Fazıl Çetiner
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Psiko-Sosyal Sağlık

Psiko-Sosyal Sağlık

featured
0
Paylaş

Fazıl Çetiner tarafından kaleme alınan bu metin, sanayileşme ve kentleşme süreçlerinin modern insanda yarattığı yoğun stres ve psikososyal sağlık sorunlarını kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Yazar, psikolojik rahatsızlıkların kökenini tarihsel süreçteki mistik inançlardan arındırarak, bu durumların zekâ seviyesiyle değil, doğrudan beyin fonksiyonları ve duygusal sistemlerle ilgili olduğunu bilimsel verilerle açıklamaktadır. Toplumdaki etiketleme ve dışlanma gibi yanlış tutumların hastaların tedaviye erişimini zorlaştırdığına değinilmekte, bu durumun bireysel boyuttan çıkıp toplumsal bir kriz haline geldiği vurgulanmaktadır. Makalede, gelişmekte olan ülkelerdeki sosyo-ekonomik uçurumun ve “görece yoksulluğun” mutsuzluğu besleyen temel unsurlar olduğu ifade edilmektedir. Sonuç olarak yazar, toplumsal esenlik için batıl inançların terk edilerek modern psikiyatri ve nöroloji ışığında bir farkındalık geliştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu kapsamlı analiz, sağlıklı bir gelecek için bireysel ve kültürel düzeyde bir zihniyet değişiminin zorunluluğuna dikkat çekmektedir.

 

Bu makale 2400 kelime olup, okuma süresi ortalama 20 dakikadır.

 

Bilgi birikimi ve tecrübe arttıkça buna paralel olarak insan zekası yükselmekte; ortaya çıkan teknolojik yenilikler bir yandan insan hayatını kolaylaştırırken, bir yandan da insanları mutsuzluğa doğru sürüklemektedir. Hemen hemen her yeni alet bir ihtiyaç haline gelmekte; iletişimin ve ulaşımın kolaylaşması sonucunda kırsal kesimde yaşayanlar, büyük şehirlerdeki renkli ve lüks hayatın cazibesine kapılmaktadır. İhtiyaç hissedilenlere sahip olma, kent hayatını deneyimleme ve lüks hayat yaşama arzusu, insanları kırsal kesimlerden büyük şehirlere göçe zorlamaktadır. Bu durum, özellikle gelişmekte olan ülkelerde daha yaygın bir değişimdir. Şehirler kalabalıklaştıkça stres nedenleri artmaktadır; hava ve gürültü kirliliği, kalabalık, trafik sorunları, düzensiz beslenme, düzensiz uyku, gelecek kaygısı, madde kullanımı, sevmediği kişilerle sevmediği bir işte çalışma, işsizlik, fiziksel-duygusal saldırıya maruz kalmak ve fiziksel rahatsızlıklar gibi sayısız etken insanlarda strese neden olmaktadır.

Stres, fizyolojik ve psikolojik bütün rahatsızlıkların temel nedenlerinden biridir. Dolayısıyla sanayileşme ve kentleşme arttığı sürece, buna paralel olarak psikolojik rahatsızlıkların artması da kaçınılmazdır. Kentleşme stresi artırırken, anti-stres vazifesi gören sosyal ilişkileri zayıflatır. Kırsal kesimdeki dayanışma, yardımlaşma, paylaşma ve kişinin kendini güvende hissetmesinin stresi azaltıcı bir etkisi vardır. Ancak, büyük kentlere göç edilmesi sonucunda kişinin ailesi, dost ve arkadaşlarından ayrılmasıyla sosyal bağları zayıflar; dostluk, arkadaşlık, dayanışma, yardımlaşma ve güven duygusunun yerini büyük kentlerde yarışma, çekişme, çatışmalar ve güvensizlik alır. Neticede, kentlerde stres üreten nedenlerin sayısı artarken, kırsal kesimdeki stres azaltıcı nedenler azalır. Tüm bunlar kişinin daha yoğun stres hissetmesine, yoğun stres de psikolojik sorunlara zemin hazırlar.

