Roza Kurban
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Başkurt Türkleri – 3

Başkurt Türkleri – 3

featured
0
Paylaş

Sunulan köşe yazısı, Başkurt Türkleri arasındaki kadim inanç sistemlerini, doğaüstü varlıklara bakış açılarını ve geleneksel tedavi yöntemlerini kapsamlı bir şekilde ele almaktadır. Başkurtların doğadaki her varlığın bir ruhu olduğuna dair inançları, kutsal sayılan dağlara sunulan adaklar ve ağaçlara bağlanan dilek bezleri üzerinden açıklanmaktadır. Hastalıkların canlı yaratıklar veya şeytani varlıklar olarak görülmesi sebebiyle, şifacıların ve şamanların uyguladığı kurban kesme, dua okuma ve muska kullanımı gibi çeşitli korunma ritüellerine değinilmektedir. Ayrıca metin, İslamiyet ile eski Türk inanışlarının bir arada yaşadığı kültürel sentezi, Zeki Velidi Togan gibi önemli şahsiyetlerin anılarıyla somutlaştırmaktadır. Son olarak, toplumsal yaşamda büyük önem taşıyan nazar inancı ve bu olumsuz enerjiden korunmak için nesnelere uygulanan pratik yöntemler detaylandırılmaktadır.

 

Başkurt Türkleri, eski zamanlarda gök cisimleri ve doğa olayları dışında var olan her şeyin canlı olduğunu sanmışlardır. İbni Fadlan’ın da yazdığı gibi Başkurtlar her şeyin kendi ilâhı olduğuna inanmışlardır. Dağ ilâhı, mağara ilâhı, ev ilâhı, orman ilâhı, su ilâhı bunlardan bazılarıdır. Bununla ilgili Başkurtlar bazı dağ ve mağaraları kutsal saymışlardır. S.İ. Rudenko, Güney Ural’daki Masim Dağı’nda (Masim Tau) dağ tepesine çıkan insanlara rastladığını ve bu insanların *“dağ ilâhı”*na bağışlanan hayratları gördüğünü yazmış ve sözlerine şöyle devam etmiştir: “Hayratlar çoğu zaman ya bakır paralar, kadın göğüslüklerindeki kalay ve gümüş süsler veya son olarak ağaca, kayalar arasına sokulan değneğe bağlanmış kumaş parçalarıydı (séprek). Göç yerlerinin yanı başında bulunan Kırktı sıradağları, Ural sıradağlarının tepesinde ben, baştan başa kumaş parçası bağlanıp örtünmüş fidanlara rastladım. Diğer uruk ve köye kocaya varan kadınlardan biri göç yerlerine konuk olarak geldiğinde veya yeni evli kadını uğurlarken, göç yerine en yakın olan dağın-ormanın açık yerinde oyunlar, danslar yapılmıştır. Giderken onlar fidana (akağaç fidanına) kumaş parçası bağlamışlar. Onların söylediklerine göre, genç kızlar kumaşı fal açma gerekçesiyle bağlamışlar; eğer kumaş parçası gelecek yaza kadar asılı kalacaksa, o kız gelecek yıl evlenecekmiş. Kadınlar ise sadece anne baba dağını ziyaret hatırası için kumaş parçası bağlamışlardır.

Bu bez parçalarının bağlanması ve yukarıda görülen hayratlar dağa tapmanın kalıntıları denilebilir. Dağın ruhuna yani onun ilâhına saygı gösterilmiş, nezirler yerine getirilmiştir. Aksi halde dağ ruhu intikam alacakmış”. (Rudenko 2001: 380). Söz konusu olan ağaçlara bez parçası bağlama yalnız Başkurt Türklerine özgü değildir, diğer Türk boylarında da mevcuttur. Bu tür dilek ağaçlarını günümüzde de görmek mümkündür.

Başkurt Türkleri, şeytanların çocuklarını çaldığına inanmışlardır. Şeytanlar, çocuğun yerine öcü koyarlarmış. Şeytanlara karşı tedbir olarak Başkurtlar beşiğin başucuna çocuğun yünle yuvarlanmış oğulcuk saçlarını, ayı dişini veya ayı tırnağını, deri veya kumaşa dikilmiş Kuran’dan ayetler ve dualar yazılı muska (bétéü) takmışlardır.

