Erol Sunat’ın bu yazısı, toplumun içinde bulunduğu ekonomik dar boğazı ve bireylerin ruhsal tükenmişliğini çarpıcı bir dille özetliyor. Metinde enflasyonun yıkıcı etkisi altında ezilen emekliler ve dar gelirlilerin, yetersiz maaşlar karşısındaki çaresiz bekleyişi “harala gürele” tabiriyle tasvir ediliyor. Yazar, sadece maddi imkânsızlıkları değil, aynı zamanda moral bozukluğu ve gelecek kaygısının toplumsal dokuda açtığı derin yaraları da samimi bir serzenişle dile getiriyor. Yaz mevsiminin sıcaklığıyla birleşen bu geçim sıkıntısı, verilen sözlerin tutulmaması ve umutların tükenmesiyle birleşerek karamsar bir tablo oluşturuyor. Nihayetinde kaynak, halkın adalet ve huzur arayışını, geçmişteki güzel günlere duyulan özlemle harmanlayarak aktarıyor.
Hava sıcak…
Manzara, “harala gürele” diye anlatılanından…
Telaşlı, karmaşanın ve kargaşanın bol olduğu durumun ancak harala gürele diye izah edilmeye çalışıldığı bir hâl…
Nasıl anlatalım?
Bu yaz biraz değişik; rüzgâr var, yağmur var, arada serinlik var…
Dolu var… Sel var…
Derdi derde eklemek var…
Çaresizce beklemek var…
Enflasyon var.
Ümitsiz beklentiler var.
Müjde diye ortaya atılan; şundan şu kadar, bundan bu kadar diye öne sürülen laflar var…
Harala gürele bir şeyler işte…
Havanın sıcaklığının yanında…
Kalp var, şeker var, tansiyon var, dahası var, daha da dahası var…
Tanıdıklarımız içinde acile getirilen, hastaneye yatırılan, entübe edilenler var.
***
Bu arada bir harala gürele durumu da bizim maaşlar.
“Entübe edileli çok oldu” diyenden geçilmiyor.
Hatta adı “öldü gitti” maaşı…
Deniyor ki: “Yok canım, o kadar da değil; düşünen çıkar, düşünürler…”
Düşünürler inşallah… Bir hâl çaresi bulurlar inşallah…
Ara zam…
Bir ihtimal…
Seyyanen…
Hadi inşallah…
Maaş baygın, maaş yorgun, maaş bu sefer hakikaten gidici…
Demiştik ya entübe… Zam denen talih kuşu yaklaşmaz ki garibe…
Maaş ele geçmeden, hesaba yatmadan; “Benim halim belli, durumum belli; bir kira etmem; elektriğe, suya, doğal gaza yetmem” demeye çalışıyor…
Hava sıcak, temmuzu bekleyenler daha da bunalacak…
Sonunda ne mi olacak?
Salatalık biraz ucuzlayacak, yanında belki birkaç şey daha…
Çok yağmurlar yağdı, bereket vardı, fiyatlar düştü, enflasyon da haliyle neredeyse çakıldı.
Göstergelere, rakamlara bakıldı… Onca harala gürele yapıldıktan sonra…
Enflasyon düşmesinde ne yapsın?
Düşecek tabii…
Bu lafların ardından neler gelecek artık ezberledik.
Haziran ayının onu… Geçim, çözümsüz konu… Enflasyon, daha çok yansınlar diye kucak kucak zamdan odunlar getiriyor ocağın başına. Bizi yakmaya doyamadı…
***
“Geçen sene pahalı bulduğumuz ne varsa, bu sene fiyatı makul gelmeye başladı, galiba alıştık” diyenler var.
Ağzını bıçak açmayanlar var…
“Kalbim kırık” diyenler var.
“Çarşı pazara inmiyorlar mı, milletin halini görmüyorlar mı?” diyenler var.
Bunun adı için için yanmak…
Basra harap olduktan sonra, “Biz geldik, yetiştik, koşarak geldik, uçarak geldik” demenin bir anlamı olacak mı?
“Daha önceleri neredeydin?” denmeyecek mi?
“Yanarken, kül olurken, feryatlarım arşı tutmuşken; benim değil de kimin yanındaydın?” denmeyecek mi?
Millet az uz yanmadı…
O fena yananlardan geri dönen, geri gelen olmadı…
Kimi pandemiyle, virüsle gitti; kimi depremde, kimi selde, kimi orman yangınlarında…
Geriye kalanlar ya ağır hasta ya entübe ya da “Yarına çıkıp çıkamayacağını Allah bilir” denilenlerden.
Durum vahim… Durum acil…
Ne mi diyor insanımız?
“Mevsim yaz, aylardan haziran; yok şöyle bir kapı gibi ardımda duran…”
***

Moral çok önemli oysa…
Moralimiz nasıl mı?
Sıfır diye izah edilen bir hâlde.
Enflasyonun sıfır virgül diye düşmüş hâline benzer.
Enflasyonun sıfırıyla bizim sıfır, sadece söylem olarak birbirine benzer.
Biz moral olarak sıfırı çoktan tüketmişlere döndük.
Sıfırın şu kadar üstü, şu kadar altı yaklaşımı kâr etmiyor.