Gelişmekte olan ülkelerdeki büyük kentlerde zengin ile yoksul yan yanadır ve aralarındaki sosyo-ekonomik uçurum daha derindir. Bu derin uçurum, hayatın her alanında her an kendini hissettirir. Araştırma sonuçları, günümüzde insanları en çok mutsuz eden nedenlerden birinin “göreceli fakirlik” olduğunu işaret etmektedir. Kişi neye sahip olursa olsun, doğası gereği sahip olduklarıyla yetinmez; sahip olma yarışında geride kaldığında mutsuz olur. Gelişmekte olan ülkelerde zengin-yoksul arasındaki uçurum çok daha derin olduğundan, doğal olarak bu ülkelerde göreceli yoksulluk ve mutsuzluk daha yoğundur. Uzun süreli ve sık sık tekrarlayan mutsuzluk, psikolojik sorunlara zemin hazırlar. Olumsuz koşullar nedeniyle ebeveynlerin stresi ve mutsuzluğu çocuklara yansır; çocuklar ihmal edilir. Ebeveyn-çocuk ilişkisi sadece öğüt, nasihat ve baskıdan ibaret hale gelir. Aileye maddi katkı sağlamak amacıyla büyük kentlerdeki yoksul ailelerin çocukları, okuldan arta kalan zamanlarında çalışmak zorunda kalır. Tüm bu olumsuz şartlara rağmen çocuklar; okulda başarılı olmaları ve iyi bir kariyer sahibi olmaları için baskıya maruz kalırlar. Sosyo-ekonomik ve psikolojik sorunlar dolayısıyla ortaya çıkan aile içi sorunlar ve boşanmalar, direkt çocukların psikolojik sağlığını etkiler.

Söz konusu bu sorunlar, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde çok daha yoğun hissedildiğinden, doğal olarak bu ülkelerde psikolojik sorunları olan kişi sayısı daha yüksektir. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre günümüzde her dört kişiden biri psikolojik rahatsızlık teşhisi almaktadır. Yine Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, 2015 yılında 720.000 kişi intihar sonucu hayatını kaybetmiştir. Saldırı sonucu hayatını kaybedenlerin sayısı bundan daha yüksektir ama bu konuda net bir veriye ulaşamadım. Bilindiği üzere, intihar edenin amacı ölmek değil; utanç, mahcubiyet, incinen onur ve gururun neden olduğu baş edilmez olumsuz duygulardan kurtulmaktır. Saldırganın, yani öldürenin motivasyon kaynağı da kin, nefret ve intikam gibi duygulardır. Bu oranlar ve rakamlar dünya ortalamasıdır. Gelişmekte olan ülkelerde bu oranlar çok daha yüksektir. İçinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik kriz şartlarından, şiddet ve psikoaktif madde kullanımındaki artışlardan hareketle, ülkemizdeki psikolojik sağlığın kaygı verici boyutlarda olduğunu söylemek mümkündür.

Bir yandan insanlarımızın psikolojik sağlığı her geçen gün daha da kötüye giderken, öbür yandan bazı çevreler psikolojik hastalığı hâlen “akıl ya da ruh” hastalığı olarak algılamakta; psikolojik rahatsızlığı olanları rencide edici bazı kelimelerle etiketlemekte ve dışlamaktadırlar. Toplumdaki bu yanlış inanç ve tutum dolayısıyla, psikolojik rahatsızlığı olanlar teşhis ve tedavi olmaktan kaçınmaktadır. Kişisel bazda başlayan psikolojik sağlık sorunları, zamanla büyüyerek toplumsal bir sorun haline gelmektedir.

