Erol Sunat

Duydun mu?

featured

Bu köşe yazısı, yazar Erol Sunat’ın gözünden Bünyanlı Ozan Adnan Türköz’ün meşhur “Duydun mu?” şiiri üzerinden şekillenen toplumsal bir nostalji ve eleştiri yazısıdır. Yazar, 1960’lı yıllardan günümüze uzanan süreçte bu ifadenin halk arasındaki değişimini, başlangıçta mizahi bir taşlama türüyken zamanla hayal kırıklıklarını anlatan bir siteme dönüşmesini aktarır. Halk ozanlarının eskiden yöneticiler ile halk arasında kurduğu gönül köprüsü ve edebiyatın toplumsal meselelere tuttuğu ışık vurgulanmaktadır. Metinde, sanata ve sanatçıya verilen değerin azalmasıyla birlikte, sıradan insanların seslerini duyurma çabalarının yanıtsız kalması hüzünlü bir dille ele alınır. Güncel ekonomik sıkıntılar ve enflasyon gibi hayati dertlerin de eklenmesiyle, “Duydun mu?” sorusu bir dönemin neşeli hatırasından bugünlerin derin sessizliğine evrilen bir toplumsal serzeniştir.

 

Sene 1964-65 Kayseri Bünyan Ortaokulunda okuduğum yıllardı. 1925-1982 yılları arasında yaşayan Bünyanlı Ozan rahmetli Adnan Türköz’ün şiirleri halkın dilindeydi.  Tabi ki bizlerinde…

Hele ki bir “Duydun mu” şiiri vardı ki eğlenceli, gerçekleri esprili bir şekilde ortaya koyan, biraz taşlama, biraz kinaye, biraz gönderme. Edebi sanatlardan ne ararsanız vardı içinde.

Şiirin tamamını ezbere bilirdi insanlar. Akılda kalan, akıcı, kolay ezberlenen, mâni misali hafızalarda yer eden dörtlükler. Halk şiirinden güzel örneklerdi her biri.

O şiirler anlaşılır, vurgulu, coşkulu, kafiyeli ne olmuş ne bitmiş en kestirmeden anlatıp geçen şiirlerdi. Argo diye bir şey yoktu içinde. İnsanın içine dokunanı vardı, ağlatanı vardı, yazarını sıkıntıya sokacak ifadeler olduğu söylenenler vardı. Neden yazdın, niçin yazdın, ne üstüne vazife, kastın ne derdin ne gibi sorulara muhatap olunanları vardı. Ve tabi ki en çok güldürenlerine ve halkı eğlendirenlerine de derman yetmezdi.

O dönemde televizyon daha ülkemizin kapısından içeri girmemişti. Radyo Ankara Radyosu, Yurttan sesler korosu, arkası yarın, haberler, hava durumu, Demirbank’ın iyi günler dilemesi.

Duydun mu fena yakışıyordu böyle anlatımlara…

Koskoca İlçelerde jeneratörler olmasa elektrik yoktu gece saat on ikiden sonra elektrikler kesilirdi. Hele bir de arıza oldu mu, üç gün beş gün elektrik olmazdı.

Arızayı duydun mu, denirdi mesela…

Duydun mu sorusu dilimizdeydi.

Duydun mu diye takılmaya bile başlamıştık artık…

Hoca rapor almış, ders boşmuş duydun mu?

Bugün yazılı olmayacakmış duydun mu?

Artık aklınıza ne gelirse…

*****

Duydun mu kelimesi öğrencilik yıllarımızda bizden çok çekti.

Sonra da kendini unutturup bize fena çektirdi. Hâlâ da çektiriyor.

Diyor ki…

Duydun mu?

Senin işler olmadı…

Duydun mu?

Yine kaybettin girdiğin sınavı?

Duydun mu?

Kızın babası bir daha gelmesin, kızımı istemesin dedi?

Duydun mu?

Emekliler dışarı çıkmasın, güneş çarpmasın, düşmesin bayılmasın maazallah daha başka bir şeyler olmasın…

Duyduk elbet…

Zamsız geçireceğimiz ayları duyduk, zam sağanaklarını duyduk…Enflasyonu düştü diye duyduk…

Duyduk amma duymak derdimize çare olmamaya devam ediyor.

Duydun mu diye başlayan kelime olumsuzdan olumluya döndüğü gün yüzümüz gülecek, derdimiz bitecek.

Lakin…

Kalp var, şeker var, tansiyon var, dahası var…

Sakin ol sakin….

*****

Bizi duymayanları duyarak, görerek büyüdük geldik 60’lı yılların başlarından bugüne…

Duydun mu diye sorduk bazen açıktan, bazen içimizden…

Baktık ki, cevap verecek olan derin bir suskunluk

içerisinde, yine duymadın, duymak istemedin diye aldık cevabımızı…

Duydun mu şiirine daha sonraları çok nazireler yapıldı.

“Çiçek açtı şeftalinin yarısı…” diye başladığını hatırlıyorum o şiirin.

“Duydun mu?” denen vurgusu o günlerden bu günlere kadar sora sora geldi.

