Mehmet Edip Ören
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Sandıktaki Radyodan Çileli Yollara: Bir Bayram Nostaljisi

Sandıktaki Radyodan Çileli Yollara: Bir Bayram Nostaljisi

featured
0
Paylaş

Yazar Mehmet Edip Ören, kaleme aldığı bu metinde Ramazan Bayramı ve Nevruz’un birleştiği özel bir günde okurlarını geçmişe uzanan bir nostalji yolculuğuna çıkarıyor. Günümüzün dijital imkanlarından uzak olunan eski yıllarda, tehlikeli yollarda yapılan seyahatlerin ve bir telefon hattına sahip olabilmek için beklenen uzun kuyrukların zorluklarını samimiyetle paylaşıyor. Ailelerin bir ses duyabilmek adına gösterdiği sabır, o dönemde telefon ve radyonun sadece teknolojik birer araç değil, aynı zamanda büyük bir prestij göstergesi olduğunu kanıtlıyor. Evlerin başköşesinde duran dantelli radyolar ve bu cihazlar etrafında toplanan hane halkının paylaştığı ortak heyecanlar, dönemin toplumsal hafızasını yansıtıyor. Metin, teknolojinin henüz bu kadar hızlı olmadığı zamanlarda kurulan insani bağların ve çekilen zahmetlerin ardındaki o buruk ama tatlı hatıraları ustalıkla özetliyor. Sonuç olarak yazar, modern dünyanın konforuna karşın eski bayramların ve geleneksel değerlerin ruhunu yeniden canlandırıyor.

 

Bugün çifte bayram kutluyoruz. Manevi açıdan en büyük bayramımız olan Ramazan Bayramı bir yanda; diğer yanda Türk dünyasının maddi en büyük bayramı Nevruz… Herkesin bu çok müstesna iki bayramını da gönülden kutluyorum.

Hepinize merhabalar olsun. Türkiye birden büyüktür

Sadık okuyucularım mutlaka tahmin etmiştir. Bu kutsal bayramlarda, siyasetin çirkefine bulaşmadan size güzel şeyler yazmak isterim.

Gene aynı duygularla yüklü ve kararlıyım… Bu çerçevede, hafızalarınızın derinliklerini kazıyarak hepinize buruk tebessümler ettirme niyetindeyiz.

Kısaca klasikleşen nostalji seyahatimize başlayalım mı?

Şu an elimizde olan, neredeyse her işimizi yaptığımız telefon, çocukluğumuzda ve gençliğimizde ne durumda idi?

Evliliğimin ilk yıllarında, tatile gittiğimizde “Salimen geldik” diyebilmek için saatlerce sırada beklerdik.

Ben gene şanslı kimseler arasındaydım; çünkü “Basın Kartım” sayesinde öncelikli olarak, başkalarının yarısı kadar zamanda görüşmelerimi gerçekleştirdim.

Diğer bekleyenlerin hiç de iyi olmayan bakışları arasında, ailelerimize haber verebilirdik.

Bunun ne önemi olduğunu şu an yaşayanlara anlatmak çok zordur. O zamanki yollar dar ve kalitesizdi.

Biraz süratlenseniz önünüze çıkacak çukur için fren yapmak zorunda kalırdınız… Ankara-Polatlı arası, çift yönlü, banketi olmayan bir yoldu.

Birinci vitese düşmüş, önündeki kamyonları sollamak için hatalı sollama yapan otobüslerden sakınmak hakikaten ustalık isterdi… İstanbul’a giderken kullanılan E-5 ise “ölüm yolu” olarak adlandırılırdı.

Kargasekmezler, Azaphane Deresi, Bolu Dağı vesaire acemiliği asla affetmezdi… İşte bu yüzden aileler mutlaka sağlık haberi beklerdi… Evinde telefon olanlar, toplumun çok farklı yerindeydi.

