Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Hâlimiz Hâl Değil

Hâlimiz Hâl Değil

featured
0
Paylaş

Erol Sunat tarafından kaleme alınan bu metin, toplumun içinde bulunduğu ekonomik dar boğazı, sosyal yozlaşmayı ve bireylerin ruhsal tükenmişliğini hüzünlü bir dille ele almaktadır. Yazar, yüksek enflasyonun ve geçim derdinin gölgesinde bayram sevincini dahi yaşayamayan insanların çaresizliğini vurgularken, Türkçenin maruz kaldığı kültürel bozulmaya da dikkat çeker. Toplumun kadim değerlerinden uzaklaşarak birbirine yabancılaşması ve nezaketin yerini tahammülsüzlüğe bırakması, yazının ana izleğini oluşturur. Metin boyunca tekrarlanan “hâlimiz hâl değil” ifadesi hem maddi hem de manevi anlamda yaşanan çok boyutlu bir gerilemeyi sembolize eder. Sonuç olarak yazar, yardımlaşma ve hoşgörü gibi hasletlerini kaybeden bir milletin, belirsizlikler içinde çıkış yolu aradığı karamsar bir tablo çizmektedir.

 

Herkes mutlu hayatında…” diye başlayan bir şarkı vardı.

Herkes mutlu mu?

Memnun mu?

Yaşadığı hayattan, gidişattan…

Hâlinden…

Enflasyon düştü diye halay çekse de bizden başka düşen şaşan yok…

Zamsız geçen gün yok…

Hayat pahalılığı şaha kalkmış at misali, bayram geldi geliyor.

Değil kurbana, şeker kolonyaya yetecek para yok insanlarda…

“Bayram gelmiş neyime…” denmesi boşuna değil…

Dert bizde…

Gam bizde…

Kasavet bizde…

Aç bizde…

Açık bizde…

Yoksul bizde…

Fakir bizde…

Derman kalmadı dizlerimizde, derman kalmadı sözlerimizde…

***

Ne var mı hâlimizde?

Daha ne olsun ki…

Efkâr bastı gönlümü yine feryat ediyor demişiz, çok mu diyen bizim insanımız?

Sevinemedik şöyle bir dolu dolu…

Sevinmenin anlamını nerelerde kaybettik ne sen sor ne ben söyleyeyim derler ya hani…

Barınma dert…

Kira dert…

Doğalgaz, su, elektrik dert…

Hayat acımasız, hayat sert…

Felek hiç sevmez bizi…

Tutmaz, kollamaz bizi…

Karac’oğlan demiş ya…

“Kahpe felek vermez benim muradım / Viran oldum mor sümbüllü bağ iken…”

Felek ne verdi ki ne isteyecek?

Ah felek, zalim felek dememiz inanın boşuna değil…

Hâlimiz hâl değil doğru…

Nereye dökelim derdimizi?

Kime dökelim içimizi?

Kimi soralım nedenimizi niçinimizi?

***

Hâl var, hâl var…

Geçtik sebze halinden…

Geçtik fakir halinden…

Kurtulamadık gittik, alaycının goygoycunun dilinden…

Hâl dedik…

Tek bir parmak bal dedik…

Al ağzına çal dedik…

Hâl dedik…

Dur orada kal dedik…

Ağaç dedik, dal dedik…

Bırak beni sal dedik…

Hâl dedik…

Belli ki bilemedik…

Doğru ne diyemedik…

Şimdi efendim…

Güzel Türkçemizde ismin hâlleri var…

Beş güzel hâl…

İsmin yalın hâli… “-e” hâli… “-i” hâli… “-de” hâli… “-den” hâli…

Dil zengin, dil engin, dil dillerin güzeli…

Lakin hâli hâl değil.

Argolardan, kısaltmalardan, eklemelerden, yapısında ve ruhunda olmayan “X, W, Q” gibi kelimelere karşı direniyor, direnmesine amma…

Değişimi Türkçeyi kuş diline benzetmekte arayanların nafile çabaları bakalım ne zamana kadar sürecek… Onların hâli de hâl değil, lakin görmüyorlar.

Aynaya bakmak gibi bir açmazları var.

***

Hâl böyleyken…

Bizim hâlimiz, ahvalimiz, mecalimiz ne alemde mi?

Biz, bir bardak suda koparılan fırtınalar yüzünden birbirimize sardık.

Kalp kırdık, sevdiklerimize hiç yüzünden sırtımızı döndük…

Üç kuruşa tamah ettik; yıktık, viran eyledik her yeri. Ortada yıkılmayan ne gönül köprüsü kaldı ne harap olmayan bağ bahçe ne de tarumar olmayan tek bir gönül.

Bir görünmez el daldı aramıza, bizi bize düşürdü, yüce dağları kör dumanlar bürüdü, yollar kapandı, sisler çöktü aramıza.

Bir büyük de kalmadı ki, “kendinize gelin” diyen…

Hani demişler ya…

“O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler…”

Onlar gitti gideli bir başka oldu dünya…

Aramızı açtılar, birbirimizden kaçar olduk, olmadık şeylere küser olduk…

Cenazeler haricinde yan yana gelememek ne demek?

Bir çift güzel laf etmeyi de mi unuttuk?

Gel barışalım gibi kelamlar yok mu güzel Türkçemizde?

Bu ne inadı böyle?

Neyin inadı?

Bu hâlin var mı bir adı?

***

Biz ki hâlden anlayan, hoşgörülü, merhametli, vicdan sahibi, duruşuyla, hak hukuk anlayışıyla herkesten farklı bambaşka bir milletin, Türk Milletinin evlatlarıydık…

Bizim; saçmalamak gibi… yalpalamak gibi… kopmak, ayrılmak gibi… bir olmayı göz ardı etmek gibi… arpacı kumrusu misali düşünüp durmak gibi… en basit zorluklardan yılmak gibi… kendi kendimizden kaçmak gibi… kendimizi hafife almak gibi bir lüksümüz yok.

Hâl demişken…

Yaşlının hâli… Emeklinin hâli…

Kendini yiyip bitiren hallerden…

Hem aman hem duman hem yaman…

Derdini anlatamaz en içli keman…

Zaman, zamanlardan bir zaman…

Birinin yaşlı bir kirvesi varmış.

Kirve çarşıda dolaşırken, takılmış bir yere ayağı, kapaklanmış yüzüstü.

Sıyrıklar, berelenmeler, yüzünde kanama.

Kirvenin hâli hâl olmayınca, “ne oldu” diyenler çoğalınca; bunalmış, paniklemiş, bayılmış kirve.

Hemen ambulans çağrılmış, kirvesini çok sevenin haberi olmuş, uçarak varmış hastaneye.

Bir de ne görsün; kirvesi kan revan içinde yatakta.

Vay benim kirvemin halleri demiş, başlamış ağlamaya…

Biz de “vay benim hâlim” demekten bir hâl olduk…

***

Mesele uzun…

Mesele derin…

Mesele çetrefilli…

Mesele kördüğüm…

Bizi bir dinleyecek, bizi bir anlayacak yok mu?

Hâlinizi biliyoruz, farkındayız, aklımızdasınız diye diye bugünlere kadar geldik gelmesine de…

Nasıl geldik?

Kaç kişiydik, kaç kişi kaldık?

Kaç kişiyi kara topraklarda bıraktık?

Yorulduk, bittik, tükendik, bunaldık artık…

Bir bilinmezliğin, bir çıkmaz sokağın içinde şaşırdık kaldık.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!