Halk her defasında duydu amma, duyması gerekenler duymadı Türköz Babayı…

Aşıklara, Ozanlara sağ iken hak ettiği değeri veremeyenler, haklısın, yanındayız diyemeyenler, onlar bu dünyadan ayrıldıktan sonra duydun mu dedi, duyduk duymadık dediler onca sene.

Aşık, Ozan sazını sözünü emanet eyleyip eyvallah dedi gitti. İtiraflar geldi memleketin dört köşesinden, dört bucağından…

Seni duyduk, duydun mu dediler amma…

O Ozanlar, o Aşıklar çoktan çekip gitmişlerdi geri dönülmesi mümkün olmayan o diyara…

İnanın onları bir duyan olsaydı böyle mi olurdu?

*****

O devrin Aşıkları Ozanları nerede ne olmuşsa dörtlüklerle sazlarıyla sözleriyle anlatırlardı.

O mısralar beni duyan yok mu diye bas bas bağırırdı da valla pek güzel yazmış, ya da fazla ileri gitmiş atarlar bunu yarın mahpus damına derlerdi.

Düşselerdi Ozanların önüne, girselerdi koluna ne kaybederlerdi?

Hani adam demiş ya, beni bir kişi anladı, o da yanlış anladı…

Ozanlar, Aşıklar anladım diyenlerin dahi yanlış anladığı insanlar.

Keşke diye cümle kurmak yapılan hataları telafi etmiyor.

Onlar her “Duydun mu?” diye sorduğunda kıssadan hisse alınmadı. Ozanların çağrısına ya güldüler ya kızdılar ya tavır koydular…

Çok sonraları iş işten geçtikten, Ozan bu dünyadan gittikten sonra pişman oldular.

Ne mi oldu?

Duyulmaya- duyulmaya yol yürümeye başladık.

Duydun mu, diyen o sesler, o dörtlükler o vurgular, o türküler, şarkılar duyulmaz oldu.

Sen de beni duydun mu şekline döndü…Duydun mu hitapları kol kola giremedi, karşı karşıya geldi.

Olmaması gereken ne varsa, saçma sapan olanlarda dahil başına gelmeyen kalmadı duydun mu ifadesinin…

*****

Duydun mu denilen ne varsa, yankılandı söyleyene geri döndü.

Oysa bir zamanlar, “Duydun mu?” ulaşılamayanlara, varılamayanlara ulaşmanın en etkili, en tesirli şekliydi.

Etkili kalemi olanlar, sazı sözü dinlenenler Beylerin, Sultanların, Padişahların huzurunda ya şiirle ya sazlı sözlü ahalinin derdini anlatmaktan çekinmemişlerdi. Bu bir gelenekti.

Şaire, Ozana, Aşığa kapılar ardına kadar açıktı.

Onları Bey de dikkate alırdı, Sultan da Padişah da…

Onlar edep ve adap bilirlerdi

Lafını sözünü sakınmayanlar için dahi Aşığın kalbini kırmayın, Ozanın derdini bir daha dinleyin neyi dile getirdiyse bir çaresine bakın denirdi.

Ozanlar, Aşıklar, Şairler ahaliyle Bey arasında Sultan arasında, Padişah arasında gönül elçisiydiler.

Elçiye zeval olmaz sözü ne güzel sözdür anlayana…

*****

Duydun mu derken…

Biz bugüne dek hep sesimizi duyurmaya çalıştık…

Duyan oldu mu?

Duyulmayanların yanında tek tük…

Öyle oldu ki…

Anamız duymadı bizi…

Babamız duymadı…

Ağabeyimiz, ablamız aldırmadı…

Eşimiz, sevdiğimiz, gönül verdiğimiz başını çevirdi öbür tarafa…

Sanayide Ustamız duymadı bizi…

İşyerinde Amirimiz, Müdürümüz…

Sonra oylarımızla sandıkları patlattığımız Vekillerimiz duymadı bizi…

Peşi sıra yürüdüğümüz liderlerimiz duymadı…

Duydun mu dedikçe…

Sağır değiliz her halde diyenler oldu…

Bizim her duydun mu sözümüz ara yerde kayboldu…

Dağlar duydu, taşlar duydu, kuşlar duydu…,

Lakin duydu, duymuştur, duymaması mümkün değil dediklerimiz duymadılar, duymadık dediler…

*****

Patates otuz sekiz kırk lira…

Kuru Soğan kırkı aşmış ellilere dayanmış…

Enflasyon düşmüştü ya hani sıfır virgül doksan dokuza…

Çaya zam, süt ürünlerine zam, ekmeğe ne zaman?

Kırmızı eti unuttu bu insanlar…

Duydun mu rakam?

Gelmedi bir araya iki yakam…

Duydun mu yüzde?

Yandım kavruldum közde…

Duydun mu market?

Ha bir gün de beni fark et…

Duydun mu çarşı?

Niye hep bana karşısın karşı…

Duydun mu Pazar?

Sana değil belli ki bize değdi nazar…

Öyle böyle değil denileninden…

Nazar erdi, nazar değdi topumuza hep birden…

 

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!