Hafakanlar basmış…
Efkâr atkı olup boğazımıza dolanmış. Bize ne dendiyse yalanmış…
Dost dediklerimiz, arkadaş ve hısım akraba dediklerimiz akrepmiş, yılanmış…
Moralimiz bozulunca çatacak yer mi arıyoruz bilmem.
Felek diye yerden yere vurduğumuz bir nesne var…
Elle tutulmaz, gözle görülmez.
“Bizi sevmez, kollamaz, yanımızda olmaz, yanımızda durmaz” dediğimiz.
Ne varsa olumsuz, hepsini sırtına yüklediğimiz.
“Mor sümbüllü bağ mı verdin?” diye intizar ettiğimiz, “Ah felek, zalim felek” diye kahrettiğimiz ondan başkası değil.
***
Hava sıcak, başımızda çözümsüz bir yığın ne olacak… Biz sadece felekle kavgalı değiliz elbet…
Şans var, talih var, kısmet var…
“Ha, bir sefer de bizim yanımızda olsun, yanımızda dursun, gelsin bizi bulsun” diye konuşa konuşa kendimizi yiyip bitirdiğimiz karışık ve karmaşık kucak dolusu mevzular var.
Borç var, harç var…
Kredi kartında limit dolmuş, maaşın ederi, yeteri yalnızca kira…
Gerisini anlatamadı insanlar kimseye…
“Çok yandılar, bakanımız yok, elimizden tutanımız yok, yanımıza gelenimiz yok, halin ne diye soranımız yok” dediler durdular.
Hâlâ da devam ediyorlar…
Teselli babından, bir dizi süslü ve anlamlı laf sıralandı hep.
Güzel lafların karın doyurmadığı, derde derman, yaraya merhem olmadığı da az söylenmedi.
Yaklaştık temmuz ayına…
Temmuz gelecek, dertler bitecek mi?
Keşke…
Yananın daha da yanması temmuzun şanından, çünkü geliyoruz onun yanından…
Temmuzun bizi yüzüstü bıraktığı, dönüp arkasını yürüyüp gittiği, seslensek de duymadığı çok yıllar geçirdik.
***
Bir yandan garip bir halsizlik var üzerimizde. Sokağa çıkacak, camdan bakacak halimiz yok…
Simit alacak paramız bile olup olmadığı meçhul.
Eskiden evdeki bozuk paralar birden fazla simit ederdi. Sadece simide değil, bir bardak çaya da yeterdi. Bozuk paraların da morali sıfırın altında. Bir avuç dolusunu yan yana getir, bir Halk Ekmek ya ediyor ya etmiyor.
Neden bizi kimse dinlemiyor? Neden görmüyor? Neden anlattıklarımızı duymuyor?
Hava sıcak; dayandığımız baston, yaslandığımız duvar belli ki bizi bırakacak.
Ya çakılıp kalacağız toprağa ya da “Hadi bana eyvallah” deyip öbür dünyaya.
Ocak diye, temmuz diye, altı yedi ay sonrası yeni bir ocak ayı diye günü güne, ayları aylara ekleyip hem bekleriz hem oyalanırız hem de acaba dolu bir hayalin peşinde koşar yürürüz ya…
“Ben alacağımı huzur-u mahşere bıraktım” diye çekip gitti birçok dost, arkadaş, yakın, hısım akraba… Ahlarıyla, intizarlarıyla gittiler. Onlar güzel bir hayat yaşayamadılar.
Onca yıllar geçti. Ne bir evleri olabildi ne arabaları…
Ne tatil yüzü gördüler ne emekliliğin keyfini sürdüler. Emekliler hayatta kalabilmek için ek işlerde çalıştılar yıllarca. Sekseninde dahi çalışanlar vardı.
***
Haziran sıcakları gündeme oturdu. Sıcaklarla oldum olası aramız iyi değil.
“Yandım, yanacak kadar…” diyen kim? “Yana yana kül oldum…” diyen kim?
Ortam sıcak… Hava sıcak… Gündem sıcak…
Bir yanda geçim, bir yanda seçim…
Geçim başımızda, seçim söylemleri dilden dile geziyor. Her iki mesele de derin…
Belli ki çok uzaklarda olmayan çözümler gelecek karşımıza.
Tahminler aramadığınız kadar çok. Merkür, Jüpiter, Uranüs açıları; çoktan başladı “şu şöyle olacak, bu böyle olacak” lafları…
Cümle cümle irtibat… Lafları çırp öyle at… Sağa sola taş —pardon laf— fırlat… Tutunmaya ne ip var ne halat… Derdin neyse haydi de anlat…
Geçim sıkıntısı büyük; burnumuzun dibinde, evimizin içinde, mutfağın ortasında karaya vurmuş balık misali çırpınıp duruyor.
Tencerede kaynamıyor aş… Gayret yavaş, adımlar yavaş, dünya karmakarışık, bir türlü bitmez savaş, laf aheste, barış eh işte… Harala gürele bir telaş…
O çok özlediğimiz tatlı telaşlar; aşk ile, şevk ile ayağa kalkışlar, koşmalar, koşuşturmalar görünürde yok.
Neden yok?
Bilen yok…
Bizim de sorup cevabını alamadığımız mesele tam da burası işte…