Başkurt Türkleri, hastalıkların canlı bir yaratık olduğuna inanmışlardır. Hastalık, bazen insan, bazen hayvan, bazen kuş kılığında olurmuş. Örneğin, “Kuzeybatı Başkurtlarının hikâyelerinde, sıtma hastalığını başında vaşak şapkalı insan kılığında; genelde hastalıkları hayvan kılığında, çoğu zaman saksağan kılığında algılamışlardır. Bazı hastalıklar insanın içine yerleşirmiş”. (Rudenko 2001: 390–391). Başkurt Türklerinin hastalıkları tedavi yöntemleri de oldukça değişik ve ilginçtir.

Hastalıklardan korunmak ve kurtulmak amacıyla Başkurtlar, çocuklarının boynuna beşiklerde olduğu gibi muska, ayı tırnağı ve ayı dişi takmışlardır. Başkurtlarda, hastalığı gönderen şeytanın veya insan kılığına giren hastalığın merhametine dayanan tedavi yöntemleri de oldukça yaygındır.

Hastaları otçu ve üfürükçüler tedavi etmiştir. Otçular, hastalığın bulaştığı yeri tespit edip hastalığa yarma, et veya yemek götürüp bırakmışlardır. Şeytanı öfkelendirmekten, hastalığı kendine bulaştırmaktan korktuklarından yemek dolusu çanaklara kimse dokunmamıştır.

Rudenko, hastalık ile ilgili araştırmalarından birisi de şöyledir: “Küçük 4–5 yaşındaki çocuğun, kırdan veya ormandan evine ağlaya ağlaya koşarak geldiği, sonra ise hastalandığı görülmüştür. İşte o zaman çocuğun annesi çocuğun gömleğini çıkartmış ve bu gömleği ‘onu bırak, onunla oynama’ diyerek çocuğun etrafında birkaç kez gezdirmiş, sonra bu gömleği bir yol kavşağına bırakmıştır. Hastalığın kendine bulaşması korkusuyla böyle gömleğe kimse dokunmamıştır,” (Rudenko 2001: 392).

Başkurt Türklerine göre, hastalık pisliğin atıldığı “kötü” yerde yaşarmış. Üfürükçüler, hastayı tedavi etmek için hastalığın barındığı yere yumurta, iğne, giysi bırakmış ve kimseyle konuşmadan başka bir yolla dönmüştür.

Sıtma hastalığı Başkurtlar tarafından bir yaratık olarak algılanmış ve bu hastalığın tedavisi de farklı olmuştur: “Hasta aç kalarak veya birkaç gün bir şey yemeden, içinde lapa veya herhangi bir yiyecek bulunan çanağı alıp kıra veya nehrin ötesine gitmiş; burada sıtma hastalığı yesin diye, çanağın ağzını açıp bırakmış, hasta doğru evine kaçmış. Sıtmaya tekrar yakalanmamak ve izini kaybettirmek için hasta ırmağı yürüyerek geçmiş. Eğer hasta nehri geçit yerinden, köprüden geçmişse, sıtma yeniden kendisini bulmasın diye, herhangi bir yere koşmuş ve üç gün kendi evine dönmemiş. Yer yer sıtmayı ürkütüp kaçırmak için hastayı yıldırım düşen ağacın dumanı ile tütsülemişler”. (Rudenko 2001: 392). Sıtma hastalığından söz açılmışken, bu hastalığın XX. yüzyıl başlarında da Şamanlar tarafından tedavi edildiğini Zeki Velidi Togan’dan öğreniyoruz.

Togan, milli mücadele yıllarında Buhara’da sıtmaya yakalandığını ve nasıl tedavi edildiğini “Hatıralar” adlı kitabında şöyle kaleme almıştır: “Burada ben müthiş bir sıtmaya tutulmuştum. Bu bende Buhara’dan beri vardı. Hükümet azasından Abdülhamit Arifov kinin getirmişti. O da kulaklarıma kötü tesir ediyordu. Bir gün dediler ki: ‘Yakında Aq-car ismindeki köyde çok tecrübeli bir bakhşı, yani Şaman var. Ona tedavi ettirelim.’ Ben de çarnaçar razı oldum. Bakhşıya haber verdiler. Köyüne gittik. Meğerki bunlar Qarlıqlardanmış. O bir gün hazırlığını görecekmiş. İkinci günü akşam gittik. Bir Özbek çadırı içinde büyük bir ateş yakılmıştı. Kapkara sakallı 40 yaşlarında görünen sağlam yapılı bakhşı normal bir insan sıfatıyla çay içip konuştuktan sonra arkadaşlarıyla bir daire yaptı. Elinde düngur denilen davulu çalarak Şamanî şarkılarını söyleyerek dönmeye başladı. Başkaları da dönüyorlardı. Bu merasim uzun sürünce bakhşı bana geldi: ‘Sen bize inanmıyorsun, ruhlar gelmiyor. Okumayı tatil edelim,’ dedi.

