Yazar Mehmet Edip Ören, Türk Milli Takımı’nın başarısızlığını toplumsal enerjinin düşüklüğü ve ülkedeki ekonomik sıkıntılarla ilişkilendirerek eleştirmektedir. Saha içerisindeki etkisiz oyunu ve teknik yönetimin yetersizliğini vurgulayan metin, futbolcuların performanstan ziyade dış görünüşlerine odaklanmasını sert bir dille yermektedir. Takımın ruhunu kaybettiği savunulurken, geçmişteki başarıların anahtarı olan milli inanç ve motivasyonun eksikliğine dikkat çekilmektedir. Yazar, sorumluluk taşıyan federasyon yetkililerini ve bakanlığı istifaya davet ederek köklü bir değişim çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca yerli teknik direktörlerin önemine değinilmekte ve kulüp düzeyindeki yanlış transfer politikalarına yönelik güncel eleştiriler sunulmaktadır. Metin genel olarak, Türk futbolunun profesyonellikten uzaklaşıp bir magazin unsuru haline gelmesinden duyulan rahatsızlığı özetlemektedir.
Merhabalar olsun, sevgili okurlarım. Beni arayarak veya mesaj yollayarak soruyorsunuz. Milli Takım’la ilgili bir şey yazmayacak mısın, diye… Haklısınız, biraz düşündükten sonra, başlığı biraz genişleterek, yazmak zorunda olduğumu hissettim. Böylece bir ilave baskının daha önü açılmış oldu… Hadi başlayalım. Ama durun bir şey unuttuk. Türkiye birden büyüktür…
Memlekette olacak bütün iyi veya kötü şeylerin beslendiği tek nokta vardır… Ülke’nin genel enerjisi… O her şeyi besler veya berbat eder. Tıpkı ekonomi gibi. O da istikrar ve olumlu düşünceden beslenir. Bu tıpkı, aynı malzemelerle yaptığınız yemek – pasta gibidir. Çok iyi olan bir mamul, bakarsınız, o gün berbat olmuş. “İçine sevgimi kattım” lafı buradan kaynaklanmaktadır. O gıdaya verdiğiniz, yansıttığınız enerji olumsuz ise, malzeme ne kadar birinci sınıf olsa da netice hüsran olur… Siz Ülkede insanları hayatlarından bezdirmiş, Ülke’den kaçacak hale getirmiş, halkın %80’ini fakirlik – yoksulluk sınırının altında eşitlemiş iseniz, Ülkenin olumlu – müspet enerjisini ve de kaynağını da yok etmişsinizdir… Bu güçten mahrum olarak sahaya çıkan takım, inancını kaybetmiş olarak ezilmeye mahkumdur… Dünya’nın en ünlü kulüplerinin ilk on birinde sahaya çıkanlar, arkalarına olumlu enerjiyi alamazlar ise, Şanlıurfaspor’u bile yenemezler…

Genelden girdik, şimdi de özele dalalım… İtalyan teknik direktör “Bende Türk oldum” demiş. Yahu, Federasyon seni Türk olmadığın için getirdi. Bu Türkleşmiş, İtalyan sistemi herhalde böyle. Aynı milletten olan bir diğeri de Fenerbahçe’de farklı şeyler yapmamıştı… Ben Avustralya maçını seyretmeyi ilk yarıda 1-0 iken bıraktım… Bir takım düşünün. Orta sahada top gezdirmekten başka yaptığı bir şey yok. Top bir sağa gidiyor, bir sola. Arasıra da kaleciye paslar oluyor. Rakip takıma baktım, adamlar, iki adım sağa iki adım sola doğru hareket yapmaktan neredeyse uyuyacaklar. Hani, serbest olsa ellerine birer çay alıp, bizimkileri seyredecekler. Çünkü rakibin ileri gitme niyeti yok. Ara sıra uykusu gelen rakiplerden biri, ayıkmak için, ileri hamle yapıyor, o zaman da kaleciyle paslaşmalar oluyordu. Sanki birisi, rakip kaleye gitmeyin diye senet imzalatmıştı… Bunun adı orta sahada top çevirmektir. Futbolda vardır ama, ilk fırsatta ve boşlukta, rakip defans arkasına koşacak adamların olması gerekir. Ben bir tane adamın koşu yaptığını görmedim. Yirmi dört sene önce, Real Madrid’de, Juventus’ta, Almanya, İngiltere liglerinde oynayan futbolcularımız yoktu ama bir inanç vardı. Şenol Güneş isimli Türk Teknik Adam, futbolcularına, o motivasyonu hazırlamıştı. Türk Milleti’nin büyük enerjisi de devreye girince, Dünya üçüncüsü olduk, neredeyse şampiyon olacaktık… Urfa’mda bir tabir vardır. “Kurtlu gün doğuşundan bellidir” derler. Biz tesadüfen Romanya ve Kosova’yı devre dışı bıraktık. Eğer o takımlardan biri olsa idi, kesinlikle gruptan çıkardı… Moralinizi fazla bozmayayım. Üçüncü maçta ABD’ye farklı yenilsek de henüz gruptan çıkma şansını yitirmedik… Nasıl mı… Avustralya – Paraguay maçında şike tespit edilip, ikisi de diskalifiye edilirse, gruptan çıkarız…
Gelelim, inatlaşmalara… Kerem Aktürkoğlu diye biri var. Hiçbir maçta, en ufak bir varlık göstermedi. Tek özelliği, sahada dua görüntüleri vermesi, anlayacağınız din istismarı… Her maça ilk onbirde çıktı. Dolayısıyla takım daha maçın başında on kişiydi… Mert Müldür’medi, sadece güldürdü. Rakip oyuncuyu basit bir sebepten oyundan attırdı, bundan medet umdu ama o da olmadı. Hakan, Arda, vs. sanki bir an önce elenip tatile çıkalım havasındaydılar… Tek gururlanacağımız konu, saç modellerimiz oldu. Barış Alper ve Mert Güldür açık ara fark attılar. Birinin onlara Dünya Futbol Şampiyonası’na gelindiğini söylemesi gerekiyordu. Onlar Dünya Kuaförler Şampiyonası’na katıldıklarını zannettiler. Bir varlık gösteremeden ilk turda elendik ama, magazin basınımız bu konularda gereğini yapacaktır diye, umuyorum… Bu kısmın sonuna geldiğimde bir iki tavsiyem olacak. Hani bir Bakanımız var ya soyadı Bak olan. Olimpiyatlarda madalya alamadık, umurunda değil. Dünya şampiyonasından henüz ikinci maçta elendik. Yahu ne yüzsüz insanlarmışsınız. İstifa diye onurlu bir olay var. Futbol Federasyonu Başkanı dahil hemen istifa etmelisiniz. Görün artık, sizle olmuyor, asla da olmayacak…
Konu futboldan açılmışken, aynı konuyla da finali yapalım. Aziz Yıldırım FB Başkanı oldu. İlk icraatı İsmail Kartal’ı takımın başına geçirdi. Çok güzel ve umut verici bir durum. Başarılı olacağına inanıyor ve dua ediyoruz. Yerli teknik adamlarımıza bel bağlamamız gerektiği düşüncesindeyim. Bu konuda GS ne güzel bir örnektir… Aziz Başkan, sanki nazar değmişçesine, diğerlerinin yaptığı hatayı yapacak gibi. Rizespor, Fenerbahçe, İtalya derken, takımı küme düşen, posası çıkmış, kendine kapı arayan Vedat Muriqi’in peşine düştü… Politika bu olursa, İsmail ne yapsın…