Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Safahat Akademisi

Safahat Akademisi

featured
0
Paylaş

Sunulan metin, Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu önderliğinde kurulan Safahat Akademisi’nin ilk toplantısını ve Mehmet Âkif Ersoy’un fikir dünyasını ele almaktadır. Yazar, Âkif’in sadece bir şair değil, İstiklal Marşı ile toplumsal bir sözleşme inşa eden ve “Asım’ın Nesli” idealiyle örnek bir karakter sunan büyük bir şahsiyet olduğunu vurgular. Metinde, ideal bir insanın sahip olması gereken tefrik etme ve terkip etme yetenekleri, beş temel ahlaki ilke ve on iki erdemli karakter özelliği üzerinden detaylandırılır. Âkif’in karamsarlıktan uzak, ümitvar ve azimli duruşu, modern düşünürlerle kıyaslanarak onun Türk milleti için sarsılmaz bir rehber olduğu ifade edilir. Son olarak, eğitim faaliyetleri aracılığıyla bu millî değerlerin genç nesillere aktarılmasının önemine ve şairin beslendiği fikri kaynaklara dikkat çekilir.

 

Safahat Okumaları olmasa da her yıl gerek 27 Aralık’ta gerekse 12 Mart’ta Tacettin Dergâhı’nda anmalarımız olmasa da resmî kurumlarca Âkif şaşalı gösterilerle anılmasa da Türk milletinin kalbinde onun yeri hiçbir zaman eskimeyecek, küçülmeyecekti. Daima her vesileyle hatırlanacaktı zaten… Çünkü o sadece bu milletin İstiklal Marşı’nı yazmamıştı yani hakiki toplumsal mutabakatını… öyle bir toplumsal mutabakat ki, anayasaların da üzerinde… Değişmez, vazgeçilmez, devredilmez sözleşme… O aynı zamanda hayatı ile eserini aşan bir büyük şahsiyet olarak Türk milletine adam olma sanatını öğretmişti. Adam olma sanatımızı onun Asım Nesli emanetinden tevarüs ediyoruz.

Safahat Akademisi ilk buluşmasını gerçekleştirdi. 28 Nisan 2016’da Sebilürreşad Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşen buluşmada Mehmet Âkif’in huzurunda imişiz gibi kalbi titreten bir heyecan yaşadık.

Safahat’ın yedi bölümünü özetle irdeledik bu ilk buluşmada. Elbette ki öncelikle Âkif’in doğduğu iklimi, Namık Kemal tesirini ve Halkalı eğitimini masaya yatırdık. Sonra Âkif hakkında yazılanlara değinerek başta Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’un Safahat yorumlarını irdeledik. Ve oradan bir Âsım projesine geçtik.

Âsım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek

İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek

Mısralarıyla bize örnek gösterdiği genç… Âkif’in genci… Âsım kimdi ve nasıl bir karaktere, nasıl bir formasyona sahip olması gerekirdi?

Âsım elbette bir medeniyetin yeniden inşası için ortaya çıkacak ümidini asla yitirmemiş güçlü bir muzdarip olacaktı. Kurtarıcı muzdarip… Tıpkı Âkif gibi…

Stirner’in yıkıcı egosunun, canavarca bencilliğinin ıstırabı olamazdı. Rousseau’nunki de olamazdı. Marazi güçsüzlük ve safça gurur da değildi bu… Schopenhauer da olamazdı. Onun karanlık ve dipsiz ıstırabı hiç değildi, olamazdı. Çok duygusaldı ama büyük bir kötümserlik taşıyordu.

Oysa Âkif’teki ıstırap kurtarıcı ve ümitvar bir ıstırap idi. “Saye sarıl, hikmete râm ol, bilmiyorum başka çıkar yol” diyor ve geleceği asla kötümser bir nazarla beklemiyordu. “Âtiyi karamsar görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak!” Daima sayeye sarılan, ümidini asla yitirmeyen bir adam…

Bu adamın elbette iki ayağı olacaktır, iki sütun gibi yükselten. Yürümek, dahası koşabilmek için olmazsa olmaz iki ayak.

Biri kadim doğu düşüncesinden neşet eder: Tefrik etme hazinesi. İkincisi terkip etme kabiliyeti… Batılıların analiz ve sentez dedikleri şeye benzer ama farklıdır. Çünkü sentez zıtlıkların çatışmasından ortaya çıkan bir şeydir. Analiz ile tefrik etme hazinesi de farklıdır. Güzide ile pespayenin ayırtına varabilir mi matematiksel bir çözümleme?