Doğası gereği insan dahil, duyguları olan her canlı fizyolojik veya psikolojik olarak rahatsızlanabilir. İnsanların nezle, grip, ülser olabilmeleri gibi; depresyon, anksiyete, bipolar gibi rahatsızlıklara yakalanması da gayet doğal ve insanidir. Psikolojik rahatsızlıklar insanlık tarihi boyunca hep var olmuştur, bundan sonra da var olacaktır. Ağrı, sızı, yaralanma gibi gözle görülür bir neden olmadığından ve beynin ne olduğu, ne işlem yaptığı da bilinmediğinden; bir zamanlar psikolojik rahatsızlıklar ruhlar, cinler, şeytanlar ve nazarla ilişkilendirilmiştir. Bu rahatsızlıkların ruhlar, cinler ve nazardan kaynaklandığı düşünüldüğünden, tedaviler de bu yanlış zan üzerine oturtulmuştur. Mesela Şaman/Kam inancına göre kişinin hastalanması; kişinin ruhunun kısmen bedeni terk etmesi, hastanın ruhunun kötü ruhlar tarafından alıkonulması ya da İlahi varlıkların bir cezası olarak yorumlanmıştır. Bu teoriye dayalı olarak tedaviler de belli ritüeller üzerinden yürütülmüştür. Psikolojik rahatsızlıklar Antik Dönem’de, Çin’de ve Mısır’da sihir ve büyüyle; Orta Çağ Avrupası’nda ise işkencelerle tedavi edilmeye çalışılmıştır. Benzer şekilde, bedensel bir neden olmadan psikolojik semptomlar gösteren kişinin bedenine cinlerin, şeytanların girdiği inancı üzerine, bazen hastanın kafatası delinerek cinler çıkarılmaya çalışılmıştır. Avrupa işgali öncesi Amerika’da, Çin’de, hatta Anadolu’da (Aksaray-Çatalhöyük, Diyarbakır-Çayönü’nde) günümüzden on bin yıl öncesine, Taş Devri’ne ait düzgün şekilde delinmiş kafatasları bulundu. Alanda uzman olanların geneli, kafatasına açılan bu deliklerin tedavi amaçlı olduğu görüşünde birleşir ; inanışa göre, dini ritüeller eşliğinde kafatasına açılan bu deliklerden, kişiyi hasta eden cinler ve kötü ruhlar kişinin bedenini terk edecektir.

Psikiyatri tarihinde psikolojik rahatsızlığa doğru yaklaşan ilk bilim insanı İbn-i Sina’dır. Sina, psikolojik rahatsızlıkların duygu ve düşüncelerden kaynaklanabileceği ihtimali doğrultusunda, bir taraftan hastanın nabzını kontrol ederken bir yandan da hasta ile değişik konularda söyleşi yapmıştır. Sina, söyleşi kişinin rahatsız olduğu konuya geldiğinde, kişinin nabzının yükseldiğini fark etmiştir. Sina’nın bu keşfinin bugünkü açıklaması şudur: Olumsuz duygu ve düşünceler içindeki kişinin vücudu stres salgılar, nabzı ve kan basıncı yükselir.

Ancak, modern anlamda bugünkü psikiyatrinin kurucusu (psikiyatrinin babası) Amerikalı doktor Benjamin Rush olarak kabul edilir. Rush, 1812 yılında yayımladığı kitapta psikolojik rahatsızlıkların nörolojik kökenli olduğunu savunmuştur. Bilgi birikiminin artması, bilgilerin yazıya aktarılması ve teknolojik gelişmeler sonucunda günümüzde psikolojik rahatsızlıkların nörolojik kökenli, duygu ve düşüncelerle alakalı olduğu kabul edilir. Ruh, cin, şeytan, nazar gibi gözle görünmeyen, elle tutulmayan ve ölçülemeyen konular bilimin sınırları dışında kalır. Bugün psikoloji ile nöroloji bilimi yakınlaşmıştır. Kısaca EEG olarak bilinen Electroencephalography ve BT (CAT) olarak bilinen Computed Axial Tomography gibi modern cihazlarla; kişi belli bir konuda düşünürken veya belli duygular hissederken beynin neresinde, ne gibi faaliyetler olduğu gözlenebilmektedir. Bu gözlem sonunda, psikolojik sorunları olan kişilerin beyinlerindeki faaliyetlerin normalden ne kadar farklı olduğunu izlemek ve belgelemek mümkündür. Ayrıca; kaza, hastalık, inme, genetik özellikler, zehirlenme ve madde kullanımı sonucu beynin neresinde ne gibi yapısal ve kimyasal değişmeler olduğunu ve bu değişimin kişinin duygu, düşünce ve davranışlarını nasıl etkilediğini tespit etmek mümkündür. Beyindeki söz konusu anormallik giderildiğinde ise kişinin duygu, düşünce ve davranışlarının da normalleştiği görülmektedir. Dolayısıyla, modern bilim psikolojik rahatsızlıkların beyinle alakalı olduğunu kabul eder. Sonuçta, modern bilime göre psikolojik rahatsızlıkların ruh, cin, şeytan ve nazar ile bir alakası yoktur; bu rahatsızlıklar direkt olarak beyinle alakalıdır.

