Sunulan yazı, toplumsal yozlaşma ve ekonomik sıkıntıların gölgesinde karşılanan bir Ramazan ayının hüzünlü bir muhasebesini yapmaktadır. Yazar, insanların yardımlaşma, hoşgörü ve manevi derinlikten uzaklaşarak bencil davranışlara yönelmesini eleştirel bir dille aktarmaktadır. Artan hayat pahalılığı ve enflasyonun dar gelirli vatandaşlar üzerindeki ağır yükü vurgulanırken, zenginlerin ve imkân sahiplerinin duyarsızlığına dikkat çekilmektedir. Ayrıca, ibadetin özünden uzaklaşıp asabi tavırlarla kalp kırmanın Ramazan’ın ruhuyla bağdaşmadığı etkileyici örneklerle ifade edilmektedir. Metin genel olarak, bu mübarek ayın bir vicdan muhasebesi ve öz eleştiri fırsatı olarak görülmesi gerektiğini savunmaktadır.
Bugün arife, Ramazan ayının arifesi. Kendimize yeni bir beyaz sayfa açacağımız o mübarek ayın eşiği…
Bugüne dek her Ramazan öncesi nice sözler verdik. Kiminden caydık, kimini gerçekleştirdik saydık, kimini atladık.
Bir türlü verdiğimiz o sözlerde duramadık.
Yine geldik durduk, Ramazan’ın eşiğine…
Durduk durmasına da…
Sevmeyi unutmuşuz…
Hoşgörüyü unutmuşuz…
Anlayışı, anlayışlı olmayı, insanları anlamasını da unutmuşuz…
Bakmak ve görmek arasındaki o ince çizgiyi neden göremez olduğumuzu, neden ıskaladığımızı da unutmuşuz…
Paylaşmayı, bölüşmeyi defterden sileli çok olmuş…
Düşenin elinden tutmaktan vazgeçmişiz.
Bakan değiliz, çeken değiliz; merak eden, soran, araştıran hiç değiliz…
Ağlayana, sızlayana aldırmak gibi, ne derdin var diye dinlemek gibi, çözüm aramak bulmak gibi bir zamanlar bizde var olan o güzel hasletlere de dönmüşüz sırtımızı…
Bencil, tutarsız, kimseyi dinlemeyen, dik başlı, kalbi yumuşamayan, kendinden başkasını düşünmeyen insanlar olmuşuz.
Bizi kim bu hale getirdi sorusu çıkmaz sokaklarda yankılanırken, bunlar bizim en efkârlı günlerimiz değilse nedir?
***
İşin içinden çıkamadığımız, yanımıza yöremize bakamadığımız, yanı başımızdakini göremediğimiz zamanları yaşıyoruz.
Ramazan ayı mübarek bir ay…
En katı kalplerin dahi mum gibi yumuşayacağı bir ay…
Bu ayda da kendine gelmeyen…
Ben ne yapıyorum demeyen…
Ne zaman kendine gelir?
Ne zaman yaptığı yanlışları, hataları kendinden bilir?
Allah bilir…
Dilimiz ayrı telden çalıyor, kalbimiz başka havalarda…
Bir dediğimiz bir dediğimize uymuyor.
Laf denen arabulucu her derde deva sanılıyor.
Nihayetinde kuru bir laf…
Aş değil, iş değil, ekmek değil…
Elimizde bir kucak dolusu “-ecek” ve “-acak”, karanfil atar gibi insanlara atıyoruz…
Çaresiz dertlere düşmek, Ramazan öncesi yaşanan efkârlı günlerin hüzün dolu bir anlatımı…
Hüzünden, dertten, sıkıntıdan, açlıktan, yokluktan Ramazan ayında da anlayamayacaksak ne zaman anlayacağız?
***
Enflasyon düşmüş, yüzde bilmem kaç büyüme gerçekleşmiş, önümüzdeki aylar çok daha iyi olacakmış…
Hepsi iyi, hepsi hoş…
Lakin vatandaşın cüzdanı boş…
Yaşadığımız şehirde Ramazan pidesi kırk lira, yumurtalı olursa elli lira…
Kolaysa var yanına…
Aylardan Ramazan, Ramazan’ın arifesi…
Duyulmuyor fakir fukaranın sesi…
Bıkmadık övünmekten…
Bıkmadık gösterişten…
Bizi ne getirir kendimize?
Ramazan mı?
İşte geldi Ramazan…
Kimimiz nasıl geçecek bu mübarek ay yarabbi derken…
Kimimizi iftarı, sahuru nerelerde karşılayacağı telaşı sardı.
Bir yanda varlığın daniskası…
Bir yanda bir tas çorba bulabildiğine şükreden insanlar.