İki ayak üstünde yükselen vücudun iki kolu ve her kolda da bir el olmalı. Bir elin beş parmağı var. Beş noktasıdır kalbin ve üç harfidir…

Aşk gibi… Aşkla kalbin üzerine konan elin esenlik vermesi doğaldır âleme…

Bu elin beş parmağı şu beş vasfı ve ilkeyi oluşturur:

  • Allah’tan başkasından korkmamak…
  • Hükmettiği zaman adaletle hükmetmek; muarızlarına bile adaletten ayrılmadan davranmak.
  • Emaneti ehline vermek…
  • Kendisine verilen emanete hıyanet etmemek; devlete, çevreye, vatana, değerlere…
  • Havf ve reca’ arasında olmak ve hiçbir zaman ümidini kaybetmemek.

Çünkü “alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak” diye vurgu yaparak daima ümitvar olmayı salık vermiştir Âkif. Azimden sonra tevekkül… Bu ilkeler ve davranış kodları Âkif’in Safahat’ından süzüp çıkardığımız başlıklardır. Beş parmak bir araya gelende işte o el; “Ben Antepliyem, Şahin’im ağam; mavzer omzuma yük, ben yumruklarımla dövüşeceğim, yumruklarım memleket kadar büyük!” diyen Antepli Şahin’i andırır.

Bozdoğan adlı gürzü savuran Dördüncü Murad’ı ya da… Oğuz Kağan’ın okunu savuran eldir daim.

Fatih’in çiçek tutan parmaklarıdır.

Estetik bir eser ortaya konması icap ettiğinde o eller sanatını konuşturur. Mimari çizimden bir heykeli andıran şiire kadar.

Bir sanat eseri meydana getiren o el yumruğunu kullandığında ne kadar kudretli ise sanatını konuşturduğunda da o kadar ince ve naziktir.

Sonra bu adamın sadağında 12 ok bulunmak icap eder, tıpkı Oğuz Kağan’ın sadağındaki gibi.

12 ok taarruzda 12 kötülük burcuna sahip şehrin surlarını tarumar eder, yıkar.

Ok atıldığında gide gide füzeye dönüşür ve burcu yerle yeksan eder.

Savunma halinde ise medeniyetimizin şehrinin burçları olur. Kötülük, korkaklık, cehalet, tamahkârlık, riya, yalan, inkâr, vefasızlık, küfür, zulüm ne varsa dört bir koldan saldırsa da şehrimize, burçlar medeniyeti korumayı bileceklerdir.

Mesela tamahkârlık füzesi kanaatkârlık burcumuza atıldığında bir kürdan hâline dönüşür ve burcun taşına çarpıp yere düşer.

Mesela korkaklık füzesi de cesaret burcuna hiçbir şey yapamaz.

Nasıl ki cehalet de bilgeliğe bir şey yapamasın…

12 burç şunlardır:

Elbette en başta samimiyet burcu gelir.

“Bana sor sevgili kâri, sana ben söyleyeyim

Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım

Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri…

Safahat’ın başlangıcında bu şiir yazar.

Âkif böyle başlar eserine…

Samimiyet varsa her şey yolunu bulur. Samimiyet yoksa ne olsa boş…

İkinci burç mesuliyet burcudur. Sorumluluk. Börtü böcekten, ağaçlardan, havadan, sudan; etrafında olup bitenden insan sorumluluk duyduğu kadar insandır.

Dostoyevski “Dünyanın neresinde bir çocuk ağlıyorsa ondan ben mesulüm” der. Böyle diyebiliyor muyuz?

Devlet adamları iki kez üst üste çözüm süreci icat ediyorlar. İkisinde de sonucun perişanlık olacağı belliyken hem binlerce şehide hem de milyarlarca dolara mal olan bir aldanış yaşanıyor, kimse mesuliyetini üzerine almıyor. Hiçbir şey olmamış gibi hükmetmeye, daha doğrusu hükmediyormuş gibi davranmaya devam ediyorlar.

İnsanlar yaşama sevincini kaybediyorlar, gençler yurt dışına kaçmayı düşünüyorlar; devlet kademesinde kimse mesuliyet hissi taşımıyor.

Nurettin Topçu Âkif’in mesuliyet hissini en iyi yorumlayan yazılar yazdı.

Sonra fazilet hissi gelir Safahat’تaki mısralar arasından.

Fazilet hissi Allah korkusundandır der Âkif…

Fedakârlık, vefakârlık, cesaret, kanaatkârlık, bilim, bilgelik, irfan… Ve tabii ki merhamet…

12 burç asgari bir Âsım inşasıdır.

Ama siz bu burçları 40’a çıkarabilirsiniz.

Yani sağınıza kırk ok koyabilirsiniz. Şehrinizin burçlarını da kırka kadar artırabilirsiniz.

Her iyilik yeni bir iyiliği doğurur ona kapı açar çünkü…

Ancak bu iyiliklerin hiçbirisi zalime merhamet hissine dayanmaz.

Merhamet hissinin zalimin yanında yer alması aymazlıktır.

Zulmü alkışlayamam / Zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için / Geçmişe kalkıp sövemem / Doğduğumdan beridir aşığım istiklâle / Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” derken Âkif, doğduğu 1873’te en güçlü eserini inşa eden, vatan ile hürriyeti birleştiren Namık Kemal’e aslında atıf yapmaktadır.

Gerek Ziya Gökalp gerek Mehmet Âkif gerek Enver Paşa gerek Atatürk Namık Kemal’den feyz almışlardır. Hepsi Namık Kemal’in Talim-i Edebiyat derslerini okumuştur.

Hepsi hürriyet ve vatan aşığıdır.

Hürriyet ve vatanı bütünleştiren bir sanatı tahsil etmişlerdir.

O yüzden Atatürk İstiklal Marşı’nın en çok şu mısralarına tutkundur:

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet / Hakkıdır, Hak’ka tapan milletimin istiklâl

Sonra Âsım karakterimizin dini istismar eden bir siyasete asla prim vermeyeceği aşikârdır.

“Hele Hak namına haksızlığa ölsem tapamam” denir Safahat’ta.

Kaç hakiki Müslüman gördümse galiba makberdedir / Müslümanlık bilmem amma galiba göklerdedir

Cehalete de tahammül edilemez.

Âyeti verir ve arkasından yorumlar şiir:

“Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”

“Olmaz tabii, biri insan biri hayvan…”

Bu kadar net ve keskindir hatlar. Cahillerle o yüzden muhabbet etmemek, hatta yanlarında bile bulunmamak gerekir. Aksi nefse de ruha da zulümdür.

Dersler sırasında arada inceden inceye soru yönelttim arkadaşlarıma, öğrencilerime; cevabını yapıştıranlar hemen o anda orada kitaplarını aldılar. Mehmet Âkif kitabımı imzalayıp hediye ettim. Halil Bey, Eray Bey ve Gökhan Bey’i sorularıma doğru cevaplar verdikleri için kutluyorum.

Haftaya Birinci Safahat’ı ele alacağız. Âkif’in ilk şiirlerini, gözlemlerini, toplumun fotoğrafını çekmesini… Âkif’i besleyen damarları…

Kadim damarları ve çağdaşı olan damarları… Mehmet Âkif kitabımda şemasını kurduğum Birinci Safahat’tan Yedinci Safahat’a kadar şairin hem eser hem hayat felsefelerini ve doktrinini masaya yatıracağız.

Yunus’un, Mesnevi’nin, İkbal’in, Sadi’nin, Hâfız’ın, Fuzûlî’nin yanında çağdaşı olan Abdürreşit İbrahim’in, Abduh’un, Afganî’nin, Süleyman Nazif’in, Ispartalı Hakkı’nın etkilerini de inceleyeceğiz.

İkinci dersimizde Bülbül, Çanakkale ya da İstiklal Marşı şiirlerini okuyan arkadaşlarımıza da kitaplarını imzalayacağız.

Çünkü kitap en iyi hediyedir.

İlkokuldan ortaokula geçtiğim yıl rahmetli babam bana şöyle dedi, yeni takım elbise ve şapka (o zamanlarda ortaokul ve lisede şapka giyilirdi) önünde:

“Sen şimdi büyük adam oldun, her büyük adam gibi Çanakkale adıyla bilinen Âkif’in şiirini ezbere okuyabilmelisin.

Eğer ezberlersen o şiiri sana bir kitap hediye edeceğim.”

Ben de;

Şu boğaz harbi nedir, var mı ki dünyada eşi / En kesif orduların yükleniyor dördü beşi” diye başlayan o muhteşem şiiri üç gün içinde ezberledim.

Babam bana hangi kitabı aldı dersiniz:

Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları’nı…

O gün bugün Âkif ile Gökalp’i mesleklerini yaparken düşünürüm hep…

İki ayağımın üzerinde Âsım’ı yürütmek isterim; tefrik etme hazinesi ve terkip etme kabiliyeti adına…

Zira bu, ona olan millî vicdan borcumuzun icabıdır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!