Psikolojik rahatsızlıklar bir akıl veya zeka (IQ) sorunu değildir. Beyin de bir organdır ama böbrek, karaciğer ve pankreastan farklıdır. Mesela, pankreasın görevi sınırlıdır; insülin üretmezse kişi şeker hastası olur. Ama insan beyni, evrende bilinen en karmaşık yapıdır. Beyindeki binlerce farklı sistem, binlerce farklı görevi yürütür. Mesela inme sonucunda beynin belli bir bölümü zarar gördüğünde, vücuttaki aksamalar sınırlıdır. Kişi belki sol kolunu kullanamaz ama öbür organlarını kullanır; görür, duyar, düşünür… Aynı şekilde, psikolojik rahatsızlığa neden olan bölüm ile akıl, beynin farklı sistemlerinin görevidir. Psikolojik rahatsızlıkların yüzde sekseni duygularla alakalıdır ve beyinde duygu sistemi ile zeka sistemi iletişim içinde olsa da bunlar birbirinden farklı mekanizmalardır. Kişi hiçbir neden yokken aklıyla, iradesiyle, bilinçli olarak korku hissedemez veya hissettiği korkuyu sonlandıramaz.

Beyinde ortalama 85-100 milyar nöron vardır. Bir toplumun gruplar halinde iş bölümü yapıp kiminin yönetimle, kiminin sağlıkla, kiminin güvenlikle, kiminin de çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşması gibi; beyindeki nöronlar da gruplaşarak çok farklı ama birbiriyle koordineli olarak görevlerini yürütürler. Bu işlemlerin çoğu bizim bilincimiz ve irademiz dışında, otomatik olarak yürütülür. Dolayısıyla, bir toplumda sağlıkçılarla çiftçilerin görevlerinin farklı olması gibi; akıl-zeka dediğimiz zihinsel işlemler ile duygular, beynin farklı bölümlerinin faaliyetidir. Psikolojik rahatsızlıkların yüzde sekseni duygusal, bir kısmı ise nörolojik kökenlidir. Ancak, uzun süreli olumsuz duygular zihin yapısını ve kimyasını değiştirir. Herhangi bir zamanda dikkat, en yoğun duygu uyandıran konu üzerindedir. Dikkat neyin üzerinde ise zihin onunla meşguldür. Kişi uzun süre olumsuz duygular hisseder, olumsuz duygulara neden olan sorunlar üzerinde zihinsel işlem yapar ve ona uygun davranışlarda bulunursa, bir süre sonra zihin buna adapte olur; bu duygu, düşünce ve davranış tarzı kişinin “normali” haline gelir. Aslında değişerek oluşan bu normal, anormaldir. Normal dışı olan bu duygu, düşünce ve davranışın adı ise psikolojik rahatsızlıktır.

