Mehmet Özkendirci

Zindan

featured

Mehmet Özkendirci’nin “Zindan” adlı manzumesi, parmaklıklar ardındaki bir bireyin derin yalnızlığını, özlemlerini ve içsel hesaplaşmalarını sarsıcı bir dille yansıtmaktadır. Şair, hapis hayatının getirdiği zamansızlık ve mekansızlık hissini işlerken, kaybolan gençliğine ve dış dünyadaki sevdiklerine duyduğu hasreti dile getirir. Metinde, annesinin ziyareti ve ölen dostunun hatırası gibi duygusal anlar, özgürlüğe duyulan açlık ve doğaya olan tutkuyla harmanlanır. Dört duvarın yarattığı ruhsal daralma, renklerin ve hayallerin yardımıyla aşılmaya çalışılarak okuyucuya hüzünlü bir atmosfer sunulur. Yazar, soğuk duvarlar arasında hissettiği kimsesizliği ve hayata tutunma çabasını şiirsel bir üslupla betimler. Sonuç olarak bu metin, fiziksel esaretin ötesinde bir ruhsal özgürlük arayışını ve yaşamın yitirilen güzelliklerine yakılan bir ağıtı temsil eder.

 

Bıktım be yuvarlak dünyada, dört duvar arasında yaşamaktan!

Ne zor şeymiş yokluğunda nefes almak.

Yaşıyor gibi yaşamak.

Ah be dostum, çok erken gittin;

Daha beni yiyecektin!

Şimdi ben kime söyleyeceğim küfürlerimi, şiirlerimi,

Aynur’un küçücük ellerini?

Bazen onunla Güzel Marmara şarabı içerdim;

Kâfirin kızı “bana mısın” demez,

Ben içerken sızardım.

Sonra şarabın hakkını vermediğime kızardım.

Burada saatler hep aynı,

Hepsi de gece yarısı.

Gündüzler çöl sıcağı,

Geceler kutup ayazı…

Rüyalarım bile prangalıydı sanki.

Dün ilk kez annem ziyaretime geldi;

Parmak köfte ve karnıyarıkla…

Yemesem bile kokusu yetti.

Sonra bir elinde balık yağı, diğerinde portakal suyuyla babam geldi.

Bu defa para almadan içtim;

Sanki cennet şarabı gibi geldi.

Tekrar çektim geceyi üzerime,

Bekledim “gün doğmaz odama gelirler” diye;

Kimse gelmedi.

Sahi, benim bir sevdiğim yok muydu?

Yoksa hayallerim kadar çok muydu?

Of of, yine efkârlandım; bir sigara yakacağım.

İyi de ben sigara sevmem ki,

Nasıl efkâr dağıtacağım?

Şimdi kafama taktığım şeye bak!

Yaşamadıklarımız yaşadıklarımızdan fazla olunca,

Yıllar nasıl hesaplanır acaba?

Bıktım sessiz, nefessiz, en çok da kimsesiz yaşamaktan…

Oysa isteklerim çok şeyler değildi…

Mesela; sol avucumdan taşan bir avuç gökyüzü, tavandaki çatlaktan…

Rengârenk bulutlar arasında gökkuşağının sekizinci rengi olsam,

Sonra bir uçurtmanın kuyruğuna takılıp uçsam, uçsam, uçsam…

Yere hiç konmasam.

Sağ avucuma da bir bahçe sığdırsam duvardaki delikten,

Avuç avuç sular içsem önümdeki nehirden…

Tüm meyveler dallarından yerlere sarksa,

Begonviller, güller, laleler… Tüm çiçekler birbirleriyle yarışsa;

Kurt kuzuyla kardeş olsa…

Bülbül sesinden vazgeçtim,

Kargaya fitim;

Yalanım varsa şerefsizim!

Keşke can dostum ölmeseydin,

Ayakkabılarımı kemirirken beni güldürseydin.

Kendi kendime gülsem biliyorum “deli” diyecekler;

İyi de ben daha delirmedim mi?

Burada zamanlar içinde zamansızım,

Mekânlar içinde mekânsızım,

Dibine kadar yalnızım…

Burada bütün duvarlar kör, bütün duvarlar sağır;

Allah’ını seversen susma,

Küfret, bağır, bağır, bağır!

Kim demiş “yıldızlar en çok geceleri daha iyi parlar” diye?

Kim söktü benim yıldızlarımı?

Söyleyin, geri taksın;

Kızmam, Allah canımı alsın.

Bıktım yahu bu olmayacak dualarıma “amin” demekten!

Bıktım yılgın, yorgun omuzlarıma dünyayı almaktan;

Oysa yoruluyor insan, kendini yıllarca taşımaktan.