İşte bu manzaranın hâkim olduğu günler efkârlı günler…
Çok şey yapabilecekken, her türlü imkân elindeyken, vicdanı titrememek nasıl bir duygu ise işte öyle bir duygu…
***

Bu Ramazan efkârlı günlerimizde çıktı geldi…
“Dert bir değil elvan elvan” diyen o güzel türkü neredeyse her birimizin hislerine tercüman…
Sofralarımız kuru yavan, fırladı gitti kuru soğan, “coştum yine dalgalanıyorum” dedi patates…
Sofralardan elini ayağını çekti salatalık, domates…
Ramazan gelmiş hoş gelmiş, sefa gelmiş, sefalar getirmiş…
Ramazan’ın hatırına bir güzellik olur diye beklemedik mi?
Bekledik…
Dur diyen olmayacak mı fiyatlara?
Bir ihtimal diyenler oldu…
İhtimal düştü bayıldı, ayıltabilene aşk olsun…
Güncellemenin ise freni yok…
Durası yok…
Doyası yok…
İnesi yok…
Hoşgörüsü yok…
İndirim denen güzelliğe dönüp bakası yok.
Burnunun dikine gitmekten ne yoruldu ne usandı…
Bilmiyor ki fakir fukara, emekli tıkandı, pes dedi, pes etti…
Duydu mu, haberi oldu mu enflasyonun?
***
Ramazan’ın faziletleri arasında oruç tutana iftar ettirmek var…
Bu mevzu dilimizden bildik bileli düşmez…
Bahsettiğimiz iftar çadırı falan değil…
İnsanlara kendi evlerinde, kendi hanelerinde iftar ve sahur yapabilecekleri imkanları sağlayabildik mi?
Asıl mesele o…
Arife günü sahura kalkacak insanların yüzüne hüzün yerine neşenin hâkim olması kadar güzel ve anlamlı bir şey olabilir mi?
Bu iş bu kadar mı zor?
Nereye kayboldu bu memleketin zenginleri?
Hamiyet sahipleri…
Vicdanlı insanları…
Nerelerdeler?
Yoksa hepsini pandemi döneminde mi kaybettik?
Yok mu onlardan geriye kalanlar?
Memleket de boş değil bu dünya da…
Ramazan şöyle, Ramazan böyle diye konuşmak elbet güzel…
Lakin,
Manen ulvi bir ay olan Ramazan, insana ve insanlığa hitap eden istisnai bir ay.
On bir ayın Sultanı denmesi o sebepten…
***
Biz fırınlarda pide yüzünden çok kavga ettik…
Sadece kalp kırmadık…
Yumruklaştık…
Yakası açılmadık… Güneş yüzü görmemiş… İtibarımızı yerle bir eden… Dönüşü olmayan…
Bir araba küfrettik…
Oruca sığınıp dağıttık ortalığı…
Pazarlarda bir kilo ıspanak için “sıra benimdi, senindi” diye ıspanak kasasını bize karşı koyanın kafasına geçirdik ya da o kasayı biri bizim başımıza vurdu.
Pazar yeri karıştı, dost arkadaş kavgayı zor ayırdı. Yakasını topladığımız yaşlı adam düştü bayıldı.
Akşama yakın “ne pişirdin” diye daldık mutfağa; karışmadığımız ne çorba kaldı ne ocağa konan ya da konmak üzere olan yemek…
Sanki dünyayı yiyecektik…
İftar sofrası hazırlayan evin hanımı ağladı, kız ağladı. Mutfak kendine gelemedi o gök gürültüsü misali bağırmaktan.
Adam kendi tuttuğu orucun derdindeydi. Karısının ve kızının oruç olduğunu görmezden geldi.
İftar oldu. Oruçlar açıldı. Adam “kusura bakmayın” dedi, “oruç beni bugün fena vurdu.”
Kadın bir şeyler diyecekti, durdu. “Ramazan” dedi, “mübarek gün” dedi, yutkundu….
Kız attı kendini odasına. “Hoş geldin Ramazan” dedi… “Babam her yıl böyle, hiç değişmedi, kalbimizi kırmadığı gün olmadı.”
“Tutma” dedik, daha da kızdı.
Hasılıkelam, oruca sığındık kadına kıza, eşe dosta, tanıdığımıza tanımadığımıza söylemedik laf koymadık, Ramazan ayında olduğumuzu bir türlü anlayamadık.
“Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil” diyen Yunus aklımıza dahi gelmedi…
Arife günleri aslında kendi kendimize bayağı sağlam sözler vermemiz gereken günler.
İşte o gün, bugün…