Ben de, ‘Aman tatil etme, ben inanırım,’ dedim. Yine bir müddet döndüler. Çaldılar, şarkı söylediler. Nihayet bunlardan biri vecde geldi. Ağızlarından beyaz köpükler çıktı ve kendisini kaybetti. Onu bir kenara çıkarıp yatırdılar. Böylece birkaç kişi vecde geldikten sonra nihayet bakhşının kendisi de vecde geldi. Orada hazır bir demir kürek vardı. Onu yanan ateşe koymuşlardı. Bir ağaç sap sokarak bakhşı küreği kaldırdı. Ağaç saplar yanmaya başladı. Ağzına su alıp küreğe püskürdü. Ateşten sıçrayan su tanecikleri yüzüme geliyor ve beni yakıyordu. ‘Korkma, korkma, iyidir,’ dediler. Nihayet o bakhşı ateşte yanan bu demir küreği dişleriyle ağzına aldı. Birkaç defa etrafımda bu şekilde dolaştı, tekrar ateşe attı. Bu arada bakhşıya her taraftan sualler soruluyordu. Benim iyi olacağımı söyledi. Emirin muvaffak olup olmayacağını sordular. Ona müspet cevap vermedi. Daha bazı siyasî sualler sordular. Nihayet o kendine geldi. Bana da ‘Artık iyileşeceksin, ilâç filan almayın,’ dedi. Ağzına yanmış küreği aldığı halde siyah bıyıkları yanmamıştı. Ateşin sahte olmadığını da sıçrayıp yüzüme kadar gelen su damlacıklarından biliyorum. İşte bu suretle hayatımda ilk defa olarak hakiki bir Şaman ayinini görmüş oldum. Gerçi küçüklüğümde de böyle bir hastalığımı bizde “bağuçı” denilen bakhşı tedavi etmişti. Fakat o ayin yapmamıştı ve böyle kerametler de göstermemişti. Bundan sonra kinin almadım ve sıtmayı hissetmedim. Bu zat dolandırıcı olmayıp hakiki bakhşı sayılıyormuş. Hiçbir ücret veyahut hediye kabul etmedi”.

(Togan 1999: 342–343). Zeki Velidi Togan’ın da anılarından görüldüğü üzere eskiden Başkurt Türkleri arasında bulunan ‘bağuçı’ XX. yüzyıl başlarında Özbekler arasında ‘bakhşı’ adıyla tedavilerine devam etmiştir. Başkurt Türklerinden olan Togan’ın gençlik yıllarında zatürree hastalığına yakalanması ile ilgili bir anısını burada paylaşmak yerindedir: “Nügüş nehrinde çırağ ile ve çatalla yapılan gece balık avcılığında kendimi fena halde üşüttüm. Zatürree olmasın diye korkuldu, yaylayı bırakıp bir arabada yastıklar üzerinde köye döndüm. Bir ay belki de daha fazla hasta yattım. Babam bir Müslüman âlimi olduğu hâlde, annemin Ayneddin isminde bir **‘bağuçı (yani baqşı, Şaman)’**yı çağırarak o usulde tedavi ettirmesine müsamaha gösterdi”. (Togan 1999: 57). Zeki Velidi’nin bu anısı XX. yüzyıl başında Ural bölgesi Başkurtları arasında hem Müslümanlık hem de Şamanlığın bir arada hoşgörü içinde varlığını sürdürdüğünün bir örneğidir.

Başkurt Türkleri arasında yaygın olan diğer tedavi yöntemi ise kurban verme şeklindedir. Kurban olarak genelde horoz veya kaz kullanılmıştır. Ural bölgesinin birçok yerinde, bilhassa Kara-Kıpçak Başkurtlarda sık rastlanan bu tedavi şu şekilde uygulanmıştır: otçu kumaştan erkek ve kadın olmak üzere iki tane kukla yapmış ve bu kuklaları bir kovanın içine yerleştirmiştir. Kovaya biraz ekmek ve lapa konulmuştur. Otçu canlı horozu alıp hastanın etrafında dönerek üfleyip hastalığı kovmuştur. Bu işlemleri sırasında otçu tek başına hastalıkla başa çıkamadığından ona bir delikanlı yardım etmiştir. Daha sonra horoz kesilip kuklaların bulunduğu kovaya yerleştirilmiş ve otçu önceden hazır bulunan ata binerek hastalık bulunan bu kovayı evden 3 kilometre uzaklıktaki bir yere bırakmış ve kendisi başka bir yolu takip ederek eve dönmüştür.

Otçular dışında hastalık tedavisi ile üfürükçüler ve mollalar da uğraşmıştır. Üfürükçü ve mollaların tedavi yöntemlerinde pek bir fark olmamıştır. Üfürükçüler genelde hastalığı korkutarak çıkarma yöntemini kullanmışlarsa, mollalar daha çok Kuran okuma ve kurban kesme yoluyla hastalığı tedavi etmiştir. Kurban olarak genelde koyun kesilmiş, kurbanlık hayvanın derisini molla almış, etini hazır bulunanlar yemiştir.

Başkurt Türklerinin kurban kesme geleneğine değinen Rudenko ek olarak şunları yazmıştır: “Başkurtlar sadece hasta için değil, şeriatın emri gereği Kurban Bayramı’nda da çok kurban kesmişlerdir. Başkurtlar bunun dışında putperestlik temeline dayanan kurban kesmeyi de çok yapmışlardır. İ.G. Géorgi’nin anlattığına göre, Başkurtlar ‘herhangi bir bayramda kurban keserler, haşlanmış eti güneş karşısına konulan alet (kaştak) üzerine yerleştirirler. İşte bu sırada ibadet ve başka şeyler yaparlar. Onların yaptıklarının hepsi Şamanlarınki gibiydi’. Perm Başkurtları hakkında N.S. Popov şöyle yazmıştır: ‘Onların törenlerinde putperestliğe ve Şamanlığa benzer bir şeyler ayırt ediliyor’. Ben kendim şöyle bir olaya tanık olmuştum: Şeytan Kudéy bölgesindeki Başkurtlar, Allah yağmur yağdırsın diye, kırda deve kesmişlerdi. Bu kurban kesme mollanın huzurunda yapılmıştı. Télek (dilek) olarak bilinen benzeri kurban kesmeler Başkurdistan’ın başka yerlerinde de, Tabın ve Yurmatınlarda da görülmüştür”. (Rudenko 2001: 395–396). Söz konusu olan yağmur duasına çıkmak Türk boyları arasında bugün de gözlemlenmektedir.

Başkurt Türkleri, belli kimselerde bulunduğuna inanılan, insanlara, özellikle çocuklara, evcil hayvanlara, eve, mala mülke, hatta cansız nesnelere de zarar veren nazara karşı da çeşitli korunma yöntemleri geliştirmiştir. Çocukların giysilerine beyaz kaz tüyü, sedef düğmeleri takan Başkurtlar, kötü gözün bu nesneler üzerine düşerek gücünü kaybettiğine inanmışlardır. “At nazardan mürt olmuş”, “ağaç nazardan kurumuş” şeklindeki tabirler Başkurtların hayvan ve ağaçları da nazardan koruma yollarını aramaya yönlendirmiştir. Örneğin, atların kuyruğuna veya yelesine parlak kumaş bağlama, arı kovanlarının alt kısmını parlak renkli boyalarla boyama, arı kovanına kumaş parçası bağlama bunlardan bazılarıdır.

Başkurtların, Şamanlığa bağlı olarak insan yaşamına karışan doğaüstü güçleri kontrol edebildiklerini göstermek için oldukça çaba harcadıklarını görmek mümkündür. Av başarısız gibi göründüğünde av hayvanlarını bulmak, kötü ruhları uzaklaştırmak, havaların iyi gitmesini sağlamak, hastalıkları çeşitli yollarla iyileştirmek bunların arasında yer almaktadır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!