Bir çocuk gülüşünü özledim,

Sokaklarda elbise askısı gibi dolaşan insanları…

İnsan sevmediklerini bile özler mi?

Özlüyorum, şerefsizim!

Bir sese, bir nefese o kadar hasretim…

Hadi be, kalk ihtiyar!

Sana çok diyeceklerim var.

Mesela; ben eskiden şairdim,

Hep güzelliklerden, özgürlüklerden yazardım.

Şimdi zindanlarda kalan benim,

Oysa yıldızlara değerdi uzansaydı ellerim.

Şimdi umudum yok her şeyden;

Benden önce terk etmiş

Aşklarım, öfkelerim, şiirlerim…

Dünya telaşına beş dakika ara versin,

Selda, “Anne Ben Geldim” şarkısını söylesin.

Rüzgâr gibi geçen ömrümüzün bir anıymış gençlik;

Anlamadan nasıl geldik, nasıl geçtik…

Hafta araları bir tas çorbaya bir ekmek doğrardık,

Hafta sonları kızlara kuyruğu dik tutardık.

Sahi, şimdi nerede onlar?

Hacı Fettah Mahallesi’nin Kara Bilyası Mehmet kadar uzaktalar.

Zamanım yok, bilmiyorum ne kadar uzaktayım;

Sanki akrepler yelkovanları sokmuş, zaman durmuş.

Sağım, solum, içim, dışım senle dolmuş.

Mesela bu günlerde sen olsan,

Pencereme gün vursa, bir de yatağım sen koksa…

Başka bir şey olmasa.

Şimdi ne pencerem var ne yatağım;

Kokun bile ucuz parfümler gibi

Uçtu, gitti…

Üstüme üstüme gelmeyin kocaman kocaman yıllar!

“İçimde küçücük bir çocuk var” derdim;

Artık yıllar değil, duvarlar geliyor üzerime.

Üstelik bir mengenenin ucundayım,

Zor nefes almaktayım.

Hep derdim ya:

“Ben her nefes alışımda seni hatırlarım,

Sen de son nefes verişinde beni hatırla…”

Tövbe, dilim lal olsun!

Sen yaşa be gülüm, ben her gün ölürüm.

Kalmışsa bu can bu tende,

Helal, helal, helal olsun…

Şimdi nereden çıktı bu ölüm?

Ben çoktan ölmedim mi?

Ölmeden delirmedim mi?

Hem burası neresi, ben kimim?

Hatırlar mısın bilmem,

Bir gün yaşımı sormuştun;

“Senden sonrası kadar” demiştim.

Yüzün kızarıp başını öne eğmiştir;

İşte ben seni en çok o gün sevmiştim.

En çok ellerim üşüyor, ellerim bu zindanda;

Oysa bir bakışın yeterdi beni cayır cayır yakmaya.

Hadi, duvardaki delikten bak;

Söz veriyorum üşümem bir daha,

Yeter ki sen yak.

Yalnızlık mı üşütüyor,

Yalnız insan mı üşüyor?

Pazarları görüşme günüm olsa,

Bir karış pencereme bülbül konsa;

O söylese ben dinlesem,

Ben söylesem o dinlese…

Anlamasak da dilimizden,

Değil mi feryatlarımız gönülden?

Her gelişinde gülün kokusu üzerime sinsin,

Bir nefes çekeyim içime, bin bahar girsin…

Hatırlar mısın bilmem,

Son günümüzdü; inceden bir yağmur yağıyordu.

Ben sana, sen yere baktın;

Oysa ellerinden tutup, gözlerine bakarak şiirler okuyacaktım, olmadı.

O günden sonra ne yağmurlar dindi,

Ne boyun büküşün gözlerimden gitti…

Hep zindanlarda değildi hayatım;

Ben de sizlerle yıllarca aynı gökyüzünde aynı havayı kokladım.

Sevdim, sevdalandım;

Ama siz içimdeki volkanları ne duydunuz ne gördünüz,

Sanki birer ölüydünüz.

Şimdi hiç olmadığım kadar yalnızım,

Pas tutmuş çoktan yürek sızım…

………

Bir ses duydum, siz de duydunuz mu?

Yalnızlığın sesleri bunlar,

Yalnızlar duyar.

Sesler çoğalıp sesler büyüyor,

Damarlarım buz tutmuş, tüm bedenim üşüyor.

Duvarlarım yıkılıyor,

Çöküyor tavanım.

Yıllarca zindanlarımda hapsolmuş beyazlarım, mavilerim, yeşillerim;

Binbir tonuyla tüm renklerim…

Bekleyin, ben geliyorum!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!