Yazar Mehmet Edip Ören, Türkiye’nin mevcut ekonomik düzenini ve siyasi atmosferini eleştirel bir perspektifle ele almaktadır. Metinde, gıda fiyatlarındaki aşırı artışın lojistik maliyetlerle açıklanamayacağı savunulurken, çözüm olarak geçmişteki tarım kentleri ve köy-kent projelerinin modern revizyonlarla hayata geçirilmesi önerilmektedir. Siyasi iktidarın ithalat politikaları ve fırsat eşitsizliği üzerinden sorgulandığı yazıda, toplumun farklı kesimlerinin yaşadığı geçim sıkıntısına dikkat çekilmektedir. Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı nezdindeki ideolojik tartışmalar ve işçi hakları arayışları gibi güncel toplumsal meselelere değinilmektedir. Yazar, yerli üretimi canlandıracak jeotermal enerji gibi kaynakların kullanımını teşvik ederek dışa bağımlılıktan kurtulmanın yollarını aramaktadır. Sonuç olarak kaynak, Türkiye’nin kalkınma modelinin rant ekonomisinden üretime dayalı bir yapıya dönüştürülmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Nisan’ın derinliklerinden çıkıp, Mayıs’ın aydınlıklarına vardık. Dün 1 Mayıs‘tı. İsterseniz bahar, isterseniz emeğin bayramı deyin, ne derseniz deyiverin, hepinizin bayramı kutlu olsun. Hepinize merhabalar.
Türkiye birden büyüyor. J.F. Kennedy döneminde, Türkiye’nin adı Küçük Amerika‘ya çıkmıştı. Fırsatlar ülkesi ABD’nin bize bu şekilde yansıması, o devirlerde ne kadar ileri görüşlü kimselerin olduğunun bir ispatı olarak karşımıza çıkıyor. Bir belediye çalışanı iken hakkında iftiralar (!) atılan Milyarali’nin şu an gemilerinin ve Hollanda’daki şirketlerinin sayısını bilmemesi bir yana, en son Türkiye’ye et ithalatını yapanın AKP gençlik kolları çalışanı 20 yaşında bir evladımız oluşu bize bahsedilen tezleri ispatlıyor. Bu durumda, insanoğlu doğal olarak pazarlarda çürük toplayan kimselere hayıflanıyor. Yahu, kendinizi acındıracağınıza siz de gidip Hollanda’dan peynir ithal edin. İnanın, kazancınızın ufak bir kısmını aleni veya gizli bağış yaparsanız hakkınızda konuşulacaklara ivedilikle erişim yasağı gelir.
Akaryakıt ve nakliye zamları, suni fiyat artışlarının yegâne sebebi olarak lanse edilir. Peki durum öyle mi, bakalım. Birkaç kere hesap yapmıştık ama daha çok anlaşılması için tekrarda fayda var. 20 tonluk bir kamyonun, litresi 75 lira olduğu farz edilen mazotu kullandığı ve de dönüşünde yük almadığı varsayımıyla hareket edecek olursak masrafı 75 bin lira olarak biliniyor. Yani kilo başına 3.75 TL. Diyelim ki akaryakıta gelecek yeni zamlarla masraf 100 bine çıktı. Bu durumda kg başına fiyat/maliyet 5 TL’ye çıkar. Yani 1.75 TL’lik bir artış mevzu bahistir. Bu durumda, savaş-kriz öncesi 50-60 lira bandında satılan domatesin birdenbire 150-200 TL’ye çıkışını nasıl akaryakıt giderlerine bağlayabilirsiniz? Bu olmayan gerekçeli soygunu önlemenin çaresi nedir? Bir zamanlar Alparslan Türkeş’in kaleme aldığı Dokuz Işık Doktrini’nde bahsi geçen tarım kentleridir. Daha sonraları Sn. Bülent Ecevit olaya köy-kentler olarak yaklaşmıştır. Bu sistemin ufak tefek revizyonlarla işler hale gelmesi sağlanmalıdır. Benim aklıma gelenleri söyleyeceğim. İlmî derin kimselerin daha ileri götüreceğinden de eminim. Ülkenin birçok yerinde işletmeye değmeyecek ama yüzlerce seraya yetecek jeotermal kaynaklar var. Ağrı’da kış ortasında domates yetiştirildiği dikkate alındığında, bunların her biri işletmeye, etrafları da bir nahiye (belde) hacminde yerleşime ve imara açılırsa neredeyse sıfır masraf büyük verimler elde edilebilir. Jeotermal’in olmadığı, rüzgârın veya güneşin bol olduğu yerlerde de bunlardan istifade edilebilir. Kurulacak yeni yerler, modern ve depreme dayanıklı inşa edildiğinde birçok problem kendiliğinden çözülmüş olur. Dört-beş köyün birleşerek oluşturacağı yeni yerlere, isterseniz tarım kentleri, isterseniz köy-kent deyin fark etmez. Buralardaki üretimin atık malzemeleri uygun miktarda hayvan beslemek için yeterli olacağından dışarıdan saman ithal etmeye de lüzum olmaz. Bunun gibi on binlerce tesis hayvancılığı da sıçratır, AKP’li kişilerin ithalatla uğraşmalarına da gerek kalmaz. Birçok vakıfta, bağış makbuzu kesmekten helak olmaz.

Geçtiğimiz günlerde MEB Bakanı‘yla ilgili ilginç gelişmeler yaşandı. Atatürk’e mektup yarışmasına izin vermeyen, bunu da mevzuata bağlayarak “Benim aleyhte bir şey söylediğimi duyan var mı?” gibi laflar sarf eden Yasef, Atatürk düşmanlığıyla öne çıkan bir salata malzemesinin kitap-imza gününe gitti, kişi ve kitapla poz verdi. O kitabın kapağında Atatürk’ü Koruma Kanunu’ndan şikâyet ediliyor ve de kaldırılması isteniyor. Peki sorarım hepinize; M. K. Atatürk ne idi… Evet cumhurbaşkanı idi. Peki bu ülkenin yarısı neden yargılanıyor… Cumhurbaşkanına hakaretten. Demek ki ilk önce mevcudu koruyanı değiştirelim, sonrası Allah kerim. Ne dersiniz uygun değil mi?
Alıştık herhalde final çeşitlemeye. Ankara-Kurtuluş Parkı, sömürülen işçilerin hak arama platformuna dönüştü. Onların bu şanlı eylemlerinin arkasındayız. Haklarını söke söke alacaklarına da eminiz. Bu kardeşlerimiz orada sadece şanlı bayrağımızı dalgalandırıyor. Hangi müzeden kaçtıkları belli olmayan, muhtemelen yanlışlıkla basılan binde birler seviyesindeki oy potansiyelleriyle, ellerinde onlarca TKP bayrağıyla sözüm ona desteğe gelen zavallıları görüyoruz. Desteği işçiler onlardan değil, onlar işçilerden alıyor. Bunları oralara sokup kutsal hareketinizi halkın gözünden düşürmemek için sonrakilerde çok dikkat etmek gerekir. Ekonomimizin çok iyi durumda olmasına rağmen (!!!) yatırımcıya ve yabancıya vergi sıfırlamalarıyla davetler yapılmakta, ama garibim çalışanlar, emekçiler acımasız vergi dilimleri altında ezilmeye devam etmekteler. RT, suikast girişiminden hemen sonra ara soğutma yapmadan, önemli sırlarına da vakıf kankası Trump’a geçmiş olsun telefonu açtı. ABD, bombardımanda 170 çocuğu öldürülen İran’a ne zaman telefon açacak belli değil.
Hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız…