtından, iki el marifetiyle, “birdirbir” diye atlandıktan sonra, öndeki kişinin her yaptığını, arkadakilerin de yapması gerekirdi… Ebenin takip ettiği olayı yapamayan yeni ebe olurdu. Daha sonra, ikidir iki, üçtür üç diye oyun uzar da giderdi… Bu oyuna akraba olan başka bir oyun da “Uzun Eşek”ti… Eşit sayıda iki grup oluşurdu. Ebe olan grubun ilk adamı, sırtını duvara dayayan hakemin, bacakları arasına başını getirip, eşek gibi olurdu. Diğerleri de aynı şekilde arkasına dizilirdi… Öbür grup, eşeklerin üstüne, birdirbirdeki gibi atlardı. İlk atlayanın en ileri gitmesi gerekirdi. Yoksa arkadan gelenlere atlayacak yer kalmaz ve ebe grubu değişebilirdi… Atlama işi bitince, ekip başı “Bizim köyün imamı üstten alır…, alttan verir…, Çattı pattı kaç attı?” diye sorarak parmaklarıyla bir rakam gösterirdi. Alttaki grup rakamı bilene kadar, atlama devam ederdi, bilinen rakamdan sonra ebeler yer değiştirir, oyunda böylece uzar giderdi. İşte Uzun Eşeğin hikayesi bu…
Daha ziyade, okul bahçelerinde oynanan oyunlar vardı. Kalabalık gruplarla oynanması, işi daha zevkli bir hale getirirdi. İşte bunlardan biri… “Yağ satarım, bal satarım” Tabi bunu da bileniniz yoktur. Anlaşıldı, iş gene başa düştü. Sayı sınırlaması olmadan, çocuklar halka olarak, yüzleri çember merkezine dönük olarak otururdu. Başlangıcı yapacak kişi, elinde mendil çemberin dışından, “Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş ben satarım” diye yürürdü. Çemberdeki kimseler, sırtları dönük olduğundan, hiçbir kimse dolaşanı göremezdi. Tekerlemeyi söyleyen, elindeki mendili birinin arkasına bırakıp dolaşmaya devam ederdi. Arkasında mendil olan, ne kadar çabuk fark ederse, kalkıp ebeyi kovalar yakalayınca da sırtına vururdu. Bu vurma boşalan yere ebenin oturmasına kadar sürerdi. Arkasına mendil bırakılan kişi durumu geç fark ederse ebe arayı açmış olur ve sırta vurma işi olamazdı. Bu oyunda süre yoktu, istenildiği kadar oynanırdı. Oyunun inceliği, hafif hafif ilgi duyulmaya başlanan kızlara mendil bırakmaktı…

Ya, “Körebe”… Ne güzel bir oyundu. Gözleri bağlı ebenin hareketlerine nasıl da gülünürdü… Onun sağa sola yaptığı ani hareketlerle, yeni ebe adayını yakalama çabaları hakikaten çok eğlenceli olurdu. Keşke, o zamanlarda cep telefonu olsaydı, kayda alınsaydı, seyrederken ebenin kendisi de çok gülerdi.
Top oyunları, neredeyse, kitap olacak kadar çok detaya sahipti. Gazete veya ambalaj kağıtları, toparlanıp, iple sarıldığında, sıfır maliyetle top sahibi olmuş olurduk. Daha sonra çıkan, bakkalların önüne asılarak satılan, plastik topları almaya harçlıklar yetmezdi. Ancak 4-5 kişi bir araya gelince ulaşabilirdik… Meşin top ise ancak rüyalarımızı süslerdi. O zamanlar siboplu değil, içli olanları vardı. Onu şişirmek ciğer, açık yeri bağlamak da kuvvet isterdi… Japon kale dediğimiz oyunda, kaç kişi varsa herkesin ufak, yönü önemli olmayan bir kalesi olurdu. Top kimin ayağında ise, istediği o ufak kalelere gol atmaya çabalardı.
Limon, Zzzz denilen oyunları belki akranlarım bile unutmuştur. Bir kişi arkasını döner, avuç içi dışarı bakacak şekilde kulağını kapatırdı. Diğerleri bu avuç içine şaplaklar atardı. Ebe arkasını dönünce de, herkes işaret parmağını gözüne sokacak gibi yaparak “Zzzzz” derdi. Seçim doğru olursa ebe değişir, yanlış olursa, şaplak yeme devam ederdi. Daha, o kadar çok oyun vardı ki, anlatmama satır alarmı müsaade etmiyor. Şimdiki çocuklara, acısam mı bilemiyorum… Dışarıda, binadan betondan başka bir şey yok. Bizler sınırsız alanlara sahiptik. Sokağa çıkan, hangi sahada, emniyetlice oynayacak belli değil… Ben Allah’a devamlı şükrediyorum. Bizlere ne güzel imkanlar, yıllar nasip etmiş… Oynayamayan, enerjisini boşaltamayan, bir odaya kapanıp telefon – sosyal medya sistemine esir olan, her türlü şiddet ve sapıklığa muhatap olabilen çocuklar, daha çoook okul basar…
Bayram sonu geldi. Haftaya, “Nerede kalmıştık?” diyerek gene, çirkefin içine dalacağız… Şimdilik hepiniz Allah’a emanet olun. Hoşça kalınız…