“Telefonum şu” dediğimizde muhatabımız durur, sizi tepeden aşağı inceler ve de saygı duyardı.

15-20 sene sıra bekleyenler var idi. Çocuk yeni doğduğunda müracaat edilir, sıraya girilirdi.

Evlilik çağında hattı bağlananlar mutlu olurdu… Rahmetli Halit Kıvanç’ın “Telesafir” olarak adlandırdığı kimseler, “Telefosafir” olarak evimizden eksik olmazlardı… Arayanlardan hiçbir zaman para talebimiz olmadı; zaten Basın Tercih hattı %50 daha ucuz faturalandırılırdı…

Telefonun elektronik açıdan kardeşi konumundaki ikinci sistem radyo idi. Radyo, adeta evin en prestijli mobilyası idi.

Neredeyse bir sandık hacmindeki bu eşya, üzerindeki dantel ile evimizin en iyi yerinde her daim bizi izlerdi.

Gel gör ki biz onu ancak akşam, babamız eve geldiğinde dinleyebilirdik.

Saat yedideki Ajans Saati en ayrıcalıklı, kimsenin nefes almaya bile çekindiği zaman dilimiydi.

Kimse sesini çıkaramaz, ara sıra babamız kısa yorumlar yapardı. Bizim okulda olduğumuz zamanlar, annemiz “Arkası Yarın” programını takip ederdi.

Seyretmesek bile komşular arasındaki konuşmalardan az çok duruma vakıf olurduk… Bir bankanın hazırladığı “Evet mi, Hayır mı?” adlı program, herkesin haykırışları arasında seyredilirdi.

Rahmetli Orhan Boran ve Yüki adlı program çocukların sevgilisi idi… Tevfik Gelenbe’nin canlandırdığı “Nurcihan Kalfa’yı” da unutmayalım.

Kendine has konuşması ve pratik zekasıyla hepimizin gönlüne taht kurmuştu… Bir de yemek sonrası “Mikrofon 13” diye polisiye bir dizi vardı.

Hangi akşam yayınlandığını unuttum. Bir zamanların “Komiser Kolombo”su gibi olay aydınlatılırdı… Delillerle hırsız, katil vesaire kim diye açıklanmadan önce ara verilir, merak had safhaya çıkarılır, sonra da gerekçesiyle birlikte söylenirdi.

Bu programı seyretmek aldığımız notlara bağlı idi. Zayıfımız varsa içeri odaya geçer ders çalışırdık; yok notlar iyi ise radyo dibinde yerimizi alırdık… Kısaca radyo çok önemli idi.

Hele hele araç radyolarının kıymetine sual olunmazdı. Hırsızların öncelikli çaldıkları şeydi. Mercedes’i olan bir komşumuz yeri göğü yıkıyordu.

Hırsızlar radyoyu sökemeyince göğsü parçalamışlardı. Radyonun on misli zarar oluşmuştu.

Adam, “Bunu yapacaklarına radyoyu isteselerdi verirdim” diye köpürüyordu… Sonra kızaklı sistem oluştu.

Herkes eve girerken radyosunu kızağından çıkarıp evine götürüyordu… Ertesi sabah tekrar takarak hareket ediyordu… Babamız açtığında ses gelmiyorsa o gün kayıp gündü.

Sabah tamirciye gidilirdi. Genelde lamba yandığından hemen değiştirilir, evdeki müstesna yerini alırdı… Sonraları başında tüylü şapkaları ve ellerinde yeri göğü inleten radyolarıyla “Alamancılar” türedi.

Bu, sandık radyo devrinin bittiğini, yerini daha az hacimli transistörlülerin geldiğinin habercisiydi… Anlatacak daha çok şey var ama yer yok.

En iyisi burada kesip yarınki nostalji yazımıza hazırlanalım.

Hepinizin Mübarek Ramazan Bayramı’nı en içten dileklerimle kutluyorum. Allah’a emanet olun. Hoşça kalınız…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!