Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ye… Da… Ya… Da…

Ye… Da… Ya… Da…

featured
0
Paylaş

Bu köşe yazısı, Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları eserinden yola çıkarak geçmişin zarif İstanbul tasvirleri ile günümüz Ankara’sının kaotik şehir yapısını kıyaslayan derinlikli bir anlatıdır. Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu, baharın gelişi, doğanın uyanışı ve eski İstanbul parklarının huzurunu, bugünün beton yığınları ve trafik sorunlarıyla karşı karşıya getirerek eleştirir. Yazıda Ahmet Rasim’in gazetecilik kimliği ve Abdurrahim Karakoç’un haberci şairliği üzerinden iletişimin toplumsal boyutu irdelenir. Yazar, modern şehirleşmenin getirdiği estetik kayıpları ve rant odaklı yapılaşmayı yererken, kişisel anılarıyla harmanladığı nostaljik bir atmosfer sunar. Son bölümde ise Ankara’nın karmaşasından kaçıp Taceddin Dergâhı’nın manevi huzuruna sığınarak geçmişin mirasına duyulan özlemi dile getirir. Metin, genel olarak doğa, edebiyat ve şehir kültüründeki yozlaşma temaları etrafında şekillenmektedir.

 

“Ne dersiniz? Baharın uğurlu günleri, birbirini kovalayan yağmurlarla tabii tazeliğini kaybederek sümbülleri perişan, ruhları solgun, ağlamış bir genç kız yüzünü andırdı. Her sabah gül ağacında şebnem araştırmasıyla mazmunların yenilenmesinde şevklenmeye bahane arayan şairlerimiz, galiba her seher sicim gibi düşen yağmura tutularak bu ilhamı yok eden kırbacın tesiriyle bütün bütün dilsiz oldular.

Bu sene ‘zavallı bülbülü dinleyemedim, bir taze gül koklayamadım’ diye üzüntüsünü ortaya koyan şairin birine sonbahar zamanını tavsiye ettim.

Bahar, geçici ömrünün geri kalanını Adalar’da geçirmek üzere o gönül açan yerlere çekilmiş gibi oralarda tazelik ve canlılıkla duruyor.

Güya çimenler bitiyor zannedilecek derecede yeşillenmiş, çamlar yeni yapraklanmış görünüyor.

Bu mevsimin doğal gereklerinden mi nedendir, ne kadar bulutlu, yağmurlu olursa olsun yine seviliyor.

Denizdeki dalgalar en şiddetli sağanaklara hedef olduğu halde büyüyemiyor. O sert rüzgârlar üşütemiyor.

Güneş gittikçe ısıtıyor. Akşamları güneşin batışı, sabahları güneşin doğuşu manzaralarında yine bir güzellik ve saflık var.

Eğer baharın bir kısmını yaza aktaran yağmurlar dinip de bir ikinci bahara erişecek olursak, size bir ikinci bahar makalesi yazar, zavallı şairleri teselli edecek bazı dostça uyarılarda bulunurum.

Boğaziçi halkı, Şirket-i Hayriyye’nin seferleri çoğaltacağına kazancını artırmak için bilet fiyatını yükseltmeye kalkacağı haberinden oldukça endişe etmektedir.

Bakırköy Belediye Bahçesi, gösterilen olağanüstü çalışma neticesinde epeyce donanmış. Mesela; kırmızı kına çiçekleriyle, şebboylarla, türlü türlü otlarla düzenlenmiş.

Dikkati en çok çeken bir madde var ise o da akasya ve benzeri ağaçların sarışın yaprak açmalarıdır.

Bir söylentiye göre arazi tamamen kireçli olduğu için ağaçlar büyüme gücünden mahrum kalıyormuş.

Bir başka söylentiye göre de dikilen ağaçlar başka cinstenmiş. İnsan bahçeye girdi mi zeminden akseden kırmızı renk ile yukarıdan vuran sarı renkten oluşan bir renk karışımı içinde kalarak kavuniçine benzer geçici bir manzaraya dönüyor.

Işık araştırmasına merakı olanlar burayı ziyaret ederlerse faydalanırlar.

Yenibahçe’yi unutmayalım. Bu sene o taraflar da oldukça şen. Çevre halkının hepsi oralara yayılarak akşamları gezinmektedirler.” [1]

Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları’nın birincisi baharın gelişini haber veriyor. Öyle ya Mevlânâ’nın dediği gibi “dünya haberdar olmaktan ibarettir,” Gazeteci Ahmet Rasim de gazetesine yazdığı mektupla bu haberi okuyucuları ile paylaşıyor.

Ahmet Rasim’in gözlüğünü İstanbul Üniversitesi’nin önündeki bir sahaftan, daha doğrusu bir yer sergisinden almıştım. Güzel siyah kadifeli bir kutusu vardı.

Troçki’nin gözlükleri gibiydi. Hâlâ saklarım. Bir dedemin İstiklâl Madalyası, bir de Ahmet Rasim’in gözlükleri, aldığım ödüllerden daha korunaklı bir dolapta dinlenmektedirler.

Ahmet Rasim de Talat Paşa gibi postacıdır. Postacı deyip geçmeyin;

Unutmayın ki gerek Birinci Dünya Savaşı sırasındaki birçok savunma hattındaki başarımız ile Kurtuluş Savaşımızın muvaffakiyetle sonuçlanmasında posta teşkilatının büyük önemi vardır.

Muharebe daha çok muhabere sayılmaz mı?

Sadece postacılık yapmadı tabii; öğretmenlik ve gazetecilik de yaptı. Tercüman-ı Hakikat, Ceride-i Havadis, Tasvir-i Efkâr, Yenigün, Akşam, Vakit, Cumhuriyet gazetelerinde yazdı.

Atatürk zamanında aydınlar daha çoğunlukla milletvekili olduğu için o da milletvekilliği yaptı.

Besteleri de olan Ahmet Rasim’i, yazılarının arasına haberler sıkıştırdığı ve bunu sade anlatımıyla yapabildiği için iletişim fakültelerimizde her genç haberci için örnek gösterilmesi gerektiğinin altını çizmek isterim.

Abdürrahim Karakoç da bunu şiirlerinde yapardı. Şairin Haberci Olarak Portresi [2]kitabımda uzun uzun anlattım.

Habermas’ın iletişimsel edebiyat adına önemli gördüğüm teleolojik eylem kuramı, normatif eylem kuramı, dramatik eylem kuramı çerçevesinde iletişimsel eylem kuramlarını Karakoç’un şiirleri üzerinden incelemiştim o biyografi kitabımda.

Hasan’a Mektuplar, Ültimatomlar, Haberler başlıklarıyla onlarca şiiriyle Abdurrahim ağabey; Cela’dan (Ekinözü) bütün dünyaya tek başına radyo, televizyon ve bir gazete gibi yayın yapmaktaydı.

Hasan’a Mektuplar’ın birinde:

“Sorma Hasan sorma köyün halini Delindi köprüler geçemez olduk Herifler her yere sokar elini Keyfimize göre .ıçamaz olduk” diyordu Karakoç. Bugün yaşasaydı Armada’nın oradan birlikte geçseydik hörgüç için kim bilir neler diyecekti?

“Sorma Hasan Angara da nereymiş Beton kulelerden yol bulamadım Muhalefet iktidara göreymiş Sağa kul olmayan sol bulamadım”

Ahmet Rasim de gazetedeki mektupları ile basit şehir haberleri arasında içten ve felsefi yorumlarını bizimle (daha doğrusu zamanının hemşehrileriyle) paylaştı.

Biz de isterdik şimdi; “belediyenin filan yerde açtığı parka gönül rahatlığıyla gittim ve bir müddet gezinerek ruhumu dinlendirdim” diyebilmeyi…

Oysa şimdi şehrin silüetini bozan dev beton yığınları arasında boğuluyoruz.

Allah’tan Anıtkabir var ve orada emekli asker kayınbiraderimin evinin terasından “K. Atatürk” imzalı kristal çay bardaklarıyla çay içebilme fırsatı bulduğum bir anı Facebook’ta paylaştım diye; aman Allah’ım ne tuhaf yorumlarla karşılaştım.

Yok bu yaştan sonra Kemalist mi olmuştum, yok elli yıllık ülkücü mücadele bunun için miymiş, yok Anıtkabir’e bakarak çay içmek sünnete mugayir değil miymiş…

Yahu kardeşim; bir kere albay emeklisi dediysem de kayınbiraderim 12 Eylül sonrasında üsteğmen olarak tayin edildiği Şanlıurfa’da madalya ile taltif edildikten kısa bir süre sonra ülkücü olduğu gerekçesiyle Dil Okulunda hem işkence gördü hem ordudan atıldı.

Yıllar yıllar sonra hakları teslim edildi. Bedeni yıllara yorgun düştükten sonra ne yapacaktı rütbeyi?

Sonra cam bardaktan çay içmenin ne demek olduğunu siz nereden bileceksiniz? Bunu ancak Mamak’ta yatanlar bilebilir.

15’lik, 35’lik, 70’lik ne demek bilir misiniz? Demi ile suyu birleşik kapların isimleri bunlar. Bardaklar da plastik…

Her tutuklunun dışarı çıkmak fikrinde en önemli yer şudur: Bir kahveye gidip cam bardaktan çay içmek..

Neyse biz dönelim park meselesine… Park ve baharın gelişine…

Bahar geldi ama yeşili muhafaza konusunda belediyelerde gerekli duyarlılık nedense artık yok.

Parklar Ankara’da Devr-i Gökçek zamanında rant yerleri idi. Milyonlarca dolara mal olan parklar pek rüküş olsa da gezi parkı işlevi görmüyordu.

Hele şimdi emsal oranları artırıldıkça şehrin nefes alınacak alanları giderek ortadan kalktığı gibi yollar bile trafiği kaldıracak durumdan hayli uzakta…

Her gün Ankara’dan kaçmak fikrini aklıma getiren trafik

Hele şu Armada karşısındaki hörgüç biçimindeki yapı

Günün her saatinde şehre girişi tıkayan bu dev yapının ilk demirli hali mahkeme kararıyla yıktırılmıştı.

Yerine ondan daha cüretkâr ve daha çirkin bir yapı konduruldu.

Üstelik önüne yola sıfır iki dev tek katlı bina… Belli ki bir anlaşma durumu hasıl olursa uzlaşmaya gitmek adına yıkılmasına göz yumulan yapılar bunlar.

Gel gör ki duruyor hâlâ yerli yerinde ikisi de…

Günün her saatinde şehirlerarası yol tek şeride iniyor. Geçebilirsen geç… Çukurambar’dan çıkan arabalar, metro durağı, otobüsler, dolmuş durağı, link hattı, taksiler; yaya için ayrılan yer bir karıştan biraz geniş…

Mesai saatlerinde çıkmam zaten. Günün en sakin trafiği 11 ile 14 suları mı?

O saatlerde bile oradan geçecek olsanız yine yol kapalıdır, zor geçersiniz yoğun trafikten…

Bu ülkeyi yönetenlerin makam arabaları oradan hiç geçmiyor herhalde… Geçseydi eğer, durumun vahameti karşısında Meclis’te bir komisyon kurma gereği duyarlardı canım…

Yine de vardım Hamamönü’ne… Bugün hiçbir şey yapmayacağım, sadece Taceddin Dergâhı’na gidip Başkan için bir Yasin okuyup İstiklâl Marşımızın yazıldığı mekânı ve çevresini soluyacağım.

Çimlere uzanacağım. Top arabasının gölgesinde gelip geçen insanların değil, ecdâdın soluğunu hissedeceğim…

[1] Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, DEKALOG, İstanbul 2020

[2] Lütfü Şehsuvaroğlu, Abdurrahim Karakoç Şairin Haberci Olarak Portresi, Tulpars Yayınları, Ankara 2021

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!