Psikolojik rahatsızlığın akılla, zeka ile bir alakasının olmadığının çok açık örnekleri vardır. Süper zekaya sahip birçok ünlünün psikolojik sorunları olmuştur. Mesela; ünlü fizikçi ve astronom Isaac Newton depresyon, paranoya ve antisosyal kişilik bozukluğu semptomlarıyla mücadele etmiştir. Nobel ödüllü Amerikalı matematikçi John Nash‘e paranoid şizofreni teşhisi konulmuştur. Albert Einstein’ın oğlu Eduard Einstein, tıp okurken şizofreni teşhisi almıştır. Romanları ve hikayeleri on binlerce satan İngiliz yazar Virginia Woolf‘a depresyon ve bipolar bozukluk teşhisi konulmuştur. Microsoft’un kurucusu ünlü milyarder Bill Gates ve Tesla’nın sahibi Elon Musk, çocukluk döneminde Asperger sendromu teşhisi aldıklarını kendileri söylemişlerdir.

Sonuçta şunu söylemek mümkündür: Beynin duygu sistemi ile akıl sistemleri birbiriyle iletişim içindedir ama farklıdır. Psikolojik rahatsızlıklar genellikle direkt duygularla alakalıdır, akıl-zeka ile alakalı değildir. Yoğun duygular kişinin düşüncelerini ve davranışlarını etkileyerek, normal olmayan düşünce ve davranışlara neden olabilirler. Mesela, seri katillerin onlarca tanımadıkları masum insanı öldürmelerinin akli bir nedeni yoktur. Seri katilleri motive eden şey; kin, nefret, intikam gibi duygular ve psikolojik rahatsızlıklardır. Psikolojik sorunları olan seri katiller, kusursuz planlama yapacak ve arkada hiçbir iz bırakmayacak şekilde cinayet işleyecek kadar zekidirler. Kurbağa fobisi bir psikolojik rahatsızlıktır; kurbağa korkusu olan kişi kurbağanın zararsız olduğunu bilir ama duygular otomatiktir; bilinçle, akılla ve iradeyle kontrol edilemezler. Tüm bunlar gösterir ki, akıl-zeka ile duygusal kökenli psikolojik rahatsızlıkların bir ilgisi yoktur ; psikolojik rahatsızlığı olan kişi halk deyimiyle “deli ya da kafayı yemiş” değildir.

Ülkemizde hâlen var olan; psikolojik rahatsızlıkların ruhlar, cinler, nazar ya da akılla alakalı olduğu zannı, bireysel ve toplumsal bazda bizlere zarar vermektedir.

  1. İnsanlar akıl hastası, deli olarak etiketlenip dışlanmaktan çekindikleri için teşhis olmaktan, hatta bir uzmana başvurmaktan dahi çekince duymaktadırlar.
  2. Psikolojik rahatsızlığın ruhlar, cinler, şeytanlar ve nazardan kaynaklandığını düşünenler ise tedaviyi yanlış kapılarda aramaktadırlar.

Bu nedenlerle tedavi edilmeyen psikolojik rahatsızlıklar, içinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik sorunların da etkisiyle gittikçe yaygınlaşmakta ve bizlere bireysel, toplumsal ve devlet bazında zarar vermektedir. Günümüzde sağlık; fizyolojik, psikolojik ve sosyo-ekonomik boyutuyla bir bütün olarak ele alınır. Dünya Sağlık Örgütü, “mental” (ruh) sağlığını, sadece fiziksel ve psikolojik olarak sağlıklı olmaktan öte; bireyin kendi yeteneklerinin farkında olduğu, hayatın stresleriyle başa çıkabildiği, üretken ve verimli bir şekilde çalışabildiği ve topluma katkıda bulunabildiği bir esenlik hali olarak tanımlar. Buradan anlaşıldığı üzere bireyin fizyolojisi, psikolojisi, sosyo-ekonomik durumu ve iş hayatı birbiriyle yakın ilişki içindedir. Bunlardan birindeki aksama diğerini de etkilemektedir.

