Müyesser Yıldız’ın kaleme aldığı bu yazı, Ankara’daki NATO Zirvesi sürecinde uygulanan aşırı güvenlik önlemlerini ve bu kapsamda gerçekleştirilen haksız tutuklamaları eleştirel bir dille ele almaktadır. Devletin güvenlik ve özgürlük arasındaki dengeyi koruduğu iddialarına karşı çıkan yazar, hiçbir somut gerekçe sunulmadan terör örgütü üyeliğiyle suçlanan akademisyen Doç. Dr. Emel Memiş Parmaksız’ın yaşadığı mağduriyete odaklanmaktadır. Parmaksız’ın cezaevinden verdiği yanıtlar aracılığıyla, bilim insanlarının ve TEMA gönüllülerinin maruz kaldığı hukuki süreçlerin demokratik değerlerle çeliştiği vurgulanmaktadır. Kaynak, bir yandan kadın yoksulluğu ve toplumsal eşitlik üzerine çalışan bir akademisyenin cezaevi günlerini aktarırken, diğer yandan medyanın bu hak ihlallerine karşı takındığı sessiz tutumu sert bir şekilde sorgulamaktadır. Sonuç olarak yazı, zirve süresince parlatılan ülke imajının ardındaki gerçek hukuk krizini ve bireylerin parçalanan hayatlarını gözler önüne sermektedir.
7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO Zirvesi, ama illa da Erdoğan’ın hatırına bu zirveye katılan Trump için alınan ve adeta fiili bir sıkıyönetime dönüşen güvenlik tedbirlerini biliyorsunuz. Sadece Ankara’da değil; ilgili ilgisiz birçok ilimizde, neredeyse kuşların uçmasına bile izin verilmedi.
Hâl böyleyken Erdoğan, “Zirve sürecinde güvenliğin en üst düzeyde sağlanması ile vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunması arasında hassas bir denge gözetilmiştir.” dedi.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi de güvenlik tedbirlerini abartmadıklarını, alınması gerektiği kadarıyla tedbir aldıklarını savunarak şunları söyledi:
“Böyle önemli bir zirvede, dünyanın bütün gözlerinin olduğu, basın ordusunun takip ettiği zirvede en küçük hadise ülkemizin güvenli ülke imajını da olumsuz yönde etkileyebilirdi. Dolayısıyla böyle bir şeye mahal vermemek için abartmadan üzerimize düşütü kadar tedbir aldık. Onda da başarılı olduğumuzu görüyorum.”
Güvenlik ile vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunması arasında, gerçekten hassas bir denge gözetildiyse; zirveden 15 gün öncesinden, aralarında 60 yaşın üstündeki TEMA gönüllülerinin de bulunduğu yüzlerce insan niye gözaltına alınıp tutuklandı? Taa Elazığ’a kadar NATO karşıtı tüm faaliyetler yasaklandı?
Elhak doğru, zirvede en küçük bir hadise yaşanmadığı için, Bakan Çiftçi’nin ifadesiyle, güvenli ülke imajımıza halel gelmedi; ama şu gözaltı ve tutuklamalar, demokratik hukuk devleti imajımızı enikonu olumsuzlaştırmadı mı?
23 Haziran’da şafak baskınıyla gözaltına alınıp iki gün sonra “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuklananlardan birisi de Mülkiye’nin, akademinin yüz akı olarak bilinen, 51 yaşındaki Doç. Dr. Emel Memiş Parmaksız’dı.

İçişleri ve Adalet bakanlıkları başta olmak üzere 350 binin üzerinde kamu görevlisine bütçeleme ve yaşlılık konularında eğitim veren Emel Hoca, aynen TEMA gönüllüleri gibi, TKP/ML terör örgütü üyesi olmakla suçlanınca, “Ne TKP/ML’si? Ben devletim, milletim için çalışan bir bilim insanıyım” dese de tutuklandı. Zirve bitti, Trump gitti; ama o hâlâ Sincan Cezaevi’nde ve diğerleri gibi, tutukluluğa yaptığı itirazın görüşülmesini bekliyor.
DERSİMİZ: KADIN YOKSULLUĞU
Bir bilim insanı, cezaevinde ne arar ve ne yapar; merak etmemek mümkün değil. Bu yüzden avukatları aracılığıyla Emel Hoca’ya birkaç soru yönelttim, sağ olsun o da cevaplandırdı.
Örneğin, bir hoca olarak ülkemizin başına ne geldiğini düşündüğü sorusuna şu karşılığı verdi:
“Meselelere her zaman umutla bakıyordum. Ama şimdi yaşananları, emperyalist güçlerin iktidarları etkileyerek tek güç hâlinde toplumu yönetmesi ve sınırsız baskı altına alması olarak görüyorum. Emperyalist güçler, yerli iş birlikçileri sayesinde bunu yapabiliyor. Olay sadece demokrasi krizi değil; küresel kapitalizmin, kendini toparlama araçlarından en önemlisi olan faşizm yoluyla toplumları baskı altına almasıdır.”
Kendisini tanımlamasını istediğimde, “Hep eşitlik mücadelesi veren bir feministim.” tarifini yaparken, TEMA gönüllülerinin de gereksiz ve haksız bir şekilde tutuklandığının altını çizip, niye onlarla birlikte alındığını ve kendilerine neden TKP/ML örgütü suçlamasının yüklendiğini bilmediğini kaydetti.
Zirve sürecinde tutuklanmamış olsa, Trump’a veya diğer liderlere bir şey yapma imkân ve ihtimalinin bulunup bulunmadığını sordum; “Ben ne yapabilirim ki?.. Bir şey yapamam.” diye cevaplandırdı.

Cezaevindeki günlük yaşamlarına ilişkin şunları anlattı:
“Sabah sayımla uyanıyoruz. Nöbetçi arkadaşlar kahvaltıyı hazırlarken, havalandırmada yürüyüş sonrası isteyenlerle spor yapıyoruz. Betonların arasında açan bir çiçek var, onu sulayıp kuşları besliyoruz. Birkaç gün önce buzdolabı ve televizyon aldık. Artık soğuk su içebiliyor ve gelişmeleri izleyebiliyoruz. Bu rutinler dışında; isteyen arkadaşlara yoksulluk, özellikle kadın yoksulluğu ve enflasyon konularında ders verip sorularını cevaplandırıyorum.”
En çok, 15 yaşındaki oğluyla henüz açık görüş yapamadığına üzüldüğünü, en çok ise –“terör” suçlamasıyla tutuklandıkları için sadece telefon olarak kullanmalarına izin verilse de– koğuşta görüntülü telefon olmasına şaşırdığını bildirdi.
Özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz, ilk yapmak istediğinin ne olduğu sorusuna verdiği cevabı da epey anlamlıydı; “Oğluşum ayrı kaldığımız bu süreçte günlük tutmaya başlamış, en önce onları okuyacağım. Sonra TEMA gönüllüsü olacağım ve Ekofeminizm çalışacağım.” dedi.
Emel Hoca’dan gelen son mesaj ise şu oldu:
“En çok oğlumun ve gençlerimizin; TEMA gönüllülerinin, bizlerin başına gelenleri görüp umutsuzluğa kapılmalarına üzülüyorum.”
Günlerdir NATO Zirvesi’ndeki izzet ikramları, gösterileri, müzikleri, hediyeleri konuşup yazan çizenler, bu haksız ve hukuksuz tutuklamalar hakkında tek bir kelam etmiyorlar, ısrarla görmezden geliyorlar ya; işte ben de en çok buna yanıyorum!..