Psikolojik Rahatsızlığın Nedenleri

  1. Fizyolojik Nedenler: Genetik özellikler, fizyolojik rahatsızlıklar, kazalar, zehirlenmeler ve madde kullanımı gibi faktörler olabilir.
  2. Çevresel Nedenler: Olumsuz erken çocukluk dönemi, fiziksel-duygusal istismar, ihmal edilme, olumsuz hayat koşulları, travma tecrübesi, aile içi şiddet, savaş tecrübesi, dışlanma ve sosyo-ekonomik zorluklar gibi stres sistemini tetikleyen etkenler olabilir.

Psikolojik rahatsızlıkların zararlarını; bireysel, toplumsal ve devlet bazında olmak üzere üç kategori altında sınıflandırmak mümkündür.

 

Bireysel Bazda Kişiye Zararları:

  • Bireyin fizyolojik sağlığını etkiler; kalp-damar hastalıkları, inme, diyabet, siroz, hatta kansere neden olabilir.
  • Kişinin zihinsel performansını etkiler; dikkat toplama, öğrenme, hafızaya alma, hatırlama, planlama ve karar verme performansını olumsuz yönde etkiler. Bu da okul başarısı dahil; kişinin kariyerini, iş bulmasını ve işini yapabilmesini etkiler.
  • Bedensel performansı etkiler; kişi yorgun ve bitkin hisseder; işçi fabrikada, çiftçi tarlada, sporcu sahada gerçek zihinsel ve bedensel performansını gösteremez.
  • Aile içi ilişkiler başta olmak üzere, yakın çevreden başlayan sosyal ilişkiler bozulur; kişi dışlanır ve yalnızlaşır.
  • Beslenme ve uyku düzeni değişir, bu da dönüp fiziksel sağlığını etkiler.
  • İş bulmakta zorlanır, işini kaybetme ihtimali yükselir. Bu da ekonomik olarak zorluklara neden olur.
  • Yorgun, bitkin, korku ve kaygı içinde olan, hiçbir şeyden zevk almayan, işsiz ve yoksul kalan, duygularını kontrol etmekte zorlanan kişinin psikoaktif madde kullanma ihtimali daha yüksektir.
  • Uçma veya asansör korkusu gibi fobiler kişinin günlük ve iş hayatında zorluklara neden olur.
  • Duygularını kontrol edemeyen mutsuz kişinin kuralları ve yasaları çiğneme, şiddete başvurma, suç işleme eğilimi artar; adli sorunlar ortaya çıkar.
  • Tüm bunlar kişinin hedeflerine ulaşıp başarılı ve mutlu bir hayat yaşamasına engel teşkil eder.

Bireysel bazdaki bu olumsuzluklar sonucu toplumdaki hoşgörü, empati, yardımlaşma, sevgi, saygı, dayanışma ve güven ruhu kaybolurken; eleştirme, dışlama, tartışma, çekişme, çatışma, güvensizlik, ahlak ve hukuk kurallarını çiğneme ile saldırganlık artar. Aile içi sorunlar, boşanmalar ve ihmal edilen çocuklar olumsuz yönde etkilenir. Suç oranı arttığından toplumda güvensizlik, korku, kaygı ve kaos duygusu hakim olur. Bu olumsuz durum devam ettikçe insanların birbirlerine karşı duygu, düşünce ve davranışları da olumsuz yönde değişir.

Bireysel ve toplumsal bazdaki bu olumsuzluklar; eğitim-öğretimde başarısızlık, iş gücü kaybı, üretimin azalması ve asayiş işlemleri olarak devlete madden ve manen yüktür. Ekonomik kayıp arttıkça yatırım ve istihdam azalır, sağlık hizmetleri aksar. Her zaman söylediğimiz gibi, bu olumsuz bir kısır döngüdür; devlet bazında yatırımın ve istihdamın azalması işsizliği tetiklerken, işsizlik de dönüp bireylerin psikolojik sağlığını olumsuz yönde etkiler.

Kültürel Farkındalık başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz gibi, kültür yaşamak için içimize çektiğimiz hava gibidir. Toplu yaşamak için içinde yaşadığımız kültürel normları bilmek ve ona göre davranmak zorundayız. Kültürde var olan zararlı unsurlar, direkt olarak bireyleri ve toplumsal hayatı etkiler. Dolayısıyla, sağlıklı bir toplum olabilmek için kültürümüzün olumsuz taraflarını fark edip değiştirmek bir zorunluluktur. Psikolojik sağlığı ruh, cin, şeytan ve nazar ile ilişkilendirip; psikolojik rahatsızlığı olanları bir akıl-zeka sorunu olarak kabul edip, kişilere teşhisler koyup, etiketleyip dışladığımız sürece, olumlu şeyler paylaşan sağlıklı bir toplum olmamız mümkün değildir.

Sınırlı bilgiyle, birkaç düşünce ve davranışından hareketle kişilere teşhis koymak yanlıştır. Psikolog, psikiyatrist, nöropsikologların ve bu alandaki profesyonellerin iki tane “kutsal kitabı” vardır. Birisi, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yaklaşık 200 kişilik bir komisyonla ortaya çıkardığı ve kısaca DSM olarak bilinen “Psikolojik Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı”; ikincisi ise ICD olarak bilinen, Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı “Uluslararası Hastalık Sınıflandırması” adlı kitaptır. Psikolojik Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın değiştirilmiş son baskısı 2013 yılında yayımlandı; bu kitap 2022 yılında yeniden gözden geçirildi. Bu kitapta yaklaşık 20 kategoride 450 farklı psikolojik rahatsızlık tanımlanır, semptomları sıralanır ve nasıl teşhis konulacağı tarif edilir. Bu kural ve kaidelere uymayan meslek elemanları etik kurallarını çiğnemiş olduğu gibi, aynı zamanda yasal olarak suç işlemiş sayılırlar. Yanlış teşhis ve tedavi sonucunda madden ve manen zarar görenlerin tazminat talep etme hakları vardır. Ayrıca teşhis konulan bu kişilerin nasıl bir tedavi ve terapi gerektireceği, bunların nasıl uygulanacağı konusunda belirlenmiş kriterler mevcuttur.

Bu nedenle, kısıtlı bilgilerle bu işlere soyunmak, kişinin birkaç davranışından hareketle teşhis koymak, birilerinin yaptığı gibi kişiyi “içindeki çocukla” yüzleştirerek terapi etmeye çalışmak hem etik değildir hem de yasal değildir. Bu gibi teşhis ve tedaviler sorunların büyümesine neden olur; önce bireysel, sonra toplumsal, sonra da devlet bazında bize zarar verir. Psikolojik sorunlarla doğru mücadelenin basamakları; önce bu konuda bilgi edinmek, sonra alışkanlıklarımıza ve kültürel normlarımıza ters düşse de bu bilgileri günlük hayatta uygulamaktır. Bilimde, teknolojide ve sosyo-ekonomik alanda ilerlemenin yolu, geçmişteki yanlışları terk edip yeniliklere açık olmaktır.

Yukarıda bahsettiğimiz üzere, Albert Einstein’ın Nazi baskısı sonucu Amerika’ya kaçmasından sonra oğlu Eduard şizofreni teşhisi almış ve bakımevinde zor günler geçirmektedir. Almanya’ya dönme imkanı olmayan baba Albert, 1930 yılında Eduard’a bir mektup yazıyor. Mektupta diyor ki:

“Oğlum, hayat bisiklet sürmek gibidir; pedalı çevirmeyi bıraktığında dengeni kaybeder düşersin. Pedalı çevirmeye, ilerlemeye gayret et.”

Benzer şekilde, geçmişteki yanlışlara takılıp kalırsak dengemizi sağlayamaz, düşeriz. Toplum olarak düşmek istemiyorsak, psikoloji ve psikiyatri konusundaki Taş Devri’nden kalma tabulara takılıp kalmaktan vazgeçip, modern bilimin izinde “pedal” çevirmeye gayret etmek